Deneme Editörün Seçtikleri

Allah, Mutlak ve Ben

(Ramazan müjdesiyle bir Allah’ı arama denemesi)

Bu kelimeleri seviyorum. Allah’ı da seviyorum. Daha doğrusu Allah’ı sevdiğimi sanıyorum. Allah’ı sevmek, O’nu tanımak gibi bir problemim olduğunu biliyorum. Problem diyorum, çünkü hiçbir şeyi tanımadan, anlamadan, inceleyip, hakkında bilgi sahibi olmadan sevemeyiz. Allah’ı sevdiğimizi söylüyor, hatta buna inanıyoruz, ama bir Allah’a inanmak ne demektir sorusuna vereceğimiz pek bir cevap yok.

Halbuki insanlar sorularıyla insan olurlar.

Allahla ilgili sorular sormaktan korkuyoruz…

Biz sınırlı varlıklarız. Ve yaratığız. Bir defa şunu kabul etmeliyiz ki sınırlı oluşumuzla sınırsız bir varlığı hakkıyla tanıyamayız. O’ hem sınırsızdır, hem de yaratandır. Hiçbir yaratık da kendisini yaratanı tam anlamıyla tanıyamaz.

Yani önümüzde iki gerçeğimiz ve iki sonuç var:

  1. GERÇEK: Biz sınırlı varlıklarız. Allah sınırsızdır, sonsuzdur, ezeli ve ebedidir.

SONUÇ: Sınırlı bir varlık sınırsız olanı tam anlamıyla anlayamaz, tanıyamaz.

 

  1. GERÇEK: Biz yaratılanız. Allah yaratandır.

SONUÇ: Yaratılan hiçbir şey, kendi yaratıcısını hakkıyla tanıyamaz, anlayamaz.

 

Allah u ekber kelimesini hepimiz çok kullanır ve çok severiz. Ve bu kelimeyle Allah’ın büyük olduğunu ifade ettiğimizi sanırız. Oysa Allah u ekber; O’nun büyüklüğü bizim düşünebileceğimizin çok ötesindedir demektir. Biz bu yaratılmışlığımız ve sınırlılığımızla O’nun büyüklüğünü anlayamaz ve idrak edemeyiz demektir. O’nun büyüklüğünün bizim düşüncelerimizin çok ötesinde olduğunu tasdik etmektir. Bu sınırlı halimizle O’nun büyüklüğünü anlayamaz, ama tasdik ederiz.

 

Onun içindir ki iman, Allah’ı tam anlamıyla bilmek, kavramak, anlamak değil; varlığını tasdik etmektir.

 

Rab mutlakdır. Ve O bizim için gaybdır. Sırlar, bilinmezler diyarıdır. Biz O’nun sonsuz yaratıkları içinde bir toz zerreleri bile değilken nasıl olur da O’nu kavrayabileceğimizi, ihata edebileceğimizi düşünürüz.

 

Rab hiçbir zaman el sıkışabileceğimiz bir arkadaşımız olmayacak. Biz kuluz, O yaratan. Bir defa boyutlarımız farklı. Biz O’na dünyada da, cennette de hep kul olarak muhatap olacağız. Biz cennete gitmekle, hiçbir zaman biraz da hani yaratan olmaya terfi edecek değiliz. Hatta cennetin en üst katmanındaki Peygamberler bile hep yaratılan ve kuldurlar.

 

Allah, keşfedilmiş veya keşfedilmemiş, bilinen veya bilinmeyen tüm varlığı Hay ismiyle her an yaratan, Kayyum ismiyle varlıkları her an ayakta tutandır. Her nefesimizde O’na muhtaç olduğumuz bir yaratıcıyı nasıl tanıyabiliriz? Bir an üzerimizden tasarrufu kesilse biz yoklar ülkesine karışıp gideriz, ki o ülkenin sahibi de yalnız O’dur.

 

Allah, fani ve varlığı zorunlu olmamanın tam tersidir. Bizim üzerimize düşen O’nu bir tanıma oturtmak değil, varlığımızı anlamlandırabilmek için O’nun varlığının zorunlu olduğunu; yani vacibü’l vucut olduğunu tasdik etmektir.

 

Varlık dediğimiz şeyi Allah’sız açıklayabilecek, izah edebilecek varsa buyursun. O, varlığı hiçbir şeyin zorunlu olmadığı dünyamızda, varlığın var olabilmesi için, varlığı zorunlu olan tek gerçektir. Ama O’nu bizim gibi, bizim boyutumuzda düşünürsek yanlış yaparız. Biz O’nu ihata etmekle değil, vacibü’l vucut olduğunu tasdik etmekle mükellefiz.

