Editörün Seçtikleri

KUZEY IŞIKLARI

KİTAP ADI: KUZEY IŞIKLARI, (İnebolu Kahramanları) ULUDAZ YAYINCILIK, 2020

YAZARI: MUSTAFA ORAL

Her yazarın anlatacak bir hikâyesi olduğu gibi, o kitabı okuyanın da bir hikâyesi vardır. Okuyucu kitabı okuyup bitirince şöyle der: “Bu kitap, sanki beni anlatıyor!”

Evet, bizi anlatan kitaplardır ya da kitaplar bizi anlatıyorlar.  Her kitapta az da olsa insan kendini bulur.

Bu kitap ayrıca, bize, 30’lu 40’lı yılların ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal anlamda Türkiye Cumhuriyetinin resmini çiziyor,  bazı ipuçları veriyor. Zor yıllar…

Biz, kahramanları yazdığımız zaman onlar kahraman olmuş olmazlar. Onlar, çok evvel kahraman olmuşlar, biz de onları yazmışızdır. Ne kadar anlatabildik, o da ayrı bir meseledir. Onlar yaşamış, yapmış; biz de yazmışızdır. Fakat öyle de olsa anlatmaya çalışmak da bir güzel iştir, uğraştır. Her iki tarafın da emeğine saygı göstermek biz okuyucuların boynuna borçtur. Kitabı okuduğumuz zaman bu borcu kısmen ödemiş oluruz. Kahramanları şükran, minnet ve rahmetle anıyorum…

Verimli, üretken, dokunaklı kalem, değerli insan, kıymetli dost ve arkadaş kamu emekçisi Mustafa ORAL’ın Kuzey Işıkları da bir kahramanlar resmî geçididir. Her kahraman önümüzden geçerken, biz, onları kahraman yapan söylem ve eylemlerine göz atacak, ders ve ibret alacak, -olmaz ya- biz de kendi özel, hususi dünyamızın kahramanı olmaya gayret edeceğiz. “Kahraman olacağım!” demekle kahraman olunmuyor. Yürek ve bilek ister. Yanlış anlaşılmasın, yürek ve bilekten kavgayı kastetmiyorum. Barıştan, sulh ve sükûndan yanayım. “Barış daha hayırlıdır!” sözüne inananlardanım.

Tarihe damgasını vurmuş, tarihe derin ve silinmez izler bırakmış kahramanlara şahit olanları görmek de ayrı bir ayrıcalık olsa gerek. Hatta böyle biri, bununla iftihar bile edebilir. Hakkıdır…

İnsanların hayatında milatlar vardır. Yeni bir tarihin, yeni bir hayatın başlangıç noktası ya da zaman dilimi. Dünyanın da öyle.

Değerli dost, senin de miladın 1996 yılı olmalı. 1900’lü yılların son demleri. Miladın, Milenyuma, 2000’li yıllara dönüşeceği senelere komşu yıllar. Belli ki birilerini arıyordun. “Arayan bulur, bulanlar arayanlardır.” düsturunu kendine kılavuz kaptan yapıp, İnebolu’ya sefer düzenledin. Ne sefer ama!

Şarkı,

“Baharı beklerken ömrüm kış oldu

Gözümde her zaman biraz yaş oldu

En güzel duygular bana biraz düş oldu,

Yorgunum dostlarım yorgunum artık

Vefasız yıllara dargınım artık” dese de…

“Sen sus, gözlerin konuşsun.” deriz ya bazen, kimileri öyledir. Gözleriyle konuşur. Bakışlarında bir anlam, bir ibret vardır. Hele bu gözler, bir kahramanın Halil’i yani Dost’u ise. Dostumun dostu, dostumdur.

Bir selâm bazen bir, belki de binler kapı açar. Çünkü selâm, tanış olma, işi kolay kılma, sevme ve sevilmenin adıdır.

İnebolu, Anadolu’nun Kurtuluş Savaşında çok önemli bir noktadır. Pek çok kahraman, hürriyet ve bağımsızlık savaşına katılmak için oradan yola çıkmıştır. İstanbul’dan gelen hem silah hem insan sevkiyatı oradan yapılır Anadolu’ya. Yunanlılar tarafından işgal edilse de İnebolu Kahramanları onları Karadeniz’e dökmesini bilirler.

Yerin kulağı vardır, derler. Bir bekri, sarhoş birisi, nereden duymuş ise, “Kastamonu’ya bir büyük zat sürgün gelmiş.” der. Acı tatlı fark etmez, haber tez yayılır. İleride İnebolu Kahraman olacaklar soluğu orada alırlar.

Halka, inanç ile ilgili yapılacak hizmetin şekli çoktan değişmiştir. Aslında bu metot her hizmet için geçerli olacak bir metottur. Şiddet ve hiddet göstermeden hak ve hakikati anlatmak. Olumlu hareket tarzı ve yumuşak söz. Akıllarına yatar, İnebolu’ya dönerler.

Orada, baltaları toprağa, kılıcı kına sokma zamanı geldiğini öğrenirler. Yüzyılın yeni ve etkili yöntemi: Kalem. Öyle ama devir her konuda bilhassa inanç konusunda kalem oynatmaya çok müsait değil. Buluttan, rüzgârdan, bir kelimeden, isimden nem kapanlar çok. Dönem, mayınlı tarla gibi. Dikkatli basmak gerekiyor. Henüz çok partili siyasal hayat başlamış değil. Demokratik Cumhuriyet doğum sancıları yaşıyor.

Her işte -az da olsa- emek ve zahmet bulunur.

“Bu yol uzaktır, menzili çoktur,

Geçidi yoktur, derin sular var.”  (Yunus Emre)

Halkın yararına olacak ciddi ve büyük hizmetlerin muhalifi çok olur.  Her devrin Molla Kasımları, İstemezükçüleri bulunur. “Derin” derler bunların adına. Dipsiz kuyu gibidirler. Yutarlar. Düşman bellediklerini halletmek için kullandıkları aparatlar mahkemeler, hapishaneler, sürgün yerleridir. Yine de tatmin olmazlar. Onları tatmin edecek tek şey vardır: Hasımlarının defterin dürmek! Yani idam. Türkçesi, öldürmek, varlıklarını ortadan kaldırmak. İşte kahramanların kahramanlığı tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Ölüme ve zalimlere meydan okumak! Zalimin yüzüne karşı merdane, “Yaşasın zalimler için cehennem!” diyebilmek. İşte, yürek ve bilekten kastım da buydu…

Kahramanlar bize yürekli ve bilekli olmayı öğretiyor. Kolay mı? Elbette değil. Hele korkunun dağa taşa sindiği, korku krallığının kurulduğu bir vakitte, “Kral çıplak!” diyecek babayiğitler kahraman değilse nedir? İşte değerli yazar Mustafa ORAL, bunu söyleyen kahramanlara geçit resmi yaptırıyor. Okuyup ders çıkarmak, ibret almak da bize düşüyor. Onlar vazifelerini yapıp gittiler…

Yerler, mekânlar vardır; bazıları güzel, bazıları kötü çağrışımlar yapar zihinlerimizde. Allah kimseyi düşürmesin, hapishaneler, kötü çağrışım yapanların başında gelir. Hastaneler hem iyi hem de kötü çağrışım yapabilir.

