Şehir Yazıları

Urfa’nın Tarihi Arka Sokakları Arasında Umutsuz Bir Gezinti

İnce, uzun, dolambaçlı, “kabaltılı” tarihi klasik bir Urfa sokağı. Diğer bütün benzerlerinde olduğu gibi karadaş döşemeli, dışarıya hafif akıntılı, cumbalı, kafes işlemeli evlerle sıralı, insanda mazinin yitik rayihasını hatırlatan münkariz ve muhteşem bir mana medeniyetinin belli belirsiz gölgelerini çağrıştıran tarihi bir sokak. Bu tarihi sokağın her iki tarafında hendesi bir düzenle sıralanan Urfa sivil mimarisinin en güzel örneklerinden tarihi evlerin içerden hayaline yansıyan mazi edalı, endamlı ve encamlı yüzlerce kayıp hikaye canlandı hayalinde. Kim bilir kaç zamandır aşığının savaştan dönmesini hasretle bekleyen yüreği aşk acısı ile bizar olmuş bedbaht bir bakire. O kafesli pencerenin arkasında geleneksel kıyafetlerini giyerek bütün dişiliğini belirginleştiren takılarını takmış, gözlerini karadaş döşemeli incecik yollara dikmiş, hasretle, muhabbetle, iştiyakla aşığının yollarını gözlüyor. Belki bir gün geri döner umuduyla öylesine bekliyor. Evet bu evlerin her birinde yüzlerce hikaye, macera ve zaman zaman trajedi yansıyor onun maziye çivili arkaik muhayyilesine.

Bu sokağa Kazancı Bedih adının verilmesi tam anlamıyla bir tevafuk, bir iade-i itibar belki de. Şehrimizin medar-ı iftiharı ve onu yitirdiğimizde koca bir medeniyetin son temsilcisini yitirmişiz intibaı veren hasılı tek başına bir nesil Kazancı Bedih. Diğer adıyla “Pir.” Bazen sade bir kişiyi kaybettiğimizi sanırız ama onun şahsında bir zevki, bir estetiği, bir Umran’ı kaybettiğimizi aradan biraz zaman geçince anlarız. Ve çok sonra hissederiz ki o sade bir insan değilmiş. Kazancı Bedih’in darı bekaya irtihal eylemesi onun maziye çivili muhayyilesinde böyle tedailer çağrıştırırdı. Bu ara sokaklardaki yürüyüş esnasında rastgele bir kapının önünde durup kapı tokmağını içerdeki sakinleri sağır edercesine çalıp: “Siz neyi kaybettiğinizi biliyor musunuz, söyleyin biliyor musunuz?” diye haykırmak ve onlara neyi kaybettiklerini saatlerce, günlerce anlatmak geçer içinden. Herkesin yüzüne acıyarak, şefkatle bakacağını bile bile.