 

Allah, varlığı hiçbir şeye bağlı olmaksızın var olandır. Varlığının ve tüm sıfatlarının kaynağı kendindendir. Hiçbir şeyle sınırlandırılamayandır. Biz yoktuk O vardı. Bizim var oluşumuzun tek sebebidir O. Sınırsız, sonsuz, koşulsuz, değişmez, varlığı zorunlu olandır.

 

Varlığı nispi, göreceli olmayan, var olmak için hiçbir şeye, hiçbir ilişkiye, hiçbir sebebe ihtiyaç duymayan, varlığının tek nedeni yine kendisi olan, hiçbir şeyle benzerlik ve zıtlığı olmayan, eksiklik ve noksanlık kavramlarından uzak olan, hakkında değişmek, başka türlü olmak, yükselmek, alçalmak tekamül etmek olmayandır O.

 

Allah mutlaktır. Her şeyi kuşatandır, her şey O’nunla anlamlanır ve özünü bulur. O’nsuz olan her şey anlamsızdır, kocaman bir boşluktur, ademdir. Biz varlığımızla bizim dışımızda olan, bizim yaratmadığımız, insandan bağımsız olan bir dünyayı deneyimliyoruz. Bilgi olarak sadece bu varlığın, dünyanın bilgisini edinmeye çalışıyoruz.

 

Çok uzağında olduğumuz, farklı boyutlarda bulunduğumuz yaratıcımızı tanımak için varlığa bakmaktan başka yolumuz yok. Biz gaybı bilmeyen, gabya ulaşamayanlarız.

 

O zaman sadece lafzen Allah demek, O’nu tanımak demek değildir. Bir şeyin ismini söylemek veya onu çok sevdiğimizi söylemek ne kadar onu tanımaktır? Allah’ı seviyorum ifadeleri tek başına sadece kendimizi tatmin sözleridir.

 

Sonlu ve sınırlı, görünen âlemin mahsulü olan insan nasıl Allah’ı tanıyabilir, nasıl O’nu sevebilir?

 

Elbette ki Allah’ı gaybda arayarak değil. Zikir adı altında Allah’ın isimlerini tekrar edip durarak da değil. Ramazanlarda ilahiler dinleyerek, Kur’an yarışmaları seyrederek değil. Uzun, beyaz entariler giyerek saatlerce dönerek değil. Kalplerimizden ılık duygular geçirerek, gözyaşı dökerek de değil. Ben Allah’ı çok seviyorum diyerek kendimizi kandırarak da değil.

 

Oysa, “Rab mahiyeti meçhul, mucizatıyla malum olandır… Mucizatıyla malum olan kudret sahibinin vücudu, zuhuru, kainatın vucudundan, zuhurundan daha zahirdir.” (Mesnevi-i Nuriye)

 

Rabbimizi dünyevi koşuşmalarla, gaybi fantezilerle, romantik hikayelerle, hatta salt ibadetlerle, anlamadığımız Kur’an okumalarıyla bulamaz, anlayamaz, tanıyamayız.

 

Allah bize şah damarımızdan daha yakın. Biz O’na öylesine uzağız ki! “Kainatın kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır”

 

Ve biz bu kapıları açmak için varlığımıza takılan anahtarları kullanmazsak bu dünyanın en bedbahtları olarak göçüp gideceğiz. Çünkü her müşkül O’nun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler O’nun iradesiyle açılır. Ve  kalpler ancak O’nun zikriyle tatmin olur. Kalplerimizi tatmin edecek olan zikrin ne ifade ettiğini defalarca, günlerce, aylarca düşünmeliyiz.

 

İman eğitimi, kainatın açık görünüp de, hakikaten kapalı olan kapılarını, meçhul olan zikirleri, nefsimize takılan “anahtar külçeleriyle” açma çalışmasıdır. Rabbin bize malum ettikleriyle meçhul olana yaklaşma gayretidir. Rabbimizi ancak gaybi duygulanmalarla, gayb dini ile değil; O’nun bize malum ettikleriyle tanıyabilir, tasdik edebiliriz. Kelime-i şahadet de malum olandan yola çıkarak gabya şahit olmaktır. Malumun tefekkürü olmaksızın, gaybın şahadeti olmaz. Malumdan yola çıkmayan bir iman şahitlik değil, olsa olsa taklittir.

 

İman eğitimi, zikir eğitimi, malumu Rab için arama, anlama, sorgulama eğitimidir.

 

Sorgusu olmayanın hiçbir şeyi yoktur.

 

 

 

Yazar hakkında

Levent Bilgi

Levent Bilgi

Yorum yaz