Deneme

KENDİNİ ARAYAN İNSAN – II

 

Evet, kendimizi –insanlığımızı- arama yolculuğumuz devam ediyor.

Antik çağdan yükselen ses: “Kendini bil!” (Sokrat)

Bu sesin çağımızdaki yansıması: “Ey kendini insan bilen insan!Kendini oku!” (Bediüzzaman)

Peki, insan, kendini bilmez, tanımaz ve okumazsa?

Yakın Çağın Mimarı, yukarıdaki sözünü şöyle tamamlıyor:

“Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var.”

Bağışlayın, hükmen hayvan, insan veya câmidinsan.

Câmid: Ruhsuz, sert, katı, cansız madde. Böyle bir insan tasavvur ve tahayyül edilebilir mi? Mümkün değil. Meğer -hükmen- mezar-ı müteharrik, canlı cenaze, yaşayan ölüler ola.

İnsan ismine layık doğru insanıarıyoruz.

Yunus kendini şöyle tanımlıyor:

“Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.”

Cismâniyet.

Bir başka halk ozanı âşık da: “Âdem manaya derler, suret ile kaş değil.”

Maneviyat.

İnsan;“cihazat-ı maddiye ile cihazat-ı maneviyenin”, ‘beden’ ile ‘benliğin’bir araya getirilmesi.

Niye ‘Kurt’ metaforu?

İnsan, insanın kurdudur.” demiş, materyalist felsefeyi, haz ahlakını ve yönetimde monarşiyi benimsemiş olan İngiliz filozof T. Hobbes (1588–1679). Tanınmış eseri, Leviathan isimli kitap. Kitabın adını ilginçtir, Tevrat’ta geçen Leviathan isimli bir deniz canavarından esinlenerek vermiş.

Gerçekten öyle mi? Onun için mi bir birimizi yiyoruz ya da yemeye çalışıyoruz?

Kurtlar sofrasında yaşıyoruz da farkında mı değiliz?

Hayata – ve tabii ki insana- nereden, hangi pencereden baktığımıza bağlı.

Herkesin diline pelesenk olmuş ya, “benim hayat felsefem bu.”

Felsefe yapmayı seviyoruz, ne olduğunu bilmesek de.

Demek, yaşam yahut hayat, hangi felsefi düşünceye, ideolojiye veya dini öğretiye göre şekilleniyorsa insan da ona göre vaziyet alıyor. Hayat mücadele ve cidaldir yahut menfaat ve çıkardır diyenler için insanın, insan için kurt olması doğal değil mi? Kurt kanunu: “Kurtlukta, düşeni yerler!”

Ve acaba İngiliz filozof o sözü, aşağıda zikredeceğimiz Nebevi beyanı duymuş da, insîşeytanları kastederek söylemiş olabilir mi? Niye olmasın?

Yahut yine İngiliz filozof, antik çağ filozofu ile yakın Çağın Mimarı’nın yukarıdaki sözlerini duymuş, o sözlere muvafık, uygun bir benzet mi yapmış?  Her ikisi de olabilir. Zira bir filozofun insanı, kurda yani canavara benzetmesi ilginç. Hoş, insanlık âleminde medeni(!) milletlerin, sömürgelerinde, geçmiş devirlerde –bugün bile- yapılan nice vahşetlere bakınca, bazen, canavar demek bile hafif kalıyor.  Şair de, “tek dişi kalmış canavar!” demiş zaten.

Filozof öyle demiş de Nebevi beyan nasıl söylemiş, bir de ona bakalım.

İnsanlığın En Doğru Sözlü’sü (as). Muhbir-i Sâdık. En doğru, en gerçekçi,  en hakiki, en sağlam, en güvenilir bilgi ve haber onlarda ve onlardan. Bütün “EN”ler onların. Her şey zirvede, her şeyin zirvesindeler.

Mealen,

“Muhakkak ki şeytan, insanın kurdudur. Koyunun kurdu gibi. Kurdun, sürüden ayrılan koyunu yakaladığı gibi, o da topluluktan ayrılanı kollar. Topluluk ve mescide devam edin. “ (Ramuz – Camiussağir)

Çoğu zaman insanlar, yaptığı işlerle anılırlar.  Mesela, asırlara, mimaride damgasını vurmuş, sanatı ve adıyla anılır olmuş, Mimar Sinan. Şiir yazana şair, kitap telif edene yazar, müellif, resim yapana ressam hakeza…

Birbirini yiyen, yemeye çalışan insanlara da ‘kurt’ denmesi öyle anılması doğal değil mi?

