Editörün Seçtikleri Röportaj

SUAD ALKAN:Edebiyattan bir hisseniz yoksa sizin insanlığınız tartışılabilir

IMG_20151117_172258

Konuşan: Neslihan Dokumacı

NESLİHAN DOKUMACI: Öncelikle davetimizi kabul ettiğiniz için, “hiçbişey.com” ailesi olarak teşekkür ediyoruz. Suad Alkan’ın şiiri ve şairliği yanında, gazeteci mesleğinden dolayı Türkiye ve insanı ile uzun süredir Fransa’da yaşadığı için de Avrupa ve medeniyeti ile de çok ilgili olduğunu biliyoruz. Uzun yıllardır süregelen gözlemler ve düşünmeler, şiirde karşılığını bulurken, yaşanan olaylara ve ortaya çıkan durumlara karşı da şüphesiz bir refleks ortaya çıkarıyordur. Bu konuşmamızda bu geniş çerçeveyi görmeye çalışsak…

CANER KUTLU: Cemil Meriç’in “insanlık tarihini anlatıyor” dediği “Çiçeğe dönen yaz südü” adlı şiirinizde “Şehir dışa kaydı” diyorsunuz. Bu göç, Anadolu’dan İstanbul’a olan taşmayı mı anlatıyor?
SUAD ALKAN: Evet! O mısrada, bir edebiyat ve fikir kuşağının dayandığı Anadolu kültürünün, İstanbul’a taşınması söz konusudur. Anadolu kültür mirasının, zaruri bir hicretle İstanbul çevresinde yerleşen insanlarca, taşınmış olması, ümit verici bir hareket olarak algılanabilir. Bediüzzaman’ın “şu istikbal inkılabı içerisinde en yüksek gür seda İslam’ın sedası olacaktır!” sözüyle,şiirimde onu takip eden “muştu umutla buluştu” mısraı, tarih ve kültür analizi olarak örtüşüyor. İslam kültürünü en rahatsız etmiş olan inkılap, Tanzimat’la birlikte Türkiye’ye yerleşen “ imanın, sosyal hayattan başka bir alanı kapsadığı, bunları biri birinden ayırmak” fikri, Meşrutiyet ve Cumhuriyet çerçevesinde, hatalı bir rejim dayatmasının sebebi olmuştur. Risale-i Nur’un strateji “bu inkılabın temel taşları sağlam olmalıdır” şeklindeki ıslahatçı anlayıştır. Çünkü Tanzimat’tan önce bütün mesleklerin, İslami ilimlerle ilişkisi temin edilmişti. Tanzimat’ın getirdiği, sonuçlarından biri, bu ilimlerin her birinin İslami kültürle bağını koparmak olmuştur.
İstanbul, birçok kültür değişmelerinin hayata doğduğu çok köklü bir medeniyetler şehridir. Cemil Meriç Hocanın “insanlık tarihinin şiiridir” değerlendirmesi, “Medeniyetler Tarihindeki dönüşümlerin “çiçeğe dönen yaz südü”nde yansımış olmasındandır.

CANER KUTLU: Aslında başta da öyle değil mi? Osmanlı bir Avrupa, Balkan Devleti olmuştur. Bursa, İstanbul, Edirne ve devam eden Batıya doğru bir şerit vardır. Mimar Sinan da Osmanlıyı mimari açıdan, şehirleri planlarken bu şekilde yapıyor. Yeni merkez olarak bu üç yeri alıyor. Osmanlı, Doğu’ya çok fazla yatırım yapmıyor. Kâbe’ye ulaştıracak bir güzergâh gibi düşünüyor; yani ”Cadde-i Kübra”gibi düşünüyor.Aslında oradan Hicaz’a doğru bir akım veriyor. Ama yolun dışına doğru çok fazla girmiyor. Yani Üstadın işte ”Medresetü’z Zehra”da Van, Bitlis gibi bu çevreyi ele alması,bu anlamda aslında bir merkez kaydırması da söz konusudur.
SUAD ALKAN:Bediüzzaman’ın “Medrese-t-üz Zehra” projesi, diğer İslam ülkelerini aynı İslami modern medeniyet projesi içinde toplamak maksadına matuftur. Sultan Abdülhamid Han tarafından ileri sürülen Ümmetçilik veya Panislamizm, ilk olarak 19. yüzyılda İslam liderleri tarafından ortaya atılmış, Müslüman nüfusun fazla olduğu tüm ülkelerin tek bir çatı altında birleştirilmesi düşüncesidir. Osmanlı Devletinin çöküş döneminde Avrupa’nın saldırılarına karşı bir kurtuluş düşüncesi olarak görülmüştür. Batı medeniyetinin çöküşünü takip edecek olan, Panislamizm değil, “Yeni İslam Medeniyeti” projesidir. Bediüzzaman’ın modernize ettiği Panislamizm, ümmet projesi, Amerika Birleşmiş milletleri tarafından (klasik İslâm imanı) modeliyle uygulandığı için insanlığa hitap etmekten uzak düşmüştür. Ve bir felah vaat etmiyor. ABD bu projeyi manevî veçhesi eksik olarak kullandı. Onun ruhunu hesap dışı tuttuğundan yeni modern bir medeniyet projesi üretemedi. Sonuç, bugünkü dünya krizi siyah-beyaz, kapitalist-sosyalist çıkmazıdır. Bunların karşısında ancak bazı çağdaş liderler yaklaşım sağlayabildiği sulhçu İslam prensibi yüksek sesle Dünya’ya gündemine girmiş değil!