Siz sanatıyla, mimarisiyle, musikisiyle, akidesiyle, lahuti zevkiyle mana televvünlü tedrisatıyla, minyatürüyle mümeyyiz olan ve asırlarca dünyanın yarısını kendisine hayran bıraktıran, adına “Osmanlı Mucizesi” denen muhteşem bir medeniyetin çocukları neyi kaybettiğinizin farkında mısınız? Modernliğin sınır tanımayan hayasız ve kaygusuz saldırılarına angaje olmuş bizler bugün öylesine içler acısı bir vaziyetin içindeysek bunun nedeni o muhteşem medeniyetin yıkılmış olmasıdır. Sizin içerisinde modern bir hayat sürdürdüğünüz bu güzelim evler ve narin sokaklar o medeniyetten biz talihsizlere geriye kalan son kalıntılar. Lütfen onlara kıymayın, koruyun, kendinizden bile daha iyi koruyun ve üzerine titreyin!” Sözlerinin anlaşılmadığını gök kubbe altında hoş bir sedadan ibaret olduğunu tam kavrayınca o oturduğu yerde kendisi hüngür hüngür, sarsıla sarsıla ağlamak, o muhteşem medeniyetin inkırazına yas tutmak isterdi. Yine hiçbir faydasının olmayacağını kesinlikle bildiği halde. Çaresizliğine, kimsesizliğine ağlamak isterdi. “Ben bu zamanın insanı değilim, bütün hüviyetimle maziye bağlıyım, modernlik kanıma dokunuyor, bizi mazimizden cüda edenlere Allah kahretsin!” demek isterdi. Bütün bunların sonu görünmeyen bir hayalin ardında koşmak anlamına geldiğinin pekala farkındaydı. O sokaklardaki her eve bakarken kendi öz evladının mezar taşına bakan bir anne gibi kendini tutamıyor akan gözyaşlarına hakim olamıyordu. Bir anne her Cuma günü gelir, çocuğunun kabri üzerinde hazince bir yas tutarsa geri dönmeyeceğini yakinen bildiği halde o da aynen o talihsiz anne gibi bu metruk harabeler arasında muhteşem medeniyetin ölümü ardından gözyaşı döker. Bu durum modernin inşa ettiği bir zihnin anlayabileceği bir duygu değildi. Nihayet o tarihi sokağın sonunda bulanan Nimetullah camiine geldi, şadırvanında bir müddet soluklandı. İçindeki fırtına dinecek gibi değildi. O ağlamıyordu sadece onunla birlikte mekanlar da, taşlar da, cumbalar da, kafesler de ağlıyordu.

Bu caminin batı kapısından içeriye doğru giriyor, avlunun tam ortasında yer alan şadırvanda oturup beynini ur gibi kemiren düşüncelere bir aralığına fasıla verip caminin maneviyatını bütün iliklerine kadar hissetmeye çalıştı. Kesme taş döşemeli dikdörtgen bir avlunun ortasında sonradan yapıldığı belli olan kırık dökük bir şadırvan, kuzeyinde düzenli bir şekilde uzanan çapraz tonozlu bazı hücreler ve bunların hemen yanında yer alan camiye adını veren Nimetullah Efendi Türbesi. Türbenin üzeri bütün klasik Urfa mimarisinin başat özelliklerinden beşik tonozla örtülü, ortada taştan bir sanduka ve dışarıya doğru bakan minik bir pencere. Bu kadar mütevazi, gösterişsiz bir kabirden her şeyi seyre dalan bir Allah dostu. Belki de modernlikle birlikte yaşamakta olduğumuz acı kırılmaları oradan seyrediyor, hepsini biliyor ve onun da elinden acı bir tebessüm dışında bir şey gelmiyor. Bütün geleneksel doğu irfanı sade bir meçhul üzerine kurulmuş gibi. Nefis ve madde hesabına ne varsa tümünü yok etme. Beka bulmak için feda etme, fena etme. Bu soylu duygu egoizmaların tavan yaptığı, herkesin egosonu teşhir etmek için yarışa girdiği modern zaman insanının anlayacağını beklemiyordu zaten. Avlunun güney cephesinde çapraz tonozlu oldukça yüksek bir son cemaat mahalli. Avludan bakınca asıl insanı çarpan, gözlerini kamaştıran şey, caminin ilginç mukarnaslı portali. Yapı Urfa camilerinin makus bir talihi olan kiliseden çevrilme. Cami ile kilise arasındaki hem mimari bakımdan hem de maneviyat açısından bariz farkları bir yerlerde okumasına gerek yoktu çünkü bizzat gözleriyle görüyordu bunu. Mimari açıdan farklılık bütün sanat tarihçilerinin malumu zaten ama onun biraz da öznel olarak duyumsadığı ikincisi olan maneviyat farkı çok daha başka bir şeydi. İtikadın maddeye yansıması dense yanlış olmaz. Camiye girişte her şeyden evvel bütünlüklü bir tevhidin yansımalarını hisseder. Kubbe, minare, mihrap, minber ele ele verip “tevhid” akidesini ilan etmeye çalışırlar, bütün afakı aleme. Bunun aksine kilisenin her parçasında bozuk teslis inancının yansıması var. Absis de, Narteks de, Nef’lerde hatta papaz hücrelerinde bile bunu okuyabilmek mümkün. Aklı bütün bunları tereddütsüzce kabul ediyordu ama kahrolası hisleri rahip ve keşişlerin münzevi yaşamına gıptayla bakıyordu daima. Hıristiyan mistisizmi bütün saçmalığına rağmen garip ve tuhaf bir şekilde etkiliyordu onu. Onun için kiliseden camiye çevrilme yerlerde kıldığı namazlardan çok daha farklı bir tat alıyordu. Bunun paradoksal bir durum olduğunun farkındaydı ama duygularına da haksızlık etmek istemiyordu. Onun bu camiye ait bir anısı bütün diğerinde olduğu gibi burada da vardı. Bütün bu eski mekanı ve bu eski mekan içerisinde aheste geçen eski zamanı bir yudum su gibi içmek istiyordu. Burası da onun bu şehirde geçirdiği uzun hikaye’nin küçük bir parçasıydı. Evden kaçmıştı, tarifi kabil olmayan bir dervişlik, bir ermişlik hayali sarmıştı bütün benliğini. Bir meçhule adamak istiyordu kendini.