***

Empeyalist dünyalıların -hiç değişmeyen- dünya klasiği: Böl, parçala, yönet!

Öyle de, yem olmaya teşne olanlara ne demeli?

Fırka, parti, tefrika. Aynı tohumun farklı türevleri. Semeresi hep aynı: Sen-ben kavgası, ayrılık-gayrılık, dağılıp parça parça olma hali. Coğrafyada cehalet ile sefalet de hükümferma ise ballı kaymak! Başka düşmana ne hacet! “Tefrika girmeden bir millete…” gerçeği.

O vakit yine derim ki, eğitim şart!

Şu sese kulak verelim: “Ben öğretmen olarak gönderildim…” (İbni Mace)

O vakit,

Eğitim emekçileri nasıl bir görevle vazifeli kılındıklarını iyice düşünmelidirler.

Peygamberane bir donanım, sabır, azim, gayret, tahammül, hoşgörü…

Onun (as) muallimliği;

Soyut değil somuttu. Mücerret değil müşahhastı.

Kalplere, kafalara, ruhlara, vicdanlara, benliklere muallim, mürebbi, öğretmen, eğitimciydi. Üstelik okuma ve yazması yoktu. Eğitim etkinliği de sadece 23 yıl sürdü. Çeyrek asırdan da az.

O Muallim (as), söylediğini yaşıyor, yaşadığını söylüyordu. Yaşanabilecek bir hayatın eğitimini veriyordu. Aşama aşama, usandırmadan, farklılıkları dikkate alarak, anlayışlara göre, misaller vererek, benzetmeler yaparak, tane tane. Gerekirse üç kez tekrar ederek.

Her şeyi zirvede olan bir Başöğretmendi.

Ciddi, gayretli, samimi olan eğitimcilerimizi tenzih ederek soralım: Ya bugünküler?

Kalplere öylesine taht kurmuş bir muallim idi ki, Ashabı (ra) O’na (as) “Babam ve anam sana fedâ olsun yâ Resûlullâh” diyordu.Hangi talebe veya öğrenci bu sözü söyleyebilir?

İşte muhabbet ve sevgi buna derler. Sevgi budur ve –mümkünse- böyle olabilmelidir. Maharet de bu sözü söyletebilmek değil mi?

Tarihte, benzeri bir sözü başka kim kime söylemiştir?

***

Eliyle ve diliyle, eylem ve söylemiyle, özüyle ve sözüyle temiz bireyler ve temiz toplum.

Bir Cuma günü gittiğim camide;

Vaiz efendi kürsüden,

Önce yaşantı kirliliğinden bahsetti. Sonra halkın “dini müesseselere rağbet etmediğinden” yakındı, “acaba niye” diye sorgulamayı es geçerek.

Şimdi biz sorgulayalım: Sahi, niye?

Halktan yakınmak yahut halkı sorgulamak işin kolayı. Zor olanı, kendimizi sorgulayabilmek.

Bir başka vaiz efendi, “inanmış kadın ve erkeklerin gözünü haramdan korumasını” salık verdi. Doğru. Ama sadece göz mü? Ya harama uzanan el,  haramyolda yürüyen ayak, haramı konuşan dil, tüyü bitmemiş yetimin hakkıyla cep ve keselerini tepeleme dolduranlar, haramı midelerine indirenler ve insanların hak ve hukukunu çiğneyen haramzâdeler? Bunlar haramdan muaf mı?

Mesela, niçin birbirimize güvenemiyoruz?

Heyhat! Din-i Mübin’i birkaç kelime ve kavrama indirgedik.

Zülfü yâre dokunmak mı ya da dokunmamak mı?

Dar görüşler, dar düşünceler, dar anlatımlar, dar algılar ve algılamalar.

Dünyayı ve ahireti ihata eden, kuşatan din bu mudur?

Mesela, ibadet deyince aklımıza, sadece ve sadece cami ve namazın gelmesi gibi. Bu kadarcık mı? Hepsi bundan ibaret mi?

Kıl beşi kurtar başı”mı? Ya daire daire sorumluluklarımız?

Mesela, Bediüzzaman’ın sulh-u umumi dediği dünya barışı, bu düşüncenin neresinde yer alıyor?

Ümitsizliğin hâkim olduğu karanlık tablo içinde verilen aydınlık bir mesaj:

“İnşaallah, istikbaldeki İslamiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehasini [güzellikleri] galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi [dünya barışını] temin edecek.”

