Deneme Editörün Seçtikleri

KENDİNİ ARAYAN İNSAN – I

Başlığı, Rollo May’ın, Kendini Arayan İnsan isimli kitabından ödünç aldım.

Kadim soru bu: İnsan kimdir veya nedir?

İnsan, kendini, özünü, aslını, esasını arıyor.

“Men arefe…” hakikati. Kendi gerçeğini bilme, kendini tanıma gayreti.

Mümkün mü?  Evet, ama zordan zor.

İlim de bu değil miydi, Yunus’un dilinde?

Hayat ve yaşam da öyle. Kimi der mücadele, kimi der kumar, kimi der tiyatro, kimi der sınav, kimisi de dayanışma. Öyle ya da böyle, bir ırmağın yatağında akıp gitmesi gibi yaşam da sürüp gidiyor. Hızla. Rüzgâr gibi. Göz açıp kapamak gibi. Kendisi süratli ve vakti -bize- kısa.

Yunus diyor,

“Geldi geçti ömrüm benim

Şol yel esip geçmiş gibi.

Hele bana şöyle gelir,

Bir göz açıp yummuş gibi.”

Ömür denen hayat ve yaşam süresi oldukça kısa ve az. Tek atımlık kurşun gibi. Ya hedefi on ikiden vuracak ya da ıskalayacak, mermiyi heder edecek. Kazanç yahut kayıp. Kâr ya da ziyan, zarar. İkisi de insanın aklına ve irade gücüne havale edilmiş. Bir bilgenin tanımıyla, gerçek hürriyet ve özgürlük: Kendine ve gayrıya zarar vermemek. Elini tutan yok!

Dün geçti, Yarın elimizde değil. O zaman, gerçek hayat süresi, nakd-i ömür yaşadığımız gün ve andır. İşte her ne yapacak isek, bu gün, o an, o saat içinde yapmak gerek.

Bu konularda,

Bu zor ve büyük kafaları, dimağları, beyinleri meşgul eden soruda rehberimiz, referansımız, kaynağımız hangisidir? Din mi, antik çağdan bugüne gelen felsefe mi, ideoloji mi? Her üç öğreti de bazen, faklı kelime ve kavramlarla da olsa aynı şeyleri söylüyor da olabilir. Birisi suretine bakıp insanın, insandır der. Diğeri eline ayağına bakıp, konuşan havyandır, beriki midesine bakıp, ekonomik, tüketen hayvandır der. Görmeyen bir insanın fili tarif etmesi gibi.

İsmin değişmesi, gerçeği ve hakikati değiştirmiyor. Hayvana insan demekle, insan olmadığı gibi, insana da -ısrarla- hayvan desek insan da –hayvani yönleri, dürtüleri olmakla beraber- hayvan olamaz.

Hoş, kutsal metinler, felsefi öğretiler ve ideolojiler bu sorunun cevabını -kendine göre- vermişler. Biz inançlı insanlara göre, bunun, en gerçekçi, güçlü argümanlar, kanıtlar ile akli, mantıki, ilmi cevabını Kutsal Kitabımız Kur’an vermiş. İnsanın; ismiyle, cismiyle, resmiyle, doğasıyla İNSAN olarak yaratıldığını söylüyor. Amenna, inandık. Doğası itibariyle insan, akıl ve irade gücüyle, varlık âleminde müstesna, harika, antika bir sanat eseri gibi duruyor. Malum antika eşya, maddesi değil sanatı itibariyle değerlidir. Madde ederi ile sanat ederi farklıdır.Mesela, bakırcılar çarşısından yüz liraya alacağınız bir bakır cezveyi, antikacılar çarşısında -belki- bin liraya alabilirsiniz.