CANER KUTLU: 1929-30 krizi mi?1930’daki ekonomik kriz… Ondan sonra bütün Amerika değişiyor.
SUAD ALKAN: Kennedy, Menderes ve Kral Faysal’ın öldürülmesi, yeni bir dünya krizini hazırlayan suikastlar zinciridir. Bu cinayetler zincirinde Amerika’yla Kral Faysal ve Adnan Menderes’in Üstat Bediüzzaman yakınlaşmaları rol oynamıştır. 27 Mayıs İhtilalinin Lideri Cemal Gürsel’in Üstadın çok sevdiği Mehmet Kayalara “Biz ihtilali demokrat Partiye değil Nurculara karşı yaptık” sözü fevkalade dikkat çekicidir. (İhsan Atasoy’un Mehmet Kayalar hakkındaki kitabı) Bu cinayetlere bağlı Kapitalizmin yıkılması da söz konusudur. Yeni Dünya medeniyeti, kapitalizmin üzerine bina edilmek isteniyordu. Bu gün gündemi, materyalist düşünceyle ruhçu düşüncenin hesaplaşması teşkil ediyor. Bu hesaplaşmanın yelpazesi, terör teşkilatlarına kadar uzanır.

CANER KUTLU: Kalvenizm etkisi belki de…Amerika’ya gelen o Kalvenist düşünce onları belki değiştirdi. Bediüzzaman başta umutla, Amerika’dan, yani Amerika’da din-i hakkı arayan filozoflardan bahsediyordu.
SUAD ALKAN:Evet!

CANER KUTLU: Abraham Lincoln belki doğru bir yeri yakalayabilmişti. Ondan sonra bu Marshall yasaları bütün dünyanın düzenini değiştiriyor.
SUAD ALKAN: O hadiseyi detaylarından uzak, genel hatlarıyla görmeye çalışıyorum. Rejim ve ideolojiler çerçevesinden bakıyorum.

CANER KUTLU: Meselâ ırkçılık! 1930 krizinde Amerika’daki ekonomik krizle yükselişe geçiyor. Amerika başta özgürlükler, fırsatlar ülkesi olarak kuruluyor… Herkes gidiyor. Orda büyük arazilere sahip olabiliyor. Ama 1930 kriziyle görülüyor ki artık Amerika göç alabilme potansiyelini doldurmuş. Tabii durdurmak imkânsız, devam ediyor. Bunun sonucunda milliyetçilik, ırkçılık alıp başını gidiyor. Martin Luther King diyor ki :’Krizden sonra fakirleşen Amerika’da, o zamanki idareciler beyazlara,“siz fakirsiniz ama en azından beyazsınız. Bakın bunlar siyah ve siz bunlardan üstünsünüz”, Bu, fakirliği bir avutma aracı gibi kullanarak ırkçılığı körüklediler, demektir.
SUAD ALKAN: Irkçılığın kökeninde dinler değil, ideoloji var!