Bunu niçin yaptığını, neden yapmak istediğini hiçbir zaman bilemeyecekti. Bu gözde hayali için bu camide küçük bir oda istemişti ama bütün diğer istekleri gibi bu isteği de anlayışsızlığın ve aldırışsızlığın katı duvarına çarparak geri dönmüştü. Hep bu caminin mütevazi bir hücresinde kendisini öldüresiye Allah’a adamak hasretiyle yaşadı, bu özlem gece rüyalarına giriyor gündüzleri ise peşinden sürüklüyordu. Girişin hemen solunda merdiven altında bir tabut ilişti gözüne. Tabutlar bütün camilerin vazgeçilmez aksesuarlarıydı. Necip Fazıl’ın o ölümsüz dizeleri ne de yakışıyordu bu tabuta. Herkesin mutlaka bir gün bunun içine gireceğine inanıyordu ama kendisinin de bir gün buranın içine konulacağına hiç inanmamıştı. Biliyordu ama inanamıyordu. Ölüme başkası için inanıyordu kendisi için değil. Kendisiyle birlikte bütün bir insanlığın da yok olacağı şeklinde abes bir his taşıyordu. Ve o tabutun üzerinde ölüm gibi müthiş bir muammadan habersiz beyaz bir kedi, kedinin üzerinden sonsuzluğa doğru kanat çırparak süzülen beyaz bir güvercin. Keşke kendisi de bu güvercin kadar hür olabilse! Türbenin önünde elleri karıncalı içten yakarışlarla dua eden orta yaşlı bir adam. Orada yatan insanın kendisine hiçbir faydasının olmayacağını söylemek mümkün mü? Kim bilir dilinden anlamadığımız bazı iletişim kanallarıyla birbiriyle konuşuyorlar, burası bir harikalar diyarı. Dilinden anlamadığımız işaretlerle dolu bir tılsımlar dünyası. Belki de bunu görebilmek için önce inanmasını becerebilmek lazım. Caminin diğer kapısından çıkıp latif gezisine devam etmek istiyordu ama camiyle olan o yitik mazi izin vermiyordu buna. Duygularının gösterişe kaçması tedirgin ediyordu ama eski zaman tren istasyonlarında yaşanan siyah/beyaz bazı filmlerde gördüğümüz o hazin ayrılma sahnelerini aratmayacak ölçüde duygulu bir haletle çıktı caminin içinden Ellisekiz Meydanına doğru.