Yaşadığımız yüzyıla, bilim insanları farklı isimler veriyorlar. Süreç ilkel toplumla başlıyor. Ardından tarım toplumu, sanayi-endüstri toplumu, modern toplum derken post’u öteye seriyoruz, post modern toplum, bilgi toplumu, tüketim toplumu, risk toplumu. Liste uzayıp gidiyor. Merakım şudur: Bilge Toplumu olabilecek miyiz? Çağımız korku, kaygı, kuşku asrı. İhtiyacımız da güven, itimat, insanın elinden ve dilinden emin olmak. Üstelik giderek şiddetleniyor bu ihtiyaç. Çağımız insanları, insanlar da çağımızı kendine benzetiyor. Boyalama karşılıklı. Anlayacağınız, mevzu karışık.

****

Rollo May, 20’nci yüzyılın ortasında insanların en büyük sorununun BOŞLUK DUYGUSU olduğunu yazmış.Yani insanlar, sadece ne istediklerini değil ne hissettiklerini bile bilmiyor. Biz ise çoktan 21’nci yüzyıla geçtik, 5’te birini tükettik bile. Pupa yelken 22’nci asra yol alıyoruz. Bir kazaya kurban gitmez isek.

İnsandaki boşluk duygusunu ben, uzaydaki kozmik canavar karadeliklere benzetirim.

Doğa, yaratılış, tabiat, hayat boşluk kabul etmiyor. Hele insan, uzun sürecek bir boşlukta yaşayamaz. Biriken ve büyüyen boşluk duygusu. İntiharlar, cinayetler, kapkaçlar, tacizler. Kısaca yıkıcı, fena eylemleri netice veriyor. Yaşadığımız günlerdeki gibi.

Yeis yani umudunu yitirme, ümitsizlik, her kemalin, tekamülün, terakkinin, gelişmenin önünde bir büyük engel, handikap, insanı içine çekip alan, boğan bir anafor. Tıpkı karadelikler gibi.

İnanç ve ümit erozyona uğrayınca, doğal olarak güven de aynı akıbeti yaşıyor. Güvensizlik:Emin olma vasfını kaybetme. İtimat, sırra kadem basınca itibarı aslı faslı olmayan şeylerde arar olduk. Oturduğumuz mesken, bindiğimiz binek, sırtımızdaki libas, avcumuzdaki akıllıcep telefonu vs. övünç, itibar vesilesi. Nasreddin Hoca’nın “Ye kürküm ye” dediği kıyafet, Ziya Paşa’nın “zerdûz palan vurduğu” merkep.

Pek çok insan, büyükşehir veya metropollerde yaşıyor. Öyle olmasına rağmen modern zamane insanı kendini, kalabalıklar içinde yapayalnız hissediyor.Yalnızlık;başka korkuların, kaygıların, endişe ve riskin davetçisi. Biri diğerini tetikliyor.

Eskiden emare derlerdi, şimdi belirti, bulgu ve moda deyimle ve (tababet ehlini tenzih ederek) entel görünme kaygısıyla semptom diyorlar.Bir hekimin veya bilim insanının semptom demesi kadar doğal bir şey olamaz. Anlıyorsak mesele yok. Ha Ali Hasan ya Hasan Ali.

Hikmet arayışı, isim ve resim üzerinde değil öze ve asla dair olmalıdır. Mesela, dün meşrutiyet, sonra cumhuriyet, bugün demokrasi. Hepsi hakimiyet-i millet ve millet iradesine dayalı anayasal bir sistemi öngörüyorsa, ismin ne önemi var? İsim Türkçe imiş, Frenkçe imiş. Hem mana, muhteva, içerik ve uygulama, güzel, iyi, yararlı, faydalı olmayınca isim, bizden olsa ne olur olmasa ne olur. Yusuf, bir peygamber de olur, meşhur bir zalim de. Maharet, peygamberane yaşamak.

***

Hayat harekettir, hareketi gerektirir. Olumlu anlamda değişime direnen –ki Rollo May kitabında, bu tip insanlara jiroskop (hep kendi çevresinde dönen) adam diyor.- yokluğa mahkum. Türünün son örneği, nihai temsilcisi Kelaynak kuşları misali.