CANER KUTLU: Elbette her tecrübe farklı saiklerle kullanıyor ırkçılığı. Kapitalizm, Amerika’da oradan başlıyor. Kalvenist düşünce, Kapitalizmin ideolojik temelini oluşturuyor. Dini, Hıristiyanlığı da alet ediyor.
SUAD ALKAN:Protestanlık batıda, kapitalizm, zaruri gördüğü bir yoldu; fakat kapitalizm bunu materyalizme götürmüştür. Materyalizm, Protestanlıktan doğdu. Şimdi ise Protestanlar, materyalizminden kurtulmak zorunda kalmıştır. Çünkü materyalizm, Protestanlardan ziyade narsisizmde karşılığını buldu. Ali Koç, Paris saldırıları üzerine bu silahları üreten, temin eden, sosyalist bloklara konuşuyor. Koç’un “Kapitalizmin ortadan kalkması gerek” ifadesi, İslam ile çok örtüşüyor.

CANER KUTLU: Ali Koç, Koçların geleceğini temsil ediyor. Kendi içinde dengeleyici bir unsur; yoksa öylesine bir fikirdir. Geçen gün Sabancılardan birinin dediğine göre, Türkiye sanata en fazla yatırım yapan dünyanın ilk 15’i arasındaymış. Hatta diyor ki, Japonya’yı geçtik ve onlardan daha da öndeyiz. Aklıma şöyle bir şey geldi. Hani siz diyorsunuz ya, Kapitalizm sanatı kullanıyor diye, bende ondan dolayı böyle düşünüyorum. Yatırım dediği şey, işte biz daha fazla resim alıyoruz. Sanatçılara yatırım yapıyoruz, olabilir. “Türkiye son dönemde bu sergi anlamında en fazla gelişme gösteren ülke konuma geldi”, diyor.
SUAD ALKAN: O çevreler, dünya sanatlarını sentezleştirmek istiyorlar. Evrensel sentez, Hz. Musa’nın asasının, sihirbazların yılanlarını yuttuğu gibi bir teknik, İslam sanatında mevcuttur. Bunu Louis Masikon, Güzel Sanatlar Akademisi Müdürü Burhan Toprak tarafından Necip Fazıl Kısakürek’e ithaf edilen ve “Din ve Sanat “ adıyla Türkçeye çevrilen makalesinde dile getiriyor.Bediüzzaman’ın Risaleleri“Tek başına bir İslam Kültürü külliyatıdır” (Sezai Karakoç). İslam Kültürü, insanlık kültürünü temsil eder. İslam bir cemiyet sistemi olarak ortaya çıktı. Ve Dünya’ya yayıldı. Hazreti Muhammed’in (s.a.v) hicreti ile önce Doğu ülkelerinin, sonra bütün dünya tarihinde yepyeni bir gelişmenin başlangıcı oldu. Önce içtimaî ve siyasî bir hareket gibi göründü. Fakat sonra yeni bir dünya anlayışı, yeni bir medeniyet, dâhilinde gelişti. Hat, minyatür, mimari, seramik, tahta ve metal zanaatı, halı ve kilim gibi değişik dallarda ve şekil hüviyetine kavuşan İslam, sanatı yalnızca Müslüman milletlerin değil, Hıristiyan Avrupa sanatının gelişmesinde de müessir olmuştur. (Emel Esin)
Nesl-i cedit, yeni nesil bu sanatın, bilimin inançla sentezini sağladığı takdirde, dünya dinamik bir yapıya sahip olabilir. Sezai Karakoç’un “İslam’ın Dirilişi” adlı kitabında, edebiyat tarihine giren yaklaşımları söz konusudur: “Risâle-i Nur’un son derece etkili bir sesi ve üslûbu vardır. Onun Anadolu’da, okumamış insandan aydın insana kadar büyük bir kitleyi yeniden İslâm kültürü ve inancıyla eğittiğini, âdeta, Anadolu’da yeni bir kültür akımı doğurduğunu ve bir kültür savaşına giriştiğini görmemek mümkün değildir.”

CANER KUTLU: Şu aşamada o imanla, sanatı mecz etmek zamana matuf bir şey! Sabancı Müzesi’ndeki Miro sergisini, hatırlarsanız O sergiye başörtülü kızlar da gelmişlerdi.
SUAD ALKAN:Soyut alanlar zamanla bağımlılaştırılamaz. Şimdi başörtülü, başörtüsüz kızlar birbirini sergilerde yakalamaya çalışıyor. Türkiye’de bu iki hareket çok olumludur. 1986’da Fransa’da bir gazete Türkiye için ”Uyanan dev” manşetini kullanmıştı. Materyalizmi işaret eden bir hareket varsa, Fransa’da 15 sene önce “komünizmin yıkıldığı Dünya’da kapitalizm ayakta kalamaz!” şeklinde akıl yürütmeler başladı. Kapitalizmin ayakta kalması, açık-örtülü Komünist hareketlerin varlığına bağlı! Avrupa’da, araştırmacılar çok iyi gözlem yapıyor. Dünya sağ-sol hareketi yerini teröre terketti. Terör-anti terör yeni bir sağ-soldur. Türkiye’nin yaklaşımları sağlıklı değil!