Bir sonbahar mevsiminde bir vesile ile şimdi müze haline getirilmiş Ankara’nın meşhur ULUCANLAR Hapishanesini gezdim. Yüreğim burkulmadı desem yalan olur. Zihnimden neler geçti, neler hissettim anlatamam. Her sınıftan, her görüşten, her ideolojiden nice insanlar geçmişler. Din adamı, sivil, siyasetçi, gazeteci daha kimler kimler… Duvarlarında, koğuşlarında, ışıksız zindan ve hücrelerinde o insanların sesi yankılanıyor hâlâ.  Koğuşlar, odalar, ranzalar… Kimilerinin resmi, kimilerinin eşyası hatıra olarak duruyor. Hapishane insanı ve hayatı öğüten koca bir değirmen gibi. Ömür törpüsü. Nice insanı öğütmüş. İnsan müze olarak gezerken bile ürperiyor. İnsana korku veriyor. Hayret ve şaşkınlıkla gezerken bile bir önce bitirip kendinizi dışarı atmak istiyorsunuz. “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” diyen Zât’ın sözleri geliyor aklıma. Önce hürriyet ve özgürlük.

Düşünün ki -ya da hiç düşünmeyin-, ömrünün çeyrek asrını hapishanede geçiren bir insan sizce en çok ne ister? Önce özgürlük değil mi? Bülbülü altın kafese koymuşlar, “Ah vatanım!” demiş. Vatanından kastı, dikenli çalılıklar üstünde özgürce ötebilmek: Hürriyet!

Memleket hapishaneleri, kahramanların hizmet evleri olmuştur. Bediüzzaman ve talebeleri için de Yusufiye Medresesi. Malum, Hz. Yusuf (as) hapiste yatanların pirî, üstadı. Ondan dolayı Yusufiye Medresesi diyor.

Hz. Peygamber (as) Sahabesini gökteki yıldızlara benzetmiş. Yani, onlara, onları takip edenlere uyun! Kahramanlar da gökteki yıldızların yerdeki izdüşümleridir. Gökteki yıldızlara bedel yerdeki yıldızlar.

Beldelerin, şehirlerin, ülkelerin bir maddi bir de manevi fâtihleri vardır. İkisi el ele, omuz omuza verirler, fethe yürürler.  Fâtih ile Akşemsettin gibi. İstanbul fethi tamamlanmış şehre girerlerken halk, Akşemsettin’i padişah sanır, çiçek vermek isterler. Akşemsettin, “Padişah ben değilim” deyip Fâtih’i işaret eder. Fâtih de tebessüm ederek, “Hünkâr benim ama o da benim hocamdır. Çiçekler ona lâyıktır.” der. İşte gerçek bir kahramanlık örneği…

Aileye Çelebi Hanedanı denmesinin bir sebebi olmalı. Çünkü Çelebi sözcüğü pek çok güzel anlamlar, manalar içeriyor. İsimle müsemmanın bir ilişkisi, ilintisi var belli ki. Çelebi demek; beyefendi, terbiyeli, bilgili, görgülü, ince ruhlu, olgun insan anlamına gelir. Bektaşi ve Mevlevilerin ulularına ve pirlerine de Çelebi denir. Özel ve güzel bir isim ve unvan.

Aile köklü ve çelebi olunca ötesi sorulmaz değil mi? “Aşk deyince ötesini arama.” denildiği gibi. İyi bir eğitim ya da aile terbiyesi, güçlü bir bellek. Kendine ve işine özen. Halka hizmet erleri ve halk kahramanlar için olmazsa olmazdır.  Çelebi Nazif, 19’unda Sultanı görür, resmini kalbine nakşeder. Nakşın işlenmesinin ardından 30 koca yıl geçer. Bu arada, mehdi beklerler, hazırlık yaparlar. At ve kılıç. Oysa atın da, kılıcın da kullanım süresi, yani miadı çoktan dolmuştur. Onları uyaracak, “Kılıcı kınına sok.” diyecek birine ihtiyaçları vardır. Sabırla beklerler. Kimdir bu Son Süvari, uyarıcı Üstad?

Köyümden bilirim. Kahvehaneler hem sohbet hem muhabbet yeri hem de dünyanın idare merkezi. Eski, yeni ne varsa orada dile gelir. Duyulmamış gerçekler,  söylenmemiş yalanlar, kendinden menkul söylentiler, rivayetler… Bekri Mehmet bir söylenti ortaya atar. Herkesin iki kulağı dört olur, söylentiye kilitlenir: Kastamonu’ya bir büyük Zât sürgün gelmiştir! Çelebi’nin miladı başlar. Acı kahveye kırk yıllık hatır biçenler, acaba, bu söylentiye ne kadar hatır biçeceklerdir?

Âşığa Bağdat yakındır! Kastamonu ne ki. Sabah ola, hayrola. Sevgilisine kavuşmak umuduyla veya hayaliyle yatana sabah mı olur? Bir saat, bir gün gibidir. Vuslat, âşıkların birbirine sarılması ile gerçekleşir.  Talebe, talep ettiğini bulmuş, Üstad’ına,  Mürşid’ine kavuşmuştur.

Delik demir çıktı ya da tüfek icat oldu mertlik bozuldu denilse de, silahlara, kılıçlara veda. Silahlar değişti. Şimdi kalem ve kelâm vakti.  Kötülükle ve kötülerle savaş şimdi, kalem ile olacaktır. Dahilde kılıç çekilmez. Söz ve kalem, kılıçtan daha keskin. Kılıç kesmez, el keser. O eller kalem tutmalıdır.

“Kurban olam kalem tutan ellere,

Kâtip arzuhalim yaz yâre böyle.” (Balıkesir Türküsü)

Çelebiler Hanedanı Hizmet Hanedanı olur. Baba, oğul, torun, dede.

Mektupların ne anlama geldiğini iyi bilirim. Rahmetli babamın Almanya’da kaldığı 7 yıl boyunca, annem okuma yazma bilmediğinden, mektup takip ve cevap yazma vazifesi benimdi.  Mektup demek hem hasret hem vuslat demektir. Nasıl özlemle beklerdik, gurbeti yakınlaştıran, bizi buluşturan o mektupları. Zarfı, kâğıdı, yazısı bir başka güzel görünürdü gözümüze. Sıradan, basit bir haberleşmenin çok ötesinde anlamlar taşır mektuplar.

Bir dönem, işte bu mektuplar, suç unsuru olarak görülmüş ve gösterilmiştir. Ne tuhaf değil mi? Mektup ve suç! Nasıl bir silahsa! Akıl ve mantık alacak gibi değil. Körler ve sağırlar diyarında kurulan Korku Krallığı. Krallık, aslında halka korku salarken, en büyük korkuyu kendisi yaşar. Ya krallığı yıkılırsa? Tek korku ve endişesi budur: Yıkılmak! Onun için bilirler ki, “Korku itaatin ilk şartıdır.” Zalimlerin zulüm düsturu: Korkutmak. Kahramanların ise düsturu çok daha başka: Cesaret!Yürek ve bilek ittifakı, birleşimi.

Bazı şehirlerin hapishaneleri ünlüdür. Ankara Ulucanlar, İstanbul, Diyarbakır, Sinop cezaevleri türkülere, ağıtlara konu olmuş meşhurların kaldığı meşhur yerlerdir. Sabahattin Ali’nin Sinop Cezaevinde 1933’de yazdığı Aldırma Gönül isimli şiiri meşhurdur.

“Başın öne eğilmesin,

Aldırma gönül aldırma,

Ağladığın duyulmasın,

Aldırma gönül aldırma.”

Dâvâsının haklı ve hakikatli olduğunu bilenler ve buna inananlar asla boyun eğmezler. Din, felsefe, ideoloji fark etmez. Mesele, dâvânın hak, kendisinin haklı olduğuna inanmaktır. İnebolu’nun kahraman Kuzey Işıkları da işte bu inançla yola çıkarlar. Önce inanmak, sonra inanmak, sonra da inanmak. Kutsal Metin, “İnanıyorsanız, üstün sizsiniz.” diyor

Bu yolda ilk önlerine dikilen çıkan heyula, idamdır. Asılacaksınız! Sanki bunu söyleyenlerin kendileri ebedi kalacak, sonsuz yaşayacaklar. Ah şu kuruntu! İnsanı vezir de eder, rezil de…

Kişi sevdiğiyle beraberdir. Hem burada hem ötede. Zaman izafi, göreceli, mekân da fizikseldir. Bazen görmek niçin göze, işitmek için kulağa, oturmak için tahta ihtiyaç bile duymayanlar vardır. Gönüllere taht kuranların başka tahta ihtiyacı olur mu? Herkesin gönlünde bir aslan veya bir sultan yatar. Onunla buluşmak için zamana ve mekâna ne hacet! Her dem bir ve beraber değiller mi?