Ancak mesajdaki dikkat çeken önemli nokta,  ‘Müslümanların kuvvetiyle’ değil, ‘İslamiyetin kuvvetiyle’ denmesi.

Acaba niye böyle denmesi tercih edilmiş? Hiç düşündük mü?

Hem mesela kendisiyle, fıtratıyla, yaratılışla, doğayla barışık olmayan insanların, dünya barışını tesis etmeleri mümkün mü? Dünyamızı bir barış gezegeni yapmak isteyen bizlerin, işe, önce kendimizden başlamamız gerektiğini bilmeliyiz.

“Kendini ıslah edemeyen…”zâdeler yahut zedeler, gayrıya nasıl himmet ede.

İtikat, ibadet, ahlak, muamelat…

Kulaklarımız, kepçesine kadar doydu. Gözlerimiz aç. Söylenenleri görmek istiyoruz.

Güzeli, güzel şekliyle, doğruyu doğru haliyle temsil edecekleri bekliyoruz anlayacağınız.

“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’alimizle izhar etsek …” gerçeği.

Merak ilmin hocası, derler.

Mesela, “İnsaniyet-i kübra” ne ola ki?

Buna var mıyız veya hazır mıyız? Uzun lafın kısası; yaşamak, yine yaşamak, yeniden yaşamak!

***

Önce tanı yahut teşhis, sonra tedavi. Hastalık bilinmeden, teşhisi konulmadan nasıl olacak?

Gerçek ve hakiki hastalığımız ne?

Bilmemek mi? Bildiğimiz halde yaşamamak mı?

Ne kadar yaşamak değil, nasıl yaşamak?

Avaza avaz tekrarlıyoruz: Temiz toplum! Temiz toplum!

Herhalde temizlikten kasıt, salt, ellerin ayakların yıkanması olmasa gerek. Beden temizliği beden sağlığı için şart. Ya akıl, kalp ve ruhun temizliği? Vicdan, duygu, düşünce, lisan, temizliği? Beden ve Benliğin temizliği.

Mesela, “sen, kalbime bak” demek, temiz olmak için yeter şart mıdır?

Mesela, dilde; yalan, iftira, dedikodu, elde; gayrın malına uzanma, canına kastetme, zulüm, hak ve hukuku ayaklar altına almak hakeza. Bunlar temizlik kapsamına girmez mi?

Mesela, bedenin ateş basması, içine giren bir virüs, mikrop ve benzeri hasta edicilere karşı fiziksel bir kavgaya tutuşacağını göstergesidir. Bize, “mücadeleye hazır ol” der. Endişe de öyle. O da psikolojik bir mücadelenin göstergesi. Duygu, düşünce, irade, moral velhasıl içsel gücümüzü, kuvve-i maneviyemizi toparlayıp, karşılaştığımız tehditle savaşmaya zorlayan, bizi uyandıran bir kalk borusu gibi.

Bedenin sesine kulak vermek.

Yalan söyleyenin burnu uzamasa da bedenimiz, bizi, kendi lisanı, dili ile uyarıyor. “Öfke gelir göz karartır, öfke gider yüz kızartır.” Kararan göz, kızaran yüz.

Zaten, “yaşarmaz göz, kızarmaz yüz” yalancıların sermayesi.

Elin ve dilin kirlendiğini nereden ve nasıl anlayacağız?

“Âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” diyor Ziya Paşa. Aynalar yalan söylemez. Neyse onun gösterir. Toplumun ahvali de bir ayna gibidir.

Mesela, Müslüman bir toplumda, inançta ateizm ve deizm, tavır ve davranışlarda fanatizm, vandallık, şiddet, yaşantıda yalan, iftira, insan kandırma, köşe dönmecilik, duygu ve düşüncede duygusuzluk, duyarsızlık, adam sendecilik, neme lazımcılık, insanın bozulmamış doğasını, fıtratını, yaratılışını ifade eden vicdanlarda körelme ve benzeri fenalıklar yükselişe geçmiş ise işte size bir ayna. Dil de, el de S.O.S veriyor demektir. Çünkü çalan el maddiyatı, yalan söyleyen ve iftira atan dil maneviyatı temsil ediyor.

Dilin kirlenmesi, anlamlı ilişki ve iletişim kurmamızı güçleştiriyor, diyaloğumuza zarar veriyor. Bize hem düşman kazandırıyor hem bizi yalnızlaştırıyor. Muhabbet ve sevgiye vesile olması gerekirken adavet ve düşmanlığa sebep oluyor.