CANER KUTLU: Fransa’daki, Paris saldırılarıyla ilgili Ruşen Çakır, Nilüfer Göle ile bir röportaj yapmış. Nilüfer Göle diyor ki: Kendi medeni olmayanlar, başka bir medeniyete saldırıyorlar.Bu saldırıyı öyle görüyor.
SUAD ALKAN: İlginç! Nilüfer Göle’nin söylediği iyi analiz edilmeli. Şimdi komünist olmayanlar sözde Müslümanlar komünistlerin işini üstlendi.

CANER KUTLU: Analiz edilmesi gerekir. Charlie Hebdo saldırısında toplum o kadar umutsuz değildi. Ona bir tepki vermişti, ama ikinci saldırıda toplum aynı duyarlılığı göstermeyebilir noktasına geldi: ”İslami bir terörizm mi doğuruyor ?” endişesi verilerek bu tür şeyler ön plana çıkarılıyor.
SUAD ALKAN: Prof. Nilüfer Göle, Paris saldırıları sonrası Avrupa’da yeni bir medeniyet inşasına başlanacağını ifade etti.Bu oluşum sürecinde Müslümanların da yer alması gerektiğini söyledi. Batı o eski Bizans ve Roma gururuyla güvensizliğe dayalı bir politika sürdürerek, uzun zaman doğuya sürdüğü haydutlarca Doğunun harcanmasına göz yummasaydı, İslam’dan daha çok alır öğrenir ve kazanırdı. Bu sebeple bugün Göle’nin ifade ettiği yeni bir planlamanın hesapları içindedir.
Bu mânâda biz hem doğulu, hem batılıyız…
Yahut da doğu-batı ötesinin çocuklarıyız.

CANER KUTLU: Yani bu medeniyetler çatışması değil. Çünkü bir taraf medeni değil. Nilüfer Göle medeniyetler çatışması üzerine herhalde bunu söylüyor. Çünkü “iki medeniyet burada çatışmıyor!” Diyor.
SUAD ALKAN: Materyalizmle beraber Hıristiyan medeniyeti yıkılmıştır. Çağımızın insanı bir medeniyeti temsil etmiyor. Medeniyet kelimesi bugün mesnetsiz ve içi boş bir kelimedir. Bediüzzaman’ın “medeniyetinizden istifa ettiğim sizi düşündürecektir” ifadesi kendisinin iki medeniyet mukayesesini hatıra getiriyor.

CANER KUTLU: Nilüfer Göle’nin söylediğinde şu var: ”Materyalizmi yıkmak istiyorsanız, yani diğer medeniyetin bir unsurunu ortadan kaldırmak için bu tarafında bir medeniyet olması gerekiyor. Yani bu medeniyetteki bir sorunu diğer medeniyetteki bir yaklaşımla çözebilirsiniz.
SUAD ALKAN: Materyalist bir medeniyetten söz edilemez. Materyalizm Hristiyanlığı mağlup etmiştir. Albert Camus’ nun “Cennet benim! Başkaları cehennemdir” sözünde kapitalizm insanı eşya olarak telakki ediyor!

CANER KUTLU: Üstat Bediüzzaman iki deha ve hüda karşılaştırması yapıyor. Batının iki dehası var: Bir tanesi Yunan ve diğeri de Roma. Herhalde Fransa, Roma’yı temsil ediyor. Çünkü Üstat, bunlar iki deha bir türlü birbirlerine uyuşmadılar, diyor. Hıristiyanlar bile Hıristiyanlık altında birleşemediler. Ve nihayetinde Dünya Savaşlarında uyumsuzluk Fransa ve Almanya suretinde ortaya çıktı. Bu, Batının da kendi içindeki sorunu! Bu iki dehanın çatışması hala devam eden bir şey! Çünkü bunlar birleşemiyorlar. Avrupa Birliği çabasına rağmen! Ama Üstat ikisini de reddedip, onun yerine, mesela Nilüfer Göle’nin beklediği performans, Üstad Hüda ile karşılık veriyor. Deha ile Hüda arasındaki farklılığı ortaya koyuyor.