İnsan bazen bir kediden bile sabır, sadakat dersi alır. Üstad’ları talebelerine de tahtakurusu üzerinden ders verir: “Bir tahtakurusu öldürürsen, on tanesi intikam için kendini feda eder. Biz de…” Ya biz, hak dâvâsı yahut dâvâsı hak olanlar?

Her vakit derinlerin veya kralın dediği olmaz, Allah’ın dediği olur. Kral, idam der, ilahi kader, beraat. Çoğu zaman kader, kahramanlardan yanadır. Lehine çalışır. Çalışmazsa, kötü kader denmez. İşin bir başka boyutu vardır. Her şey bizim aklımıza tabi değil ya! Akılları da kuşatan bir akıl var…

Takdir ayrıdır, tedbir ayrı. İnsan takdir sınırını ihlal etmeden tedbirini almalıdır. Taşınan yük, kırılacak yumurta ya da kristal mesabesinde ise, fincancı katırlarını ürkütmemek icap eder.  İnanç ile ilgili hizmetler de aynen bunun gibidir. İnanç deyince kıblesi şaşan güçler, her devirde, bununla ilgili hizmetlerin önünü kesmek için ellerinden ne gelirse yapmışlardır. Sağ, sol onlar için fark etmez.Çıkarlarına ters düşüyorsa sağ da, sol da onlar için tehlikeli demektir. Onların tek dini vardır: Çıkar. Ona dokunmayana dost, dil ve el uzatana düşmandırlar. Kuzey Işıkları aslında onların çıkarına dil de, el de uzatmamışlardır. Onların hayattaki ilkesi halka el açmamak, kimseden bir şey istememektir. Fakat çıkar ve tahakküm üzerine inşa ettikleri düzen sahipleri, böyle kahramanların varlığından hiç hoşlanmaz. Halk uyanırsa, düzenlerinin sarsılacağından korkarlar. Çıkar düzeninin klasik ninnisi: Uyu uyu, yat uyu. Uyu Ali uyu!

“Dahilde kılıç çekilmez.” düsturu ile masum halkın zarar görmemesi konusunda kılı kırk yaran kahramanlara mukabil, ceberut güç, bir kitap, bir mektuptan korkar. Kâğıt ve kaleme düşmandırlar. Moğol sürüleri gibi. Moğol çekirgeleri de istila ettikleri her yerde kütüphane ve kitapları imha ederlermiş ya.

Kesintisiz güç kaynağı…

Bir şey gücünü, bitmez tükenmez bir kaynaktan alıyorsa, meselâ, enerjisini Ezelî Güneş’ten alan kandil, lamba, fener hiç söner mi? Yahut söndürülebilir mi? “Güneş üflemekle sönmez.” Gözünü kapayan -başkasına değil- kendine gece yapar. Kahramanlar da gücünü belli ki güçlü bir kaynaktan alıyorlar.

Devlet de güçtür. Milletin can ve mal emniyetini korumakla, kendini kollamakla, güveni sağlamakla, belli hizmetleri yapmakla görevli organize güç, bir şahs-ı manevi, bir tüzel kişilik. Ancak adil, adaletli olmak zorundadır. Hz. Ali’ye atfedilen bir söz vardır: “Devletin dini adalettir.” Devlet, kendine vatandaşlık bağı ile bağlı hiçbir vatandaşına, inancı, etnik kökeni ve ideolojisinin farklı olmasından dolayı üvey evlat muamelesi yapamaz, yapmamalıdır.

Din de bildiğimiz kutsal bir inanç manzumesi dışında da geniş anlamlara sahiptir. Dinin yönetimle, hükümle ilgili ve ilintili tariflerini yapanlar da vardır. Yönetim ve hükmün olduğu her yerde adalet devreye girer. Ve meşhur söz: Adalet mülkün temelidir. Mülk; devlettir, ailedir, toplumdur. Mâlik olunan her şey. Kutsal Kitap da dört esas üzerinde durur: Ulûhiyet, Nübüvvet, Haşir ve Adalet.

Bir delinin (Hitler) Polonya’ya saldırmasıyla, insanlık tarihinin en büyük ve en kanlı harbi İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) patlak verir. 40-50 milyon insan yerinden, yurdundan, canından ve malından olur. Masum olan, olmayan ayırmaz. Bela ve musibetler öyledir. “Barış daha hayırlıdır.” kutsal sözünün kıymeti herhalde şimdi daha iyi anlaşılmıştır. Kastedilen, büyük dairede sulh-u umumi yani dünya barışıdır.  Dünya barışı da ancak “muhabbet fedaileri” eliyle tesis ve temin edilecektir. Menfaat ve çıkar savaşına kilitlenmiş ittifaklardan dünya barışı değil, olsa olsa harp çıkar.

Kutsalın siyasete malzeme yapılması hiç bir devirde ve dönemde olumlu semere, netice, meyve vermemiştir. Yaşım (60) itibariyle ben göremedim. Bu, kutsalın kendinden değil, onu, alet olarak kullananın niyetinden kaynaklanmaktadır. Ve en büyük zararı, kutsalın kendisi görmektedir.

Yalan ve iftira, iki tarafa da zarar veren iki zehirli ok. Yalanı, inancının zıttı gören bir din mensubu, felsefe şakirdi, ideoloji tilmizi buna tenezzül etmez. Kuzey Işıkları’nı da öyle görüyoruz. Ankara’da baskına uğrayan Selahaddin isimli bir Işık Süvarisi’nin odasında arama yaparlar. Bir şey bulamazlar ya da göremezler. O da, “Aradığınız nedir, söyleyin size yardımcı olayım?” der. Aradıkları kitapların isimlerini söyleyince, dolaptaki kitapları çıkarır, ellerine verir. Kitaptan korkacak ne var! Tutanağa, “Kendi göstermesi üzerine kitaplar bulunmuştur.” yazılır. İki gün, iki gece nezarette kalır. Sıdk yani doğruluk, onların, muhabbet fedailerinin şaşmaz ve şaşırtmaz parolasıdır!

Devleti kendi sanan ya da devlet ile kendini özdeşleşmiş insancıklar vardır. Kimi kral (14. Büyük Luis gibi), kimi devlet başkanı, kimi vali. Eski, yeni her devlette bulunur böyleleri. Sözlerinden tanırsınız onları: “Bu ülkeye… gelecekse onu da biz getiririz” derler hep.Tek tipçi ideolojinin ödün vermez neferidirler. Farklılıktan, farklı renk ve sesten hoşlanmazlar. Hele muhalife ve muhalefete hiç ama hiç tahammülleri yoktur. Onların, olumlu bile olsa her söyledikleri batar. Meselâ, Selahaddin, Üstad’ı anlatır, eserlerinden bahseder. Eserlerin hiç birisinde devlet ve millet aleyhine hiçbir kelime olmadığını, tamamen inanç ile ilgili olduğunu söyleyince Vali sinirlenir. “Madem, inançla ilgili diyorsun, o halde mahkemeye çıkacaksın!” “Dindar cumhuriyetçi” de olsalar söyletmen vurun!

Selahaddin bir vesileyle Ankara’ya DİB’e gider. Bir vatandaş olarak o günkü Başkandan risalelerin neşredilmesini talep eder. Cevap, tek tipçilerin, 1950’ye iki kala tipik zihniyetini ele verir: “Diyanet Riyaseti, Kuran ve hadisten başka hiçbir eserle ilgilenmez!” Kapılar sürmeli!