Söz ola…

Her kelimenin zihin dünyamızda bir çağrışımı, bir yansıması vardır. Resim, sözlerin, boya ve fırçayla, müziğin notalarla,  edebiyatın yazılarla yansımaları, dile getirilişi. Gören, dinleyen, okuyan herkese farklı farklı şeyler söyler, hissettirir, çağrışımlar yapar.

“Ne füsun ettin ruhuma böyle?”

Oysa biz, sevgi, barış, huzur ve mutluluk istemiyor muyuz? Milyon kere evet. Yalnızca istemek mi? Muhtacız da.

“Üslubu beyan aynıyla insan.” (Ziya Paşa)

Üslup; konuşma tarzı, ifade, anlatım biçimi.

“İnsan, dilinin altında gizlidir.” (Hz. Mevlana) Kişi dili, dili o kişiyle özdeştir.

Lisan: Tecessüm etmiş insan. Yunus’un “ete kemiğe bürünmesi” gibi.

Sözün sultanları vardır. Onlar aynı zamanda gönüllerin de sultanı olmuşlardır. Söylediklerini yaşamış, yaşadıklarını söylemişlerdir. Ne eksik ne fazla.

Bizim eylemde ve söylemde rol modelimiz kim?

Ya da var mı?

 

***

“Neme lazım sultanım” hikâyesini duymayan yoktur. Bireyi, toplumu, ülkeyi, devleti yok oluşa götüren yok ediciler. Dikkatlice okumalı. “Hatalar tekerrür ederse, tarih de tekerrür eder” diyor bir veli sultan.

Geçmişten ders alarak, geleceği planlamak.

Fenalıklara karşı, içinde doğruluk (satya) ve sevginin olduğu Satyagraha felsefesiyle, aktif fakat şiddet içermeyen direniş eylemiyle Hindistan’ın, İngiliz sömürü ve işgalinden kurtulmasına, özgür, hür ve bağımsız bir ülke olmasına vesile olan, basit, sade ve sıradan, mütevazi bir hayat yaşayan ruhani lideri Gandi;

“Sözlerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür.

Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür.

Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür.

Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür.

Değerlerinize dikkat edin karakterinize dönüşür.

Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür” diyerek uyarır insanları.

Belki de,

“Nasıl yaşarsanız öyle…” gerçeğinin bir başka şekilde ifadesi.

Gandi’deki satya yani doğruluk ilkesi, Bediüzzaman’da sıdk yani doğruluk ile aynı anlama gelir. Sevgi ve muhabbet onun lazımıdır. Aklın yolu birdir.

***

Kafaları karıştıran, fikirleri bulandıran, insanı duygu düşünce planında kirleten, gerçeği ve kendini aramasını ve doğruya ulaşmasını engelleyen, o kadar çok şey var ki.

Engeller Ülkesi ya da Manialar isimli dev bir eser yazılabilir.

“Mariz bir asır, alil bir uzuv…”

Rollo May başlığını ödünç aldığım Kendini Araya İnsan kitabında, “1920’li yılların başlıca özelliklerinden biri de kibirdi” diyor. Kibir, çağa bile damgasını vurabilen hissiyattan birisi. Kasıntılı yürüyen Mussolini ve psikopatik Hitler resimlerini örnek gösteriyor. Zalim ve diktatörlerde kibir, genel geçer haldir. Boşluk, endişe ve çaresizliklerini onunla doldururlar. Kibir onlar için dolgu malzemesidir. İçi boş insanların zevahiri kurtarma çabası. “İçi boş insanların yaşadığı çağımızda, içinde bulunduğu durumla gerçekçi bir şekilde yüzleşip elinden geleni yaparak yapıcı bir uğraş vermek isteyen kişi dürüst tevazu yerine yalancı bir mütevazilik gösterir.” diyor yazar.

Benlik bilinci süreci. İnsanın kendini keşfi. Zannımca, dünyanın en büyük ve en müthiş keşfi, insanın kendini keşfi olacaktır. Anahtarı elinde. Fakat, -inşallah yanılmış olurum ki- gidişat, bu keşfi hayli zorlaştırmaktadır. Zira bilgi kirliliği de önümüzde bir başka engel, mania, bariyer, Çin Seddi gibi durmaktadır.

Bir ölçek, numune olarak ‘Ene’ yani ‘Ben’. İnsan olma gerçeği. Herhalde ‘Ene’ denen anahtar sadece insanın eline verilmiş olmalı. Zira haricindekiler, ‘Ben’ ya da ‘Ene’ diyemiyor. Hepsi vazife başında. ‘Ben’siz, benliksiz. İsyan yok, nisyan yok. “Bu iş yerinde grev var!” diyen hiç yok.