NESLİHAN DOKUMACI: Bir yumak şeklinde, sorunlar, çözümler birbirine kenetlenmiş gibi görülüyor. Biz bu hengâmede edep ve edebiyata bakalım dilerseniz…

SUAD ALKAN: Edep ile edebiyat kelimesinin kökleri bir! Son dönemde seküler, yeni edebiyat tarihçileri hiçbir zaman edeple edebiyatçı kelimesini müşterek ele almadı.Çünkü şiirde ikinci yeniler, hiçbir gelenek ve kural tanımadılar. Sanatçılar, edeple edebiyatın bir türlü köküne inmedi. Sonuçta toplumun ruhu incindi. İmanın olmadığı yerde aşk, aşkın olmadığı yerde sanat, sanatın olmadığı yerde insan yoktur. Bütün ilim ve sanatların mihveri dindir. Sanat ve bilim sahibinin dini de vardır.

CANER KUTLU: ”Hiçbişey.com” olarak sıkça söylüyoruz: iki edebin peşindeyiz. Hem edebiyat adında edep hem de ahlaki olarak edep. Çünkü edebin farklı anlamları var. Cahız diye meşhur biri, biliyorsunuz, edebi ilk kullanan kişidir. İslami ilimlere ulum deniliyor. Onun dışındaki ilimler de edep olarak sınıflandırılıyor.
SUAD ALKAN: Zaman içerisinde terimler, kavramlar ulema tarafından çeşitli yönlendirmelerle kullanılıyor. Kelimeleri kullanırken, yani bir kelime üretmek yerine daha önceki kelime ile bağlarını ortaya çıkararak aynı kelimeyi kullanmak gibi çeşitli anlamlar yükleniyor. Bir kelime kaç anlama gelir? Bu bütün tarihî süreçlerde görülür. Yalnız her kelimenin, her terimin özel bir yeri vardır. Doğduğu bir kaynak var. Kelimelerin köküne indiğiniz zaman Allah’ın güzel isimlerine dayandığını görürsünüz. Bütün kelimeler O İsimlerden dallanıp budaklanıyorlar. Öyle olduğu zaman her kelimeyi o isimlerden birine dayandırmak suretiyle yerini tespit etmek gibi bir imkân da var.Ve bütün bilimler ondan nebean eder, birleşir.Şimdi biz eğer dallardan budaklardan köke inme imkânımız yoksa kökü nasıl anlamlandıracağız?
İki şey vardır: Edebiyat-toplum ilişkisi ve sanat-toplum ilişkisi…Bu ilişkiler arasındaki kayıp ve kazançları ortaya koymak bir hesaplaşmayı yapmak lazım.Yani sizin edebiyattan, belagatten bir hisseniz yoksa sizin insanlığınız tartışılabilir.Bediüzzaman bu hesaplaşmayı yapıyor.Kendi külliyatı içerisinde bütün kültürün, bütün İslam kültürünün ve Dünya kültürünün hesaplaşmasını ve ilişkilerin değerlendirmesini yapıyor. Çevreye giren insan kendi kalamaz.Kendi kalamadığı için çevrenin dilini kullanılır.Çevrenin dilini kullanmak, kendini eksiltmesidir. Kendini konuşamayan insanlar, çevrenin dilini kullanır. Başkalarının fotokopisidir.Bu çağın en temel vurgusu, insanın kendisini gerçekleştirmesi sorunudur. Değer yargısı ise “faziletli insan, faziletsiz bin insandan değerlidir!” hükmüdür.

CANER KUTLU: İslam, Medeni insanın kendini gerçekleştirmesinin faziletle mümkün olduğunu söylüyor. Batı Medeniyetinden farkı, Batı bunu menfaatle gerçekleştiriyor. Bütün boğuşmalar “menfaat düşüncesi” çerçevesinde toplanıyor. İslam medeniyetinde fazilet onun yerini alıyor.
SUAD ALKAN: Şiiri olmayan toplum yoktur, dedim. Diğer deyişle şiirsiz toplum yoktur.Şiire ulaşabilen insanlar toplum olamamışlarsa, şiir-toplum ilişkisi sağlıklı sayılamaz.Bu bizde ”Elif” ekibinde çok açık görülüyor.Elif ekibi, Elif ekolü olma istidadındaydı.Elif ekibi, gerçek bir misyonu ifade ediyordu.Ekol olurken o misyonundan uzaklaştı.Yani misyonunu birinci planda tutmayan bir ekip şekline dönüştü. Her ekol bir ekibe bağlıdır.Dünyadaki tüm bilim ve sanat hareketleri bu ekip-ekol meselesi çerçevesinde toplanıyor.Ve ortaya çıkıyor.Ama o bakımından şimdi hukuki olan, bir hukuk içeren ekip olma özelliğinin zedelendiği yerde bir hukukun orada çiğnenmiş olması,toplumun ve haklarının orada çiğnenmiş olması anlamını taşır.