Günümüzün toplumsal, sosyolojik tablosu bize, pek çok şeyin değişim ve dönüşüm geçirdiğini ya da geçirmekte olduğunu söylüyor. İnsanların beden, vücut dili gibi, olayların ve hadiselerin de dili, lisanı vardır. Bize bazı şeyler söylerler. Dikkatlice okumak gerek. Mesela, bir toplumda eskiye kıyasla yalan ve aldatma, linç ve şiddet kültürü, vandalizm ve fanatizm gibi fenalıklar artmışsa, bu, bize bir mesaj veriyor olmalıdır. Toplum: S.O.S. diyor. Bizi kurtarın!

Artan bir şey, eksilen, azalan, yok olmakta olan diğer bir şeyin işaretidir. Mesela, toplumda olumlu, güzel, yararlı, insani şeyler ciddi anlamda eksilmiş, azalmış, erozyona uğramış ise, öteki tarafta, bunların karşıtı olan şeylerde de artma, çoğalma var demektir. Mesela, yalancılar kendilerince yalanı, yalan, kuyruklu yalan, beyaz yalan diye üçe ayırmışlar. Beyaz olanı zararsız(!) imiş. Bu da yalan! Zira yalan: Doğru olmayan beyan. Dini öğreti üç yerde cevaz vermiş yalana: 1- Savaşta düşmanı aldatmak için.2- İki kişinin arasını bulmak niyetiyle.3- Eşler arasında, aile düzenini korumak düşüncesiyle. Bunlar da zarurete binaen. Ötesi? Külliyen yalan!

Çare ya da reçete yok mudur? “Medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olmayan” ve içinde ciddi anlamda inancı barındıran gerçek ve hakiki imanlı, inançlı fazilet yani erdemdir.Aynı Bediüzzaman, “Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir.” der.

Hem,

“Ne mümkün zulm ile,bîdâd ile imhâ-yı hakikat?

Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

Veyahut,

Ne mümkün zulm ile,bîdâd ile imhâ-yı fazilet?

Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten!” diyor.

Tahakküm, baskı ve zorbalık. Tagallüp, zorla sahip olmak, istilâ etmek. Her ikisi de gayri insani. Sevimsiz, soğuk, nefret uyandırıcı haller, eylemler, söylemler. Fazilet ve erdeme taban tabana zıt, insan doğasına uymayan, ters, aykırı şeyler. Şimdilerde Asya’nın münafıkları ile bir kısım zalim ve zorbaların, erdem veya faziletten söz etmesine ne demeli? İroni mi, oksimoron mu? Hangisi? İşte asıl kebair!

****

Maddi ve manevi anlamda, giderek artan, anlamsızlık, çaresizlik ve boşluk duygusunu giderme ihtiyacı.

Kendini Arayan İnsan’da yazar, hayli ilginç bir olayı hikâye eder: New York kentinde toplu taşıma aracında şoför olan bir adam, her gün aynı saatlerde aynı güzergâhta gelip gitmekten, “boğucu ve mekanik rutin”den bunalır. Araba boşalınca, araçla bir başka yere çeker gider. Efkâr dağıtır. Birkaç gün sonra polis tarafından yakalanıp, aracıyla birlikte firmaya teslim edilir. Bir grup yolcu, maceraperest şoförü -tanımasalar da- karşılamaya gelirler. Çalıştığı firma, şoföre dava açmak yerine, ondan, bir daha böyle maceralara atılmama sözü alarak göreve devam etmesini isterler. Şoför ve taraftarları sevinç çığlıkları atarlar. Olayın hikâyesi bu kadar.

Mesaj ve soru? Şoför niçin maceraya atıldı ve şoförü tanımayan taraftarlar niye ona arka çıktı? Halkın arka çıkması, kamuoyu gücü, sivil ve anonim otorite. Bazen resmi otoriteyi getirir dize. Eğitim, kültür ve bilinç meselesi. Cehalet, sefalet ve tefrikanın hal çaresi.