Urfa da buna benzerler birçok meydan var: Topçu meydanı, Haşimiye meydanı, Su meydanı, Yıldız meydanı, Arap meydanı gibi. Bu manada Urfa tek kelimeyle bir meydanlar şehriydi. Meydan fikrinin ana rahmi üzerinde kafa yormaya pek hevesliydi. Bunun temsil ettiği sembolizm ihtimal ki bütün yolların tek bir yola doğru akması, çokluğun birliğe doğru yürüyüşü, eskilerin tabiriyle kesretin vahdette toplanması. Bütün yolların Meydan’a çıkmasının nedeni de her meydanın ortasında bir bakıma o meydanın kalbi mesabesinde bulunan caminin yer alması. Demek ki bütün yollar meydana akarken meydan da mabede doğru akıyor. Geleneksel şehir mimarisinin bu eşi benzeri bulunmayan mana sembolizmi karşısında hayretler içinde kendinden geçmemek için zor tutuyordu kendini. Her şey o üst, üstün ve yüce olan ezeli ilkeye göre tasarlanmış, ayarlanmış. Her evin, her sokağın ve bunların her bir unsurunun arkasında bu yüce ezeli ilke karşısında saygıyla eğilen bir görünmez şahsiyet saklıydı sanki. Biraz zorlarsanız ve azıcık dilinden anlayabilseniz sizinle hemen konuşuverecekler. Buraya Elli sekiz isminin verilmesinin nedeni halk arasında dilden dile aktarılan şifahi bir rivayete göre zamanında şimdiki 11 Nisan ilköğretim Okulu’nun altında kalan bir hamam varmış. Hamamın kazanı bilinmeyen bir nedenden dolayı patlamış ve o an içeride bulanan elli sekiz insan yanarak can vermiş. Onun için burası o günden itibaren bu ismi almış. İşin acı olan tarafı şu ki yine şifahi rivayetlere göre ölen elli sekiz insanın hepsi kadınmış. İnsan hayatının değeri ile bir karıncanın hayatı arasında belirgin bir fark yok sanki. Her gün yeryüzünde çeşitli nedenlerden dolayı binlerce insan ölüyor ama kimsenin umurunda değil. Sosyeteden birinin köpeği bu ölen binlerce insandan daha kıymetli

olabiliyordu. Bazı zaman zer ve zor sahibi insanları tedirgin etmekten büyük bir zevk alıyordu. Bu durumun nedeni saded harici nezih edebiyat sahasını kirleteceğini çok iyi biliyordu. Bu meydandan yerde döşeli parke taşlarının sayısını sayabilecek kadar geçmişti, her bir taşın üzerinde ayak izlerinin gölgesi vardı. Belki de taşlarda onu çok iyi tanıyordu. Bu taş dediğimiz cansız nesneler ona karşı ayakta gezen birçok uyanık cenazeden çok daha vefalıydı. Bazı zaman sokakları arşınlamaktan yorulur, kendini bu meydana zor atar, rastgele bir yerlere oturur, sabit gözlerle bir noktaya dikilir, rüya, hakikat, geçmiş, şimdi gelecek karışımı anlaşılmaz hayallere dalar ve neden sonra kendine gelince üzerinden birkaç saatin geçmiş olduğunu fark eder. Meydandan bakınca Nimetullah Camii’nin o bir sanat harikası olan minaresi bütün haşmetiyle arzı endam eder. Çok zaman o minarenin şerefesine çıkıp gönlerde orada kalarak inzivaya çekilmek istedi. Geceleri gökyüzündeki yıldızları seyretmek gündüzleri kuşların cıvıltılarını duymak ve bir hayat boyu öylece kalmak. İmam Gazzali’nin hayatını okuyunca bir minarenin şerefesine çekilerek on yıl yaşadığı söyleniyordu. İhyay-ı Ulumu Din adlı o meşhur eseri bu süre zarfında kaleme almıştı. Kendisi olsaydı o minarenin içinde öyle bir eser değil Marcel Proust’un “Geçmiş Zaman Peşinde” gibi bir roman kaleme almak isterdi. Yazık ki her iki eseri de kaleme alabilecek bir kabiliyetten çok uzaktı. Bu duyguların birçoğunun insanlara anlamsız geleceğini aklı ona defalarca söylemişti ama bütün benliğiyle duygularının tesirine amade olduğu için elinden bir şey gelmiyordu. Bütün bu mekanlar, sokaklar, hatta koca şehir bir bahaneydi, bir avunma vesilesiydi. Alnında ve gönlünde alev alev tutuşan duygusal karmaşayı yenmek ve bastırmak için bir bahaneydi. Şehri aramıyordu, o şehrin patikalarında çok zaman önce kaybetmiş olduğu öz benliğini, ezeli saflığını arıyordu. Bazen bulur gibi oluyordu ama bunun tatlı bir yanılsama olduğunu fark etmesi geç olmuyordu. Benlik zindanı içinde çırpınıyordu biteviye. Kah minareye çapıyor derdini ona anlatıyor, kah meydana, kah sokağa, kah çeşmeye, kah eyvana, kah cumbaya, kah rumbaya. Bütün hayatı çölde vaazlar veren bir keşiş misali bir aksi seda. Koca bir monolog. Daha doğrusu umutsuz bir bekleyiş. Her şeyin sonunda beliren o umutsuz bekleyiş. Daha farklı bir şeylerin gerçekleşebileceği vehmi. Hayal bile olsa güzel, belki hayal olduğu için, gerçekleşmediği için güzel. Zaten onu bu hayatın vehmi yaktı, kavurdu. Neyi, niçin ve neden beklediği konusunda minnacık bir fikri yoktu.

