Editörün Seçtikleri Röportaj

İçimden Bir Şehir Göçüyor; Yeşile, Maviye, Toprağın Esmerliğine

Toprağın kokusu, çimenin yeşili, gökyüzünün mavisi şehir insanının avuçlarından kayıp gitmekte. Gri bir gökyüzü,siyah bir asfalt ve betonerme binalarla nasılda kendi hapishane duvarlarımızı örüyoruz. Hayat bir ırmak gibi akıp gitmiyor şehirde. Hep bir yerden bir yerlere yetişme telaşında. Yollar ,trafik,stres,ayak üstü atıştırmalar…Hep bir şeyleri  kazanma ve biriktirme hırsı derken avuçlarımızdan akıp giden bir şey var.

Akıp giden ve tutamadığımız bir şey. Nefes alıp vermek, ciğerlerimize çektiğimiz o muhteşem hava ile yaşadığımızı hissetmek. Yeryüzü ve gökyüzü arasında kalmaklığımızın şahitliğine ortak olmak. Hakikati kavramamıza engel olan her türlü  o  sahte  örtüleri kaldırıp kendi varoluş gerçeğimizle karşılaşmak. Akıp giden ve tutamadığımız biraz da şehrin kalabalığında köşeye sıkışmış insanlığımız, köşeye sıkışmış yalnızlığımız değil mi?

İnsanlar akınla şehirlere göçerken 2030’larda dünya nüfusunun % 60 lara, 2050’de ise  %70’lere ulaşacağı tahmin edilmekte. Dünyada şehirleşme oranı arta dursun  şehirlerden köye göçen yeni bir kitle oluşmakta aynı zamanda. “ YENİDEN KÖYLÜLEŞME”  diye adlandırılan kırsala dönme arzusu söz konusu.

Bursa’nın “MİSİKÖY” adlı köyüne yerleşerek  şehirden köye yeni bir hayata adım atan Seher Bilgi ve ailesi ile sizler için şehri, doğayı, çocuğu ve köyü konuştuk.

Çocuk sence neyin temsili?

“Varlık Hali“ aslında. Bize tüm eksiklerimizi gösterecek, farkındalığımız artıracak, yokluğa düşmemizi engelleyecek bir “ Varlık Hali”. Çünkü her insan “Varlığa” doğuyor.

Peki  bu “Varlık Hali nasıl devam eder ki?

Çocukluğumuza sahip çıkarak . Her şey bize gösterilen sokaklara ,evlere, oyunlara oyuncaklara alışmakla başladı. Olanı kabul edip gerisini yok saymakla.

Halbuki “başka bir hayat” mümkün! “başka bir çocuklukta”

Şimdiki zamana inat “ayakları yere basan” bir çocukluğa ihtiyacımız var!

Günümüzde bu nasıl mümkün?

İdrak kapılarını sonuna kadar açtığımız sokaklarda mümkün. Böyle büyümeli çocuklar. Küçük bir su birikintisinde hayalleriyle birlikte yüzebilecekleri kağıttan gemileri olmalı . topladıkları çalı çırpıdan oyunlarına aş yapmalı. Arkasına saklanacakları , güçlü gövdelerini siper yapacakları ağaçları olmalı. Sokak aralarında salınırken  çocuk , türlü renkler biçimler arasında kaybolmalı. Aksi halde hepsi bir örnek binaların arasında “çocuk zihni nasıl salınabilir ki?”

Peki şehir bu salınmaya izin veriyor mu?

Şehir çocukların oyunlarını bölüyor, oyuncularına sataşıyor ve oyuncukluklarını sığlaştırıyor. Günümüzde şehrin çocuk dostu olmadığını zaten sokaklar da söylüyor bize. Ah be! Hepimize ait olanı vermişiz birilerine. Buyur etmişiz sokağımıza, çocukluğumuzu alıp gitmişler! Kötü masallar anlatmışlar ve biz inanmışız! ama anladığımız anda geri dönmeliyiz. Dur demenin , istemiyorum demenin yüceliğini göstermeliyiz! Aksi taktirde tüm bu aynılık içinde fark yaratamayan zihinler , bedeneler ve ruhlar olarak yaşayıp gideceğiz! Ve çocuklarımız “onlara hapsedilen” olması gerekeni “yukarıdan gösteren” ve onu imkansız kılmaya çalışan bir hayata mahkum olacak . Dolayısıyla çocuk zihni ona idrak kapılarını aralatacak zihinsel salınmayı gerçekleştiremeyecek.

Ne yapmalı peki?

Vazgeçmeli … gitmeli…

Sokağa inmeli !

Kirlenmeli!

Böğürtlenin dikeninden korkmamalı , parmağına bir öpücük kondurup yoluna devam etmeli!

İnsan doğaya yakın olmalı

Sizin Misi Köyle yolculuğunuz da bir vazgeçiş hikayesi mi?

Elbette… uzun bir süre duygularımızı dondurmuşuz. Bu da benlik algımızı parçalamış. Kalbimizi , zihnimizi , bedenimizi hareketsiz kılmışız ! sancıları duymazdan gelmişiz… Aslında tam çocukluğumuzu da hükümsüz kılmışken hayatımızı merhaba diyen bir çocukla “uyanış” yaşamışız ve tüm duyuları tekrar harekete geçirmişiz asıl hikaye bu… Ne istediğimizi neden istediğimizi daha çok sorgular olduk ve gökyüzüne el sallayamadığımız kuş seslerini korna sesinden ayırt edemediğimiz , günü sokakta geçiremeyeceğimiz bir yerde yaşayamayacağımızı fark ettik. Dahası bunu ertelemenin sadece emeklilik hayallerini süslemesinin anlamsızlığını kavradık . En azından şimdi kendimize ve çocuğumuz bir iyilik yaptık. Doğanın kıyısında Misi köy de yaşamaya başladık…

Peki bu tercih sizi hayallerinize yaklaştırdı mı?

Hayır … Misi Köy bizim idealize ettiğimiz bir yer değil ! Sanırım bizde daha fazlasına henüz hazır değiliz. Ama doğadayız artık bu bir gerçeklik!

Doğada hayat nasıl geçiyor?

Temas ederek tabi ki… Çünkü temassızlık yokluğa düşürüyor bizi! Bazen bir ağacın kabuğuna dokunarak bazen damda süt sağarak  bazen de çevreden topladığımız çalı çırpıdan bir şeyler yaparak . Hiç olmadı bol bol sokak aralarında salınarak. Bol bol da şaşırarak geçiyor  günler aslında  ,çünkü şaşırmak bizi bir adım öteye taşıyor . Sabahları pencere önü kuşlarına ise eşlikçi olmak ayrı bir mutluluk .  Tüm bunları yaşarken doğayla olan romantik bağlarımızın ötesine geçiyoruz aslında; ıslanmaktan , üşümekten ,düşmekten korkmuyoruz. Yabancılaştığımız seslere ve kokulara daha yakınız. Kitaplardan öteye taşıyamadığımız doğa ile ilişkimizi en azından el sıkışma seviyesine getirebiliyoruz. Çoğu zamanda  yavaşlık içinde sakinleşmek en çok yaptığımız şey !

Bir çocuğun  meraklarına kapı aralamak, sorularını çoğaltmak ancak sokakta olmakla mümkün. Ve çocuk  sokakta gerçekten çocuk ..ve gerçekten mutlu.

Yazar hakkında

Fatma Saldamlı

Yorum yaz