Vali hızını alamaz, Selahaddin’in Üstadını da makamına çağırır. Maksadı, başına zorla eski bir kasketi geçirmektir. Devlettir ama gücü yetmez. Karşısında değil vali, dünyaya beş paralık ehemmiyet vermeyen birisi vardır. Kapı önünde bekleyen Selahaddin’e de, “Korkma, korkma!” diyerek oradan ayrılır. Evet, korku, itaatin ilk şartı ise korkmamak, kahramanlığın ilk şartıdır…

Hizmetleriyle anılan kentler olduğu gibi felaketlerle anılan şehirler de vardır. Meselâ, Sodom ve Gomore. Günahkârlar kenti. Hikâyesi de hayli ibretliktir. Kuzey Işıkları süvarisi ve kahramanlarının da sırf inanç ve inançla ilgili hizmetlerinden dolayı yattıkları hapishaneler, yargılandıkları mahkemeler ve şehirler vardır. Denizli şehrimiz -ki, Kahramanlar Ocağı olarak isimlendirilmiştir.- bunlardan birisidir. Cezaevi yeni yapılmış, yeni misafirlerini ağırlamaya hazırlanmaktadır. Şimdi onlarla ilgili hüzünlü hikâyeler, ibretlik hatıralar anlatılır. Yaşadığımız şu 21.yüzyılda -hürriyet asrında- benzeri olaylar artık tekerrür etmiyor dersek, doğru söylemiş olmayız.Tarihin tozlu raflarına kalmış olsa da, TCK 163. meşhur madde: İrticai faaliyet! Kalktığını sansak da şimdilerde, kılık ve kıyafet, isim ve cisim değiştirerek devam ettirilmek isteniyor.

Doğruyu söylemek gerekirse, yalnızca TCK 163 mü vardı? Elbette değil. Sol düşünceyi de mahkûm eden meşhur iki madde: TCK 141. ve 142. ( “resmigazete.gov.tr “sitesinden 11 Aralık 1951 tarih ve 7979 sayılı Resmi Gazete’ye bakılabilir.)

21.yy ve 2021 Türkiye’sinde bu maddeler kâğıt üzerinde kalkmış olsalar da tıpkı 163.madde gibi farklı isim ve maddelerle devam ettirilmektedir. Üniversite okuduğum (1978-82 arasında) yıllarda sol düşüncenin meşhur sloganları: Düzene hayır! İşte böyle demek -resmi ideolojiye göre- yasaktı.

Niyet üzüm yemek değilse, bağcıyı dövmek isteyene “sopa” çok!

Hapishaneyi eğitim yuvasına çeviren bir kahramanlar ordusudur Kuzey Işıkları ve emsali Işık Süvarileri. Ferman padişahınsa Yusufiye Medresesi onlarındır. Vakit nakittir, zaman, boşa harcanmayacak kadar kıymetlidir. Eğitim şarttır. Hem iyi olacak hastanın, doktor ayağına gelirmiş. Beylerbeyili Efe Süleyman da işte iyi olacak bu hastalar listesinde. İyileşme süreci, gördüğü rüya ile başlıyor. Rüya, deyip geçmeyin. İşaret fişeği gibidir. Uyarır, uyandırır, ikaz eder, yol gösterir. Dersler başlar, fidanlar filiz, çiçek, yaprak derken meyveye durur. Hayret ki ne hayret! Duy da inanma: 4 adam katili Mehmet hatmini tamamlar, imamlık yapmaya başlar. Tavuk keser gibi, insan kesenler, bit, pire, sivrisinekleri öldürürken bile izin isteyecek hale gelirler. Bu hale şapka çıkartılmaz mı, selam durulmaz mı? Eğitimin yapamayacağı yoktur. Tevekkeli Hz. Peygamber (as),“Ben muallim olarak gönderildim.” dememiş.

Esaret ve esirlik, fizikseldir, mekânla ilişkili ve ilintilidir. Kim, hangi güç insanın ruhuna, kalbine, vicdanına, duygu ve düşüncesine kelepçe takabilir ya da pranga vurabilir? Hiçbir güç. Hele, “İman hem nurdur hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.” diyen birisi için. Bunu söyleyen, yaşadığını söylemiş ve söylediğini de yaşamıştır, öyle değil mi?

Denizli Hapsinde ilginç bir olay: Müdürden habersiz Üstad, hapisten çıkıp her sabah camiye namaza gidiyormuş! Kaşla göz arasında(!) Olacak şey mi? Önlemler arttırılsın! Oysa Üstad, zehirlenmiş, yerinden kalkacak halde değildir. Hücreye naklederler ki, bir daha camiye gitmesin!

On iki mahkemenin sonunda beraat: Yaşasın adalet! Var olsun hürriyet!

Demek sistem, tek ses dışındaki seslere izin vermese de cesur yürek yargıçlar da varmış. Tıpkı, 18.yüzyılda, Almanya’da bir değirmencinin, kralın haksız isteği karşısında krala, “Berlin’de hâkimler!” demesi gibi.

Hem bir eğitimci hem bir şair olan, aruzun son temsilcilerinden Faruk Nafiz Çamlıbel’in;

“Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı” dediği gibi Üstad ve bir talebesi faytonla misafir olacakları konuk evlerine giderler.

Bu vesileyle, Faruk Nafiz Çamlıbel’i (1898 – 1973) yâd etmek amacıyla kısa da olsa ondan bahsedelim. 1960 İhtilalının ardından A. Menderes ve arkadaşlarıyla birlikte Yassıada’ya götürülür. Kısa bir süre sonra da Celâl Bayar ve diğer milletvekilleriyle beraber Kayseri Kapalı Cezaevi’nde tutuklu kalır. 16 ay sonra aklanarak beraat eder. Bir daha siyasete dönmez. Yassıada’da arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı baskıyı, meşhur “Han Duvarları” (124 mısralık) şiirinden mülhem “Zindan Duvarları” adıyla şiirleştirdi ve 1967’de kitap olarak yayımladı. Yani Faruk Nazif Çamlıbel de Yassıada isimli Yusufiye Medresesinin bir talebesidir. Ruhu şâd olsun. O şiirden bir dörtlük:

“Bilmiyor gülmeyi sakinlerinin binde biri,

Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada,

Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür,

Mavi bir gözde elem katresidir Yassıada.”

Bir başka büyük şair Yahya Kemal de onu beğendiğini şu iltifat dizesiyle dile getirir:

“Bir lübbüdür cihanda elezz-i lezâizin,

Her mısra-ı güzidesi Faruk Nafiz’in.”

Marifet iltifata tabidir. İstidat ve kabiliyet, bilgi ve beceri, maharet ve marifet değer verdikçe, alıcı buldukça, gelişir ve inkişaf eder. Yoksa körelir, yok olur gider. Yine bir başka şair de,

“Cevâhir kadrini cevher-füruşan olmayan bilmez,

Perişanım bugün, cânâ perişan olmayan bilmez.” diyor.

Kahramanların her hali merdane, kahramancadır. Vefa, onların ayrılmaz parçası. O kadar ki, -Üstad gibi-, yemek yedikleri tahta kaşığa, üzerinde zikir ettikleri ağaca bile vefalıdırlar. Atıp yenisini almazlar. Dost demek vefa, sadakat demektir. Hele bu dostluk çeyrek asrı geride bırakmış ise. Zamanın eskitemediği dostluklar. Şimdi kaldılar mı acaba? Az da olsa vardır, diye düşünüyorum.

Bir Anadolu ezgisi:

“Karahisar kalesi yıkılır gelir,

Zülüfü gerdana dökülür gelir.

Bir yiğit de sevdiceğin almazsa,

Yaşları gözünden dökülür gelir.”