Bulutlu ve kasvetli bir sonbahar gününde bu meydanın içerisinde derin düşüncelere dalmışken tam karşıda bulunan Şeyh Saffet Çeşmesi uyandırdı onu, bu derin gaflet uykusundan. Urfa su mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan bu güzelim çeşme şehrin işlek durumda olan tek tarihi çeşmesi. Sivri kemerli, çevre bordürlü, yalaklı ve kanaviçe gibi ustalıkla örülmüş bir kitabe. Allah’ım bu ne muhteşem bir ata yadigarı! Dünyanın en aziz nimetlerinden biri olan suya karşı göstermiş oldukları bu saygı, bu hürmet ne müthiş bir şeydi! Mazinin bakir tabiata ve onun masum olan her parçasına karşı inanılmaz bir saygısı, bir hürmeti vardı. Modern insan gibi kıyıcılıkla tanışmamışlardı henüz. Kahrolası bu aydınlanma ve onun gayri meşru çocuğu olan şu modernlik, şu mimsiz medeniyet! Doğaya kıydı, insan kıydı, sanata kıydı, değerlere kıydı, kıymetler dünyamızı tar-ü mar etti. Bugün bu meydandan geçerken mazi edalı bu çeşmenin leziz suyundan bir yudum içerek teselli bulabilen talihlilere ne mutlu!

Garip bir şehir şu Urfa, henüz kıymeti yeterince anlaşılamamış garip ve talihsiz bir şehir. Elinden gelseydi ve iktidarı da olsaydı bütün bu kıymetlerin anısına büyük, devasa bir abide dikmek isterdi. Modern insanın iç dünyası tıpkı modern kentler gibi ahenksiz, çarpık, ruhsuz, kutsaldan kopuk bir hilkat garibesi gibi. Modern insanın iç dünyasındaki bu karmaşa maddeye de yansımış. Ve maddeyi de çevreyi de kendisiyle birlikte kişiliksizleştirmiş. Batıda üretilen modernlik karşıtı post-modern eleştiriler yine modern bir paradigma içerisinden yapıldığı için sadra şifa bir şey çıkmıyor hiçbirinden. Geleneksel insan, mazinin mütevazi ve çelebi insanı ruhundaki dinginliği ve sükuneti maddeye yansıtmış olmalı ki onların o büyülü elleri arasından çıkan bu mekanları dolaşırken insan ruhunu huzur ve sükunet sarıyor. Çeşmelerden, bakır taslarla su içmiyoruz artık musluklardan şebeke suyu içiyoruz. Modernlik, her şeyi hazır ve ambalajlı bir şekilde sunduğu için insanın içindeki gayret duygusunu da felç etti. Fedakarlık, çilekeşlik gibi yüce hasletler bizi terk edeli yıllar oldu. “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” diyerek yüreğimizin apansız feryadına tercüman olan kutlu şaire selam olsun.