Benliğine konulanı, kendine emaneten verileni, Verenden bilme.

‘Ene’ yani ‘ben’ hakikati. Kendini bilsin, tanısın, okusun diye eline verilmiş bir miftah, bir anahtar. Ben kapısını açacak.”Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana ‘ene’ namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar.”(30.Söz) İnsan da küçük bir âlem değil mi? Onun da kapısını açmak, gerçeğine ulaşmak, hakikatini okumak gerekmez mi? ‘Ene’ ilgili olarak yine aynı eserde, “Eğer onun (‘ene’nin) hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır.”

Arayan, araştıran bulur,

Biz de enaniyetin damgasını vurduğu çağda yaşıyoruz. Enaniyet de kibrin bambaşka, farklı bir versiyoınu olmalı. İkisinin de kökeninde kalınlaşmış bir “Benim! Benim!” var. Benlik, birey ve bireysellikten farklı olan bencillik ve kendini aşırı sevme, kendine hayranlık, bulunmaz  Hint kumaşı sanma, narsizm, kısacası, kendine âşık insan. Aslında bunun, kendinden nefret etme duygusunun bir başka belirtisi olduğunu da söylüyorlar.

‘Benliğini’ bilme, kendini tanıma, kendini okuma sonra kendi olabilme, kendi olarak kalabilme.

Galiba -pek çok şey gibi-bunu da beceremiyoruz.

***

Bir şey yahut her şey zıddıyla bilinir.

“İyi toplum” diyor Rollo May, “İnsanına en fazla özgürlüğü veren toplumdur.” Yani, ‘insanının istidat ve kabiliyet, potansiyel ve becerisine en fazla katkı da bulunan toplumdur’ da diyebiliriz. Şartı da, hürriyet ve özgürlük.

Zira özgürlük, ne isyan ne isyankârlık ne anarşi ne de sorumsuzluktur.

Tanımı, dosdoğru yapmak gerek.

İsabetli bir ifadeyle Rollo May kitabında, “Özgürlüğün ne olmadığına baktığımızda, ne olduğunu daha iyi anlayabiliriz.” diyor. Değerinin ve anlamının, zıddıyla ve yokluğuyla bilindiği gerçek. Esaret ile hürriyet, varlık ile yokluk.

Eskilerin ifadesiyle tanım ve tarif, “efradını cami, ağyarını mani.”

Ne eksik ne fazla.

Vicdan Zorbalığa Karşı isimli kitabında Stefan Zweig, John Calvin’in 16’ıncı yüzyılda Cenevre’de -din adına- kurduğu diktatörlükten bahseder.Farklı seslere hiç hoşgörü ve tahammülün olmadığı kaskatı bir ideolojik mezhep sistemi. Kalvinizm denen ‘deli gömleği’. Tam bir insani çölleşme, kuraklık, kaht-ı ricali netice vermiştir. Diktatörlüğün yıkılışından sonra o bölgede bir asra yakın bilim insanının yetişmediğini söylerler. Aklı elden alan, iradeye kapıları kapatan bir sistem: Kalvinizm. Öyle ki, akıl, irade ve beşeri sermayenin köküne kezzap suyu dökmüş, kurutmuştur.

Pandemide özgürlük ve hürriyetimiz kısmen de olsa kısıtlandı. İki nimetin, sağlık ve hürriyetin de –kısmi de olsa elimizden alınması- bize şu sözün canlı kanıtı olmadı mı? Söz buydu: “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!”

Özgürlüğü, ekmeğe tercih etmek.

Mesela biz, bu sözü nasıl anlamalıyız?

***

Velhasıl,

İnsanın kendini arama çabası, öyle iki bölümlük bir yazıyla anlatılabilecek ya da anlaşılabilecek bir serüven değil.

Ciddi bir emek, çaba, gayret istiyor.

Konu; iki zıttın bir araya geldiği insan olunca, mesele hayli girift, çetrefilli, karmaşık ve oldukça zor.

Süreç, ‘beşikle’ başlayıp ‘mezarla’ bitecek bir çabayı gerektiriyor.

Bu arayışın ve sürecin ipucu, şu Nebevi (as) sözde gizli olsa gerek.

Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz.”

 

Yazar hakkında

raşid duran

raşid duran

Yorum yaz