Aslında yıkılan kale değil, sevdiği kızı alamayan gencin gönül dünyasındaki gönül kalesidir. Onu dile getirir ezgi. Gönül yıkmak, kalp kırmak. Kâbe’ye eşdeğer tutulan kalp ve gönül. Değil zalimler, gönül yıkanlar, bir değil bin kez düşünmelidirler…

Baba-oğul olarak tarihe mal olmuş insanlar vardır. İ. S. Turgenyev’in Babalar ve Oğullar romanında, Rusya’nın hem toplumsal anlamda karışık dönemi hem kuşak çatışması anlatılır. Kuzey Işıkları, İnebolu Kahramanları kitabında ise Küçük Asya Anadolu’nun o günkü sosyal ve siyasal manzarası anlatılsa da, hizmet erleri baba ve oğullar arasında ufak tefek sorunlar yaşansa da el ele, omuz omuza vererek nasıl hizmete koştuklarını anlatır. Kitapta anlatılan kişi ve olaylar, hizmete talip neferler için bir yol haritası niteliğindedir.

Burada yeri gelmişken, birkaç yıl önce okuduğum bir anekdotu paylaşmak isterim. Merhum Cemil Meriç’i sağlığında bir grup Nur Talebesi Hatay’da ziyaret eder. Sohbet, muhabbet bitince talebeler, rahmetli Meriç’ten kendilerine tavsiye isterler. Meriç, “Size iki şey tavsiye ediyorum: Birincisi Doğru İslâm’ı risalelerden (Bediüzzaman’dan) öğrenmenizi. İkincisi, İslâm’a doğru hizmeti de yine risalelerden (Bediüzzaman’dan) öğrenmenizi tavsiye ediyorum” der. Evet, aklın yolu birdir…

Uzun süre iş başında kalanların başına gelen iki şey: Güç zehirlenmesi ve akıl tutulması. Dengenin kaybolması ve kontrolün elden çıkması. Niteliği göz ardı ederek sayılarının çokluğu ile övünme. “Beş kişiden dördü bizden!” ya da “Bizi hiçbir güç yıkamaz!” deme gafleti. Kimseye eyvallah etmeme.  Çok sıkı bir takip, baskı ve baskın devri yaşanmış ülkede 60’lara yaklaşırken iş başındakilerde korku ve tedirginlik hâkimdir. Ama korkunun ecele faydası olmaz. Hatalar tekerrür edince tarih de tekerrür edermiş.

Kahramanların hayatını anlatmak o kadar zordur ki. Yaşayan bilir, derler. Yaşamayan nerden bilsin de anlatsın kahramanın kahramanca hayatını? Fakat onlara olan vefa borcunu ödemek için onlar, gelecek kuşaklara anlatılmalı.

Doğduğu şehir veya beldeyle anılan âlimler, şairler, kahramanlar vardır.  Bu, hem onların hem beldelerinin şeref vesilesidir. İnebolu, Fakazlı köyünün bahtiyar çocuğudur İbrahim Fakazlı. Nakşi bir babanın oğludur. Tevellüdü 1912. Nakd-i ömrü 91 yıl. Bir asra dokuz kala. İhtiyat askeri olarak vatani görevini yaparken, hizmet işareti fişeği rüyasında atılır. Rüyasında ona, Son Süvari gösterilir. Kastamonu’da, tam karşısında karakolun bulunduğu evde Son Süvari’yi ziyaret eder. Hayret, rüyasındaki Zât tam da budur.  İşte Sultanı bildin ve buldun Fakazlı. Artık sırtın yere gelmez. 9 ay Denizli, 6 ay Afyon hapsi ne ki.  Bunlar, bileğe takılan kelepçe değil boyna takılan şeref madalyalarıdır bu kahramanlar için. Böyle devir ve dönemlerde “emir yüksekten” gelir hep. Devrin rutin uygulaması takip, baskı ve baskından Fakazlı da nasibini alır. Bir Ramazan sabahı evini, yetmez dükkânını ararlar. Aradıkları tek şey vardır: Risaleler. Çağın Kur’an tefsirleri ve onları okumak: Büyük suç(!) Karakolda sorgu, dayak, tehdit, hakaret hepsi var. 3 ay da içerde kalmak cabası. Biri dünya der bağırır, diğeri din der ağlar. Güler misin, ağlar mısın? Dünya işte bu! Hainlerle(!) dolu.

Araçları farklı da olsa propaganda, her devrin, özellikle tekçi zihniyetin güçlü silahıdır. Medya, ajanlar, nura muhalif ve muarız olanlar ve “ayaklı gazeteler” kullanışlı aparatlardır. Halkın arasına sızar, “haktan ve halktan yana” görünerek halka, kahramanlar hakkında yalan ve iftira zehirlerini zerk ederler. Ocu, şucu, bucu, hûcu. Etiket bol. Yüreklere korku salarlar ki, kimse onlarla irtibat kurmasın. Toplumdan tecrit. Manen ölüme terk.

Kara propagandanın sonuç verdiği bir olay İnebolu’nun Gemiciler (Evrenye) köyünde yaşanır. Köye, risalelere muhalif ve muarız İstanbullu bir hoca çıkagelir. İlk işi fitne ateşini yakmaktır. Kara propaganda ve akıttıkları zehir sonuç verir. Risalelerden uzaklaşan bir grup köylü öfkesine yenik düşer ve kitapları köy meydanında yakarlar. Tıpkı Moğol sürüleri gibi. Sanki kitapları yakınca gerçekler de yanıp kül olacaklar. Bir süre sonra da köyde yangın çıkar, bir kişi hariç, o gün kitapları yakanların hepsinin evleri yanar. Köy baştan başa harabe haline gelmiştir.Yanı başlarında deniz olmasına rağmen.

Denizli Hapsinde de aynı kahraman ses: “İbrahim korkma!” Yüzüne kan, vücuduna can gelir Fakazlı’nın. Korkma diyen kişi, korku nedir bilmeyen Kahraman Son Süvaridir. Sözüne itimat edilmez mi? Korkma diyorsa, korkulacak bir şey yok demektir. Elbette bir kahraman, diğer kahramanın sözüne itimat eder.

1946 yılı ülkede bir şeylerin değişmekte olduğunun işaretini verir. Yeni bir siyasal parti DP kurulmuştur. Özellikle üstündeki baskılardan bunalan halk, yeni partiye teveccüh gösterir, sempatiyle yanaşır. Fakat bu sempati, şimşeklerin üzerlerine daha çok çekilmesine neden olur. Nasıl olur da halk, başka bir partiye meyil ve muhabbet duyar. Sevilecek ise onlar, övülecek ise onlar, tercih edilecek ise yine onlar olmalıdır. Ortak istemezler. Tek adam, tek ses, tek parti. Hatta mümkünse tek renk! Bir şarkıdan bile korkan zihniyet, onun okunmasını bile yasaklar. Şaka gibi değil mi? Ama değil. Dünyada benzeri devirler ve dönemler çokça yaşanmıştır. Fakat her zaman zaferi korkanlar değil, korkuya meydan okuyan kahramanlar kazanmıştır. Çünkü zalimler korkak, kahramanlar cesur olur. Dün, bugün, yarın. Zaman değişse de değişmeyen şeyler vardır: Zafer, korkakların değil kahramanların hakkıdır…

Mayasında kahramanlık olanlar,  kahramanların gölgesinde, onların himayesinde büyürler. Hz. İbrahim Halilullah’tır. Allah’ın (cc) dostu. Hz. Peygamber (as) ise Habibullah. Allah’ın (cc) sevdiği. Halil ve dost, Habib ve sevilen olmak isteyenler, bunun şartlarını yerine getirmek zorundadır. Halil olmak istiyorsa, nefsinin içinde gizlenmiş putları kıracaktır.  Dostu ve komşusu Çelebi’nin gölgesinde yetişen Mırmır İbrahim de putlarını kıracak, kahramanlar kervanına katılacaktır. Öyleyse hazır olsun Yusufiye Medresesine. Yıl 1943 ve Mırmır da 12 arkadaşıyla Denizli Yusufiye Medresesine tahsile gider. Emin ve emniyet insanı olan bu kahramanlar, hapishane görevlilerine bile güven vermiş olmalılar ki Mırmır’ı dışarı çıkmalarına müsaade ederler. Mırmır da  bir gün bakkala gider. Bakkal sahibi ona çıkışır. Üzgün bir halde koğuşa döner. O dua eder, arkadaşları âmin der. O da ne? Bir gün sonra bakkal da bir kavgaya karışmış olmaktan dolayı Mırmır’ların koğuşun katılır. Son noktayı, 1977 senesinde Mekke’de koyar ve Cennet’ül Mualla’ya emanet bırakırlar. Ne mutlu ona!