CANER KUTLU: Bu Elif ekolü dediğiniz… Kâinatta boşluk olmadığı için Elif ekolü başka isimler altında varlığını devam ettiriyor. Aslında “hiçbişey.com” u da Elif’ in yeni bir hareketi olarak düşünmek isteriz.
SUAD ALKAN: “Elif” derken şunu düşünüyorum: Türkiye’de bir hareketin sonuçlarının arkasında yeni bir hareketin doğması kaçınılmazdır.Fakat Türkiye kültür tarihinde sonuçlanan hiçbir hareketin arkasında yeni bir hareketin doğmaması mümkün değildir. Tanzimat edebiyatı tesirinden arındırılmış yerli ve yeni bir hareketin kaynağı, sonuç itibariyle Yeni Asya ve Risaleyi Nur çerçevesinde doğan hareketin adı ”Elif” olarak kendini isimlendirmiştir. Burada gerçek bir nüve var.Bu çerçevede doğan sanat ve fikir mahsulleri, beyin ve kalp arasındaki ilişkinin sağlıklı bir sonuç verdiğini gösteriyor. Eğer bu böyle sağlıklı olmuşsa bu ekip içerisinde değerlendirmek lazımdır. Bu temsilcisi misyondur! Yani Somutlaştığı zaman, kökleştiği anlaşılır.Bir ekibin çalışması soyutlanabilirse, bu bütünleşmiş olduğunu gösterir. Bu kökleşmeden de ekol olma niteliğini çıkarmak lazım. Ekol olma niteliğinin doğmaması, imkân dışıdır.Ama baştan gelen bu sağlıklı hareket bazı özelliğini yitirmemiş, fakat süreç sağlıklı gitmemiştir.

CANER KUTLU: Ekol, üretmeye bağlıdır.
CANER KUTLU: Ama şöyle bir şey bu, “hiçbişey. com’ da üretim merkezi Urfa’dır. Yalnız Bursa, İstanbul, Denizli gibi bütün Türkiye’yi kapsayan bir şeydir.O dediğimiz manayı gerçekleştirme potansiyeli olan bir yapıdır. Bu işin kurumu budur derken, diğer taraftan zaruri ise, o oradan kendini üretir. Bunun için harekete geçmekte ne kadar çok beklerseniz, o zaman hareketi kaybedersiniz. Elif üretmezse, orada ekol de yoktur. Hiçbişey, hiçbir şey gibi görünse de aslında çok şeye gebedir. Bu potansiyeli de vardır.

NESLİHAN DOKUMACI: Ben tekrar çok teşekkür ediyorum, Suad Alkan’a ve Caner Kutlu’ya katkılarından dolayı. Bu konuşmayı bir başlangıç kabul edip, devamını en kısa zamanda yapmayı umut ediyorum… Hiçbişey ailesi olarak, çalışmalarımızın, değerli Suad Alkan ve eserlerinin “Nesl-i Cedid” elinde de değerleneceği bir “hareket” olarak görülmesini, ayrıca rica ediyoruz…

1. LOUIS MASSIGNON (1883-1962)
Papa XII. Pius’un (1876-1958), hakkında: “Katolik bir Müslümandır” hükmünü vermiş olduğu Ferdinand Jules Louis Massignon 25 Temmuz 1883’de Fransa’da Nogent-sur-Marne’da doğmuş, Paris’de Louis-le-Grand Lisesi’ni bitirdikten sonra üniversiteden 1904’de tarih diploması ve 1906’da da edebî ve konuşulan Arapça diplomasını almıştır. 1906 yılında Gaston Maspéro’nun[1] yönetimindeki Kāhire Şarkî Arkeoloji Fransız Enstitüsü’ne atanmıştır.

Yazar hakkında

Neslihan Dokumacı

Neslihan Dokumacı

Yorum yaz

1 yorum