Zaman asri, çağ modern. Modern çağın insanı da -kalabalık içinde- yalnızlık ve boşluğu yaşıyor.Derler ki, Hiroşima’ya atılan ilk atom bombasının, insanlarda hasıl ettiği duygu, yalnızlık duygusu olmuş. Bir diğeri endişe ve korku. Korku: İnanç, etik ve estetik değerleri kaybedişimiz. İnsan, medeni, toplumsal hayat yaşaması gereken bir varlık.Dışlanmak, kayıtsızlık, münzevi bir hayat ona göre değil.Ünlü filozof Bertrand Russell şöyle dermiş: “Günümüzün en büyük sorunu, aptalların kendinden emin, zekilerin de sürekli şüphe içinde olmalarıdır.”

****

Canavara muhabbet, diş ve tırnağının kirasını istetir. Hem yer, hem yoruldum, yıprandım der, üste de para, kira ister.Zalimin hırsına, haris oluşuna işaret.

Sarı Öküz hikâyesini duymuş olmalısınız. Hikâye şöyle:

“Otlakların birinde bir öküz sürüsü yaşarmış.Çevredeki aslan sürüsünün de gözü öküzlerdeymiş.Ancak, öküzler saldırı anında bir araya geldiği zaman, aslanların yapacak bir şeyi kalmazmış.Bu yüzden küçük hayvanlarla beslenmek zorunda kalan aslanlar, iyi beslenememeye başlayınca bir çare düşünmüşler.

Topal aslan yanına bir iki aslanı da alarak, beyaz bayrak çekmiş ve öküz sürüsüne yanaşmış.Öküzlerin lideri Boz Öküz ve yanındakilere tatlı dille konuşmaya başlamış:

‘Saygıdeğer öküz efendiler.Bugün buraya sizden özür dilemeye geldik.Biliyorum bugüne kadar sizlere zarar verdik.Ama inanın ki, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık.Bütün suç hep o Sarı Öküz’de.Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor.Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz.Sizle bir sorunumuz yok.Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım.’

Boz Öküz ve heyeti bu sözler üzerine aralarında tartışmış ve teklifi haklı bularak Sarı Öküz’ü vermişler.Bir tek Benekli Öküz karşı çıkmış, ama kimseye derdini anlatamamış.

Bir süre sonra aslanlar yine aynı yöntemle gelip, bu kez Uzun Kuyruk’u istemişler: ‘

Gördünüz mü ne kadar barışseveriz.Sizi de kararınızdan dolayı kutlarız.Ancak, şu sizin Uzun Kuyruk var ya, kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz.Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp, barış içinde yaşamaya devam edelim.’

Boz Öküz ve heyeti Uzun Kuyruk’u teslim etmiş, yine Benekli Öküz karşı çıkmış.Uzun Kuyruk, aslanların pençesi altında can vermiş.

Bu olay sürekli tekrarlanmış, her seferinde farklı bahanelerle.

Sonunda öküzler zayıflamış, aslanlar küstahlaşmış.Artık hiçbir bahane ileri sürmeden, doğrudan müdahale ederek,”Verin bize şunu, yoksa karışmayız.” demeye başlamışlar.Birer birer aslanların pençesinde can verirken Boz Öküz ve birkaç öküz kalmış geride.İçlerinden biri liderlerine, ‘Ne oldu bize, nerede kaybettik biz bu savaşı?Oysa vaktiyle ne kadar güçlüydük?’ diye sormuş. Boz Öküz, Benekli Öküz’ün sözlerini hatırlayarak, gözleri nemli, ‘Biz’ demiş, ‘Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı.” (Nejat TURHAN, Öküzler Kitabı)

Öküz işte, deyip geçilmesin. Öküz orada, bir aforizma, bir metafor. Acı, trajedi ve komedi iç içe, bir insanlık hikâyesidir aslında anlatılan. Duygusuz, duyarsızve sorumsuzluğun acı sonucu: Toptan kaybetmek.Acımasızlığa yem olmak.

Sözü, Söz Sultanı’ndan (as) dinleyelim: “Birliktelikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.”

Vesselam.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar hakkında

raşid duran

raşid duran

Yorum yaz