Gül, Allah Sevgilisi’nin (as) simgesidir. Gül ile anılmak ne güzel! İsim-müsemma ilişkisi. Semerci iken Gülcü Hüseyin olur. Hatta Denizli Mahkemesinin beraat kararına, “Hüseyin Kuru (Gülcü)” şeklinde yazılır ki, Üstad’ın verdiği “Gülcü” ismi resmi kayıtlara geçmiş olur. Gül bahçesinin sahibi Gülcü Hüseyin gül alır, gül satar. Mayasında kahramanlık vardır, yeter ki, ustasına düşsün. Kendi nefsiyle yaka paça olan bir pehlivandır Gülcü Hüseyin. Manevi gel-gitler yaşar.  Vatani görev için 1930’da Payitaht’a gelir. İstanbul, eski İstanbul değildir artık. Herkes dünya der, başka bir şey demez. Gülcü’nün derdi ise dünyadan yakasını kurtarmak. Dua dua yalvarır. Güzel bir başlangıç için güzel bir rüya: “Peşimden gel!” Rüya da biter, askerlik de. İnebolu’ya, kahramanların arasına döner. 40’lı yıllar kutsalın yasak olduğu yıllardır. Herkes gibi o da bu yasakçı zihniyetin zulmünden nasibi alır. Diğer güllerle beraber Denizli Yusufiye Medresesinde eğitime gelir. Hapishane, onlarla gül bahçesine döner. İyiler her yerde iyilik tohumu ekerler. Ve her tohum, kendi meyvesini verir. Gülcü, Denizli Hapsinden kurtulsa da takipten kurtulamaz. Peşine, kraldan daha kralcı üç casus takarlar. Birisi dükkân komşusu, diğeri bir ayyaş, üçüncüsü bir yalancı ve müfteri. Görevleri: Tetikçilik. Gülcü hakkında “Goebbels’lik” yapmak. Goebbels, koskoca Alman milletini bir delinin peşine takan adam. Yalancıların Efendisi. Tekçi düzende böylesi tipleri bulmak hiç de zor değildir. Elini sallasan ellisi. Fakat akıbete bakmak gerek. Birisinin dükkânı yanar, öteki meyhanede kafa çekerken ölür, üçüncüsü avlayayım derken avlanır, iki yıl hapis yatar. İnsan bazen niyetinin veya maksadının aksiyle tokat yermiş. Kötülük yapacaklar, bir değil bin kez düşünmelidirler. Ava giderken avlanmak da vardır…

İzzet; büyüklük, ululuk, yükseklik demektir. İzzet-i nefs, insanlık onuru. İzzet, erdemli ve değerli olmanın bir diğer adı. Evren sarayının, dünya konukevinin aziz ve izzetli misafiri insanın ismi değil (isim de önemlidir ama adına yakışır) kendisi izzetli olmalı, öyle kalmalı ve öyle yaşamalıdır.  İzzet ile zillet, birbirine zıt iki kavram. İzzet, zilleti kaldırmaz, kabul etmez.

Telyeli İzzet derler ama biz, Elmacı İzzet de desek yakışır. Elma satan bir elmastır o. Derviş meşrep, köyde yaşayan bir adam. Kafa gözünden ziyade kalp, gönül gözü inkişaf etmiş bir insan. Hisleri de inkişaf etmiş bir murakabeci. İnsanlar bazen eylemleriyle bazen söylemleriyle şöhret yapmışlardır. Telyeli İzzet gibi. İlginçtir, bir sırrı bir gün ifşa eder. Damarlara dokunsa gerektir, iki jandarma Elmas’ı götürürler iki saat kömür dolabında hapsederler. Elmaslar ile kömürler. Ebu Bekirler (ra) ile Ebu Cehiller gibi. Biri Sıddıkiyet tahtında oturur, diğeri cehalet sandalyesinde. Biri Musa’dır diğeri Firavun. Yetmez, Telyeli İzzet, bir çocuğun anne karnında kaldığı müddet kadar Üstad’ı ile Denizli Yusufiye Medresesinde eğitime katılır. Tahsil müddeti biter, icazetini alıp köyüne döner. Çıkmadan önce beraat edeceklerini rüyasında görür, arkadaşlarıyla bunu paylaşır. Paylaşım haberi, Hapishane Müdürünün kulağına ulaşır. Tekçi düzende, -kanunda olmasa da -rüyayı anlatmak ve müjde vermek bile suçtur. Hafazanalah düzen tehlikeye girer! Haberin kaynağı sağlamdır: İzzet Durgut. Hemen sorguya alınır. Yöntem klasik usûl: Dayak ve işkence. Fakat sonuç değişmez: Beraat. Yaşasın hukukun üstünlüğü! Hizmete harcanan 64 yıllık ömür sermayesi, tükenen nakd-i ömür ve İstanbul Feriköy’de konulan son nokta. Sonsuzluk Yurdu’na göç.