Bu meydandan iki adımlık ötede bulunan Reci Kilisesine geçmek istiyordu ama iki adımlık bir mesafeyi kat edecek mecal bulamıyordu kendinde. Karşıda sanattan yoksun bakır bir levha üzerine yazılı bir tabela: “Reci Çıkmazı.” Urfa yöresinde bu çıkmazların adına “tetırbe” denilirdi. Çıkmaz sokak yani. Merak edersiniz, nerede bitiyor diye gidersiniz karşınıza kuytu bir köşede saklanmış bir ev çıkar. Ve çaresiz geri dönersiniz. Çıkmaz sokaklarda yürümeye inat edenlerin kaderidir bu. Bu çıkmaz sokaklarda hiç değilse geri dönme imkanı vardı ya manevi bazı çıkmaz sokaklara sulük eden kendisi gibi şaşkın ve zavallıların durumu ne olacaktı? Modern insan işte böylesi bir manevi çıkmaz sokak içerisinde çırpınıp duruyor, batıyor, çırpınıyor, geri dönmek isteyenler ise daha da batıyor, post-modernler gibi. Sokak sembolizmi ya da çıkmaz sokak imgesi onu şairlerin dünyasına doğru sürükledi. Gerçi imgeye de, simgeye de şairlere de şiirlerine de inanmamıştı. Bütün yaşadıkları bir tereddüdün hikayesi hepsi. Mekanı anlatırken bile onu asli varlığından tecrit ederek anlatıyordu, bekli de sanat denen büyüklerin o sevimli oyuncağına uyum sağlayabilmek için. Bunu bazen yapmak zorundaydı çünkü çıplak gerçeklik çok sevimsiz ve aptal görünüyordu ona. Andre Gide, Oscar Wilde ve Tanpınar gibi estetleri düşündü hepsinin yaptığı şey sevimli bir yalandan başka değildi. Ve üstadı olan Tanpınar’ın meşhur romanı “Huzur” bir cazip yalanlar mecmuasından başka bir şey değildi onun gözünde. Ama yalan bile olsa lazım olan bir yalan, hayatımıza renk ve neşe katan bir yalan. Hayat yalansız yani sanatsız düşünüldüğünde katı, kupkuru bir gerçeklik dışında ne mana ifade eder ki! Sanat dediğimiz o muhayyel şey yalanları estetize etme becerisi. Bu kadar güzel bir yürüyüş sırasında bu ağız tadı kaçırıcı iğrenç düşünceler nerden geldi aklına? Urfa’nın bir “tetirbesi” içinde yürüyüp de bu tarz düşünceler içinde bocalayan talihi makus bir başka insan var mıydı? Olduğuna ihtimal bile vermiyordu.

Reci Kilisesinin çıkmazında daha fazla saçmalamamak için yürüyüşünü bitirdi, hızlı adımlarla yine aynı sokaktan ama bu defa hiçbir eve, kapıya, sokağa bakmadan şehrin en varoş mahallesinde bulanan Süleymaniyedeki evine doğru koştu. Belki vefakar hayat arkadaşı ve dünya güzeli kızı onu bu mahrumiyetler içerisinde teselli edebilecek tek iki insandı. Ne acıdır ki üstatları olan Yahya Kemal, Tanpınar ve Ahmet Haşim böylesine ucuz bir teselli ve saadetten yoksundular. Çünkü her üçü de bedbin bekarlardı. Anlaşılan talebe olan kendisi hocalarına nazaran en azından bu hususta çok daha şanslıydı. İlk zamanlar o da hocalarının yolunu takip etmeye ahdetmişti ama bu ahde vefa gösteremedi. Gerçi hiçbir ahde vefa gösterememişti…

Yazar hakkında

Şahin Doğan

Yorum yaz

1 yorum