Ziya, ışık demektir. Ziyayı zayi etmemek gerektir. Bir yerde ziya, ışık yoksa orada karanlık var demektir. Karanlıkları aydınlatan da bir demet ışıktır. Dünyamızın ışık kaynağı, ziyası güneştir. Şems. Onun da kaynağı Şems-i Ezeli yani Allah (cc). İnebolu Kahramanı Ziya Dilek de çelebi bir insandır. Güzel yazan, güzel okuyan, güzelden anlayan bir adam. Kutsalın dışlandığı 30’lu yıllar. İnsanda yasağa karşı bir merak olduğunu söylerler. Merak da ilmin hocasıdır. Üç beş arkadaş bir araya gelirler, eski kitapları karıştırırlar, gidişata bir anlam vermeye çalışırlar. Kastamonu’ya bir Kahraman Hoca’nın geldiği söylentisini onlar da duyar. Bir meraktır alır Ziya’yı. Gidermenin tek yolu, bu kahramanı ziyarettir. Âşığa Bağdat yakındır, derler. Yeter ki, aşk düşsün içine. Aşk yolculuğunda ilk durak, Nasrullah Cami. Ardından Son Süvari’nin konuk evi. Ama ortalık öyle güllük gülistanlık değildir. Sıkı bir takip. Karakol, tam da evin karşısında konuşlanmış vaziyette. Ziyaretçi değil insan, elden gelse sineğe bile mani olacaklar. Sebepler dünyasında yaşıyoruz. Maniler aşılır, Sultan’a ulaşılır.  Halleşirler, Halilleşirler. Sohbet ve ihtiyaç kadar ders. Dünya da, yolculuk da bir duraktır, bitmez. Sonra tekrar dönüş yolculuğu. Tayinini İnebolu’ya ister. Kader ağlarını örer, Ziya bundan habersizdir. Başında fötr şapka, Ankara-Ilgaz arabasına, bir asker yanına biner. Otobüste, polis nezaretinde seyahat eden bir Sultan vardır. Olacak ya, Sultan’ı Ziya’nın yanına oturturlar. İki yolcu arasında sohbet ve muhabbet. Tekçi düzen de bu da yasak! Polis durumu Ilgaz Karakoluna bildirmiştir. Arabadan inince hemen karakola davet edilir. Ardından mahkeme. Hâkim Karadenizlidir. El yazması kitapları gösterip, “Yandun!” der Ziya’ya. Desin varsın. Zaten, Ziya’nın biricik maksadı da memleketi saran yangından hem kendini hem başkalarını kurtarmak değil mi? Karar gecikmez: Tutuklanmasına! Karakol, mahkeme derken üçüncü durak, İnebolu Yusufiye Medresesi. Bu arada hükümet konağında bir kıyamet kopmuştur. Bir gün önce Ziya’ya, kitaplara hakaretler savuran hâkim sedyeye binmiş doğru hastaneye götürülür. Sonra kendine gelir, iyileşir ve yaptığı hakaretten pişmanlık duyar, özür diler. Ziya’nın Ilgaz’ı beklerken, Denizli Yusufiye Medresesine tayini çıkar. Sultan seslenir: “Ziya senin de gelmen lazımdı. Korkma! Korkma!” Orada, sevdiği insan, Allah’ın (cc) Sadık Kulu ile beraber yiyecek ekmeği, içecek suyu, yapacak tahsili vardır. Tahsilini tamamlar. Bu sefer Özel İdare Müdürü olarak Tosya’ya atanır. Parola: Durmak yok, hizmete devam! Nakd-i ömrünün 78. senesinin içindedir. Cuma –kim bilir Ziya- için salâlar okunmaktadır. Ecel Allah’a (cc) malum, bize meçhul. Adım adım camiye yaklaştığı zanneden Ziya, aslında, her adımında Sonsuzluk Yurdu’na yaklaştığını nereden bilecektir? Kalbi de adımlarına uyar, teklemeye başlar. Camiye varamamış ama ondan çok önce Selâm Yurdu’na, dostların diyarına varmıştır. Denizli Yusufiye Medresesinde ranza arkadaşı Nazif ile yan yana Bektaş Mezarlığında kabir komşusu olur. Ruhu şâd olsun…

Zahid züht ehli, zühd yahut züht en basit anlamıyla, dinin yasak ettiği eylem ve söylemlerden sakınma, dinin buyurduklarını yerine getirme konusundaki titizlik, özen ve hassasiyettir. Dünyaya rağbet etmeme, kendini ibadete verme, yerine göre nefsini, meşru olan zevkten bile alıkoyma.  Zor bir yaşam tarzı. Mayasında kahramanlık, eroğluerlik, babayiğitlik olanların tarz-ı hayatı.

İşinin eri, bir er kişidir Zühtü İşeri. DNA’sında bir de Karadenizlilik olunca bir başka olurlar. Hırçın, inatçı, dalgalı, sert. Tıpkı Karadeniz gibi. İklimin, kişinin karakteri üzerinde etkisinin olduğunu öteden beri yazar, söylerler. Bunun canlı örnekleri –herhalde- Karadenizliler olsa gerektir. Okudukları kitapta, zamanı gelince kötülerin ve kötülüklerin işbaşı yapacaklarını söyleyince, onları tepelemek için hazırlık yaparlar. O da ne! Gelen emir: Kılıçlar kına, kalemler ele, deniyor. Bunca hazırlık yapmışlardı. Emir, demiri kesermiş. Çaresiz uyacaklar. Yazarlar, okurlar. İlk tahsil yeri, İnebolu Yusufiye Medresesi. Yetmez, Denizli’ye gitmesi gerektir. Jandarma eşliğinde Denizli’ye getirilir. Güneş, ay ve yıldızların bulunduğu, Kahramanlar Ocağı Denizli. Oradaki 9 aylık tahsil hayatı bitmiş, 15 Haziran 1944 günü beraat etmişlerdir. Şimdi hizmet vakti. Yaşı, Hz. Peygamberinki (as) ile aynı yaşa gelmiştir. Eskiler 63’ü geçince, “haddi aştık” derlermiş. Ne incelik! Sözlerinin eri ile işinin eri kabristan denen dünyanın son durağında buluşurlar.

Köroğlu hem halk kahramanı, hem halk ozanı. Zalim Boyu Beyi’nden babasının intikamını alan bir yiğit kişidir Köroğlu. İnebolu’da da Ahmet Köroğlu vardır. Öteki kahramanların yakın dostudur. Son Süvari’yi Kastamonu’da ziyaret edince dünyası değişir. Şofördür Köroğlu Ahmet. İnsanlara gıda maddeleri taşır. Kalbe giden yol mideden geçermiş. Öyle derler. Şimdi vakit, kalplerin, kafaların, ruhların, vicdanların gıdalarını taşıma zamanıdır. Haydi Köroğlu, düş yollara. Yer kürede ne Bolu Beyi’nin ne Firavun’un ne Nemrut’un nesli tükenir. Ama onlar varsa her zaman bir Musa, bir Köroğlu var olacaktır. Köroğlu Ahmet’te velice ve delice haller bulunur. Bir şafak vakti İnebolu Beyi’nin adamları kapsında görünür. Üç ay sonra Denizli Yusufiye Medresesindeki tahsile katılır Köroğlu. İcazete sağlam yerden, sağlam elden almak icap eder. Tahliye kararının ardından memleketine döner. Haddi aşmaz Köroğlu. 63’e 1 kala ecel atına biner, meşin kırbacı şaklatır, doludizgin Sonsuzluk Yurdu’na kabir kapısından içeri girer, dostlara ulaşır. Dünya, İnebolu Beyi’ne baki mi kalacak? Hem kalsa ne olacak? Dünya evren içinde, İnebolu dünya içinde,  Evren köyü İnebolu’da küçük bir köydür. Köydeki kapı, telaşlı ve sert sert çalınır. Karşısında İnebolu Beyi’nin adamları. Arama yapacaklardır. Aradıkları kitaplar belli. Arama biter, Yelkenci’yi çocuklarının gözü önünde alıp götürürler: Sen de onlardansın! Onlardan olmak da suç! Tekçi düzende ne kadar çok suç varmış yahu? Say say bitmiyor. Denizli Yusufiye Medresesine yelken açmış yeni bir öğrenci daha kaydolur: Mustafa Yelkenci. Kaptan da, mürettebat da oradalar. Geride, gözü yaşlı bir eş, altı evlat bırakır. Adalet tecelli eder, tahliye olur. Can dostlarından ayrılır, eşine ve evlatlarına kavuşur. Bu kez yüreğine hasret ateşi düşmüştür. Soğutacak yer arar. Hasreti üçüncü yılında, yaşı kırk dördünde. “Yaş otuz beş yolun yarısı eder” demiş şair. Yolun yarısını 9 geçecek kadar ömür verilmiş Yelkenci’ye. Elden ne gelir. Emaneti sahibine teslim eder, can dostlarına kavuşur, hasret de, dünya yolculuğu da biter.

Gedikli; devamlı ve daimi. Bir yere devamlı giden, oranın müdavimi olan kişiye denir. Dini, dünyevi hizmetlerin de gediklileri vardır. Sabır, sebat sahibi insanlardır gedikliler. Tebrik ve takdiri hak ederler. Kolay değildir, gedikli olmak. Yaz, kış demeden, soğuk sıcağa aldırmadan yıllarca aynı yere gitmek, aynı hizmetleri yapmak. Bir de gedik vardır ki, o da bir yüzey üzerinde yıkık, çatlak veya aralık, delik ve rahne açmaktır. Tekçi, baskıcı düzende, “kral çıplak” diyenler, o düzende gedik açan gedikliler denebilir. Azim, irade, karar, sabır, cesaret, kahramanlık ister gedikli olmak.

Gedikoğlu Ömer de İnebolu’da bir hizmet gediklisi, bir Kuzey Işığıdır. Sanki öyle olsun diye Ömer adı verilmiş. Ebubekir, Ömer, Osman ya da Ali olmak sadece isimle olmaz. İsmine yakışır bir söylem ve eylem ortaya koymak ister. Gedikoğlu ilim irfan sahibi hatırı sayılır kişilerdendir. Devletin ileri gelenleriyle dostlukları da vardır. Almanya’ya eğitim için gidecektir. İstanbul’a gelir. Son Süvari’nin adını orada duyar. Almanya dönüşü ve vatanî hizmet. Bir gün dostu bir Paşa’nın yanında bir Zât görür. Ayakta çizme, sırtta cepken, belinde kama, Paşa’nın önünde. Efe kıyafeti, efe edası. Çok etkilenir. Vatan görevini tamamlar, beldesine döner. Efe kıyafetli, efe edalı Zât’ı görüşünden 9 yıl sonra onun, Kastamonu’ya sürüldüğünü öğrenir. Kastamonu Şeyh Şaban-ı Veli, Şeyh Şaban-ı Veli Kastamonu demektir. Üstad da orada onun misafiri olarak bulunmaktadır. Gedikoğlu ziyarete gidecektir. İnebolu Beyleri’ne kafa tutan Köroğlu’nu da yanına alır. İstikamet Kastamonu. Kırlara çıkan Son Süvari o gün gitmez. Sanki onları bekler gibidir. Ehline malum olur. Hissi kablel vuku. Sohbet, muhabbet, dua. Kararlıdır. Hizmet denilen ateşten gömleği sırtına giyecektir. Sırt ne ki, Hz. Peygamberi (as) “avuçta kor tutmaya” benzetmemiş mi? Olsun, o Gedikoğlu’dur, gediklidir. Kitapları kızlarıyla birlikte yazar. Yerin kulağı vardır. Yine baskı, yine baskın. Suçüstü(!) İlim sahibidir. Ömer. İnebolu Beyi’nin kolluk kuvvetlerini salona götürür, kitaplığını gösterir. Çok kitap vardır ama aradıkları kitapları bulamazlar. Olsun, bulsalar da suç, bulmasalar da. Amaç, bağcıyı dövmektir. Yine hapis! Bir ay İnebolu, sonra ver elini Denizli Yusufiye Medresesine. Denizli ne kutlu, ne mutlu şehirmiş!  Başta komutanları olmak üzere bütün kurmaylar oraya toplanıyor. Son Süvari’nin aynı telkini, “Korkmayın!” Gerçekten öyle. Siz ne korkuyorsunuz? Korkacaksa zalimler korksun. Çünkü zalimin hasmı beşer değil Allah’tır (cc).  Düşünün ki bir kişinin hasmı Allah’tır (cc). Olabilecekleri tahmin edebilir miyiz?

Sırası gelmişken, bununla ilişkili bir hikâyeyi hikâye edelim:

Erzurum’un büyük velisi İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerini çocukken İsmail Fakirullah (k.s.) hazretlerine teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakirullah hazretlerinin yanında geçiren İbrahim Hakkı hazretleri, bir gün eline aldığı bir testiyle çeşmeye gider. Doldururken oraya gelen bir atlı, “Çekil bakayım önümden be çocuk.” diyerek İbrahim Hakkı hazretlerini azarlar ve atını çeşmeye sürer. O da testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. Testisini bırakıp kendisini kurtarmak zorunda kalır İbrahim Hakkı hazretleri. Bu esnada at da üzerine basıp testiyi kırar. Ağlayarak hocasının huzuruna gelir, “Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı.” der. Hocası sorar:

-Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?

-Hayır, der, hiçbir şey söylemedim.

-Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle.

İbrahim Hakkı hazretleri gider. Çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da,

-Benim testimi niye kırdın zalim adam, diyemez.

Dönüp geldiğinde hocası Fakirullah hazretleri sorar:

-Ona bir şeyler söyleyebildin mi?

-Söyleyemedim Efendim. Niyetlendim, lâkin bir türlü dilimi çevirip de ağır bir söz sarf edemedim!

Hocası bağırır:

-Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, mukabele et! Yoksa sonu felâket!

İbrahim Hakkı hazretleri bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran adamı, kendi atı, attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamıştır. Ölüsü yatmaktadır. Koşarak gelip, hocası İsmail Fakirullah hazretlerine bu vahim vaziyeti anlatır. Hocası bu hâle üzülür:

-Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu, der.

Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söyleyince, büyük Velî şöyle izah eder: “O atlı adam, İbrahim Hakkı’ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zalimi Allah’a havale etti. Allah’ın da gayretine dokunup zalimi cezalandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim büsbütün mazlum oldu. Bense ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!’ ( Fazilet Takvimi, 2001, Nisan)

Kıssadan hisse almak isteyene!

Nisan yağmurlarının rahmet katreleri yer kürenin yüzünü okşayıp toprakla buluşurken, Gedikoğlu da Son Süvari ve dostlarıyla buluşmanın, onlara kavuşmanın gününü saymaktadır. Yaş 87’ye gelmiştir. Doksana üç var. Sonsuzluk Yurdu’na yürür. Denizli Yusufiye Medresesinin bir gediklisi daha sonsuzluğa yelken açmış, pervaz etmiş, kanatlanmış, uçup gitmiş, Kutlular Kervanına katılmıştır.

Halil dost, Habib sevgili demektir. Gerçek anlamda Halil yani dost, Habib yani sevgili olmak zordur. Zorluğu, zamanın özelliğinden gelmektedir. Hele bu zaman, zalim Bolu Beylerinin cirit attığı bir vakit ise. Evrende yerküre, yerkürede Anadolu, Anadolu’da Kastamonu, Kastamonu’da Küre. Sonra Kuzey Işıkları’nın mekânına hicret eder. Hicret demek, hizmet demektir. Osmanlı’da açılan ortaöğrenim kurumu, Rüştiye’yi bitirir. Güzel bir yazısı vardır. Zamanın Kitaplarını yazar da yazar. Fakat korkunun tetiklemesiyle, yazdıklarını yakar. Eyvah ki ne eyvah! Tekrar yazmaya başlar. İnebolu Beylerinin Şafak Operasyonu gecikmez. Gidilecek yer belli: İnebolu Hapsi. Üç aylık misafirlik biter, Son Süvari ve dostlarıyla birlikte ver elini Denizli. Geride kendisine ağıt yakacak ne bir eşi ne bir evladı vardır. 9 ay 10 gün, bebeğin dünya hayatına hazır hale gelmesi müddeti. O müddet, 15 Haziran 1944 günü dolar. Halil, memleketine döner. Anacığını da yanına alarak hacca gider. İhtiyar bir kadın ve 52 yaşındaki Halil’i. Annesi döner, Halil Mekke’ye emanet bırakılır. Halil yalnız kalmasın, Halil İbrahim olsun diye, İbrahim Mırmır da 1977 de Mekke’de vefat edince vazgeçilmez ikili tamamlanır: Halil İbrahim…

Buraya kadar olanlar, Denizli Yusufiye Medresesinde tahsile gitmiş, hizmet erleri, Kuzeyin Işıkları, İnebolu Kahramanlarının çağrışımlarına dairdir. Hem Son Süvari’ye, hem Kuzey Işıklarına, hem Denizli şehrine ve Medresesine ve hem de bütün Hizmet Erlerine binler selam ve rahmet olsun.

Onları bizim için kaleme alan değerli dost, verimli, üretken kalem Mustafa ORAL’a da binler teşekkür, tebrik, takdir ve selamlarımızı sunuyoruz. Kaleminle binler yaşa!

Raşit DURAN, Denizli, 30 Haziran 2021

 

Yazar hakkında

raşid duran

raşid duran

Yorum yaz