Deneme Editörün Seçtikleri

Bir Ev Hikâyesi

Hayat üç kelimelik bir cümleden ibâretti ve ilk kelimesi “doğmak” tı. Doğarsın, yaşarsın ve ölürsün… Bu üç kelime üç günlük dünya gibidir. Bir güne çok şeyler sığdırabileceği gibi insan; üç kelimelik cümlenin her bir kelimesinin açılımı yapıldığında belki onlarca roman olacak ölçüde çoğalır cümleler. Nihayetinde her şeyin bir özeti olduğu gibi, ömrün özeti de bu üç kelimedir. Dünya hayatı öyle bir şey işte… Yaşadığı an itibariyle farkında insanoğlu yaşadığının. Yunus daha da kısaltmış ömür denilen süreci, “bir göz açıp yummuş gibi” diyerek.

Dünya yolculuğunda, hayata göz açtığımız yerin ayrı bir anlamı vardır bizde. Zaman içerisinde değişik mekânlarda konaklasak da o yer, o mekân ilk heyecanımız, ilk göz ağırımızdır. İster bir şato olsun, isterse bir kulübe; özlenen, aranan hep odur. Aile sıcaklığının ne olduğunu öğrendiğimiz, ilk sevip-sevildiğimiz, ilk ağlayıp-güldüğümüz, ilk yürüdüğümüz-düştüğümüz… Her nereye gitsek, dönüp geleceğimiz; sığınağımız, evimiz.

Ev denildiğinde aklıma ilk gelen, fındık, elma bahçeleri içinde bir yamaca tırnaklarıyla tutunmuş gibi duran; uzaktan bakıldığında her an aşağılara doğru yuvarlanacak izlenimi veren köydeki evimizdir. Bütün Karadeniz evleri gibi o da ömrünü yalnızlık içinde geçirmiş, yıllara büyük bir güçle direnmiş, buna rağmen yaşlandığı her halinden belli olan o ahşap evi her nereye gitsem özlediğimi hissederim. Ömrümün en güzel yılları olan çocukluk çağımın hâtıralarıyla dolup taşan o ev de, beni özlüyordur duygusu içimden hiç eksik olmaz. Gurbet dönüşlerinde onunla uzaktan göz göze geldiğimizde en az benim kadar heyecanlandığını görür gibi olurum. Yıllardan beridir kış yalnızlığında yaşadığı hüzünlere tanık olmadıysam da, her yaz buruk bir  tebessümle beni karşıladığına  şahit olurum.

Ev, dört duvarıyla dışarının tehlikesine, sıcağına, soğuğuna karşı koruyucumuz, sığınağımız olduğu gibi, daha farklı özellikleri de taşır derûnunda. O dört duvar arasında yaşanan günler, geceler; acılar ve sevinçlerdir  o mekânı anlamlı kılan. Onun içindir ki her nereye gitsek,  hatıraları bir bohça gibi sarıp sarmalayıp bizimle birlikte taşır arkamızdan. Zaman zaman o bohçayı açıp içindekileri yeniden yaşamak, yaz gününde bir pınarın serin suyundan kana kana içmek gibi bir dirilik, bir tazelik verir benliğimize. O ilk göz ağrısından uzak kalmak, her zaman bir gurbet havası estirir ruhumuzda. Hüzünlü bir şarkı gibi oturur ortasına yüreğimizin.

            İlk tohumun düştüğü toprak

Çatısını kaplayan küçük oluklar şeklinde ve toprak renginde kiremitlerini, pencerelere ve kapılara takılmış kilit ve menteşelerini bir yana bırakacak olursak, evimizin geri kalan her şeyi ağaçtan yapılmıştı. Evin dış kısmında boydan boya uzatılmış kirişlere geniş tahtalar tutturulmuş ve bu tahtalar arasında zamanla boşluklar oluşmuştu. Yılların yağmuru, rüzgârına karşı çok fazla direnemeyen bu tahtalarda yer yer çürümeler de kendini gösteriyordu. Çok eski halini hatırlamadığım bu ev, ilkokul çağlarımda birkaç usta tarafından elden geçirilmişti. Benim gözümde yeniden inşa edilmiş gibi bir güzellik kazanmıştı. Dış cephesini kaplayan tahtaların arası küçük taş parçalarıyla doldurulup, gelişigüzel  sıva yapılmıştı. Her ne kadar taşlar ve tahtalar dış cephede bir pürüz olarak dursa da, en üste yapılan badana ile bütün kusurlarını gizler gibiydi. Köyde, kireç badana ile boyanan ilk ev bizim evimizdi. Her okul dönüşünde evimizin karşısındaki yamaçta oturup, o güzelliği bir süre seyretmek bende vazgeçilmez bir zevk haline gelmişti.  Kimi zaman ağaçların içindeki bir kuş yuvası gibi duruşunu; kimi zaman da yeşillik denizinde beyaz bir yelkenli gibi demirleyişini seyretmek doyumsuz bir mutluluk veriyordu kalbime. Çocuk kalbim kanatlanıp, bir an önce yanına varmak için sabırsızlanır, o heyecanla kendimi bıraktığım yamaçlardan uçar gibi inerdim.

Sessizliğin büyüsü

Köy yerine akşamlar daha bir erken iner. Etrafta ışığa koşan, sinekler, kelebekler eve doluşmasın diye, veya başka sebeplerden dolayı kapı, pencere bir an önce kapatılır. Dışardan bakıldığında ay ışığı altında yıkanan o ev, ellerine başını dayamış, derin ve sonsuz düşüncelere dalmış bir bilge görünümü arz eder.

Gecelerin büyülü sessizliği ta evin içine kadar sirayet eder köy yerinde. Hele elektriğin olmadığı; evin ortasında duvarda bir çiviye takılan ve ihtiyaç duyulduğunda gidilen her yere taşınan, tek bir gaz lambasının aydınlığı varsa ortada, orada masallar dinlenmez, yaşanır. Koca kütüklerin ateşlikteki çıtırdayarak yanan sesine,  ateşin aydınlığında etrafa düşen gölgelerin karışması hayal iklimine yeni ufuklar açar. Böyle bir ortamda dinlenilen “kıtlık” ve “işgal” hikâyeleri bir sinema perdesi gibi açılır gözler önünde.  Her Cuma akşamında dedemin ezberden okuduğu Yasin-i Şerif sonunda bütün ev halkının dua için semaya açılan ellerine “amin”lerin birer mavi huzur gibi indiğini hissettiğim bu evin manevi bir yanı da vardı benim nazarımda. Bunun içindir ki, evlerin de bir ruhu olduğuna inanırım hep. O sesler, o gölgeler, yaşanılan acı tatlı anlar,  yüzeyde uçup kaybolmuş gibi görünse de, derinde ve gerçekte her daim yaşarlar.

Doğduğu köyden başka bir yer görmeyen, okuma yazması olmayan ve her durumda “cahil” kaldığını büyük bir iç geçirişle dile getiren büyük annemden öğrendiklerimi, okuduğum okulların hiçbirinde öğrenemedim. Kendini cahil zanneden büyük annemin, aslında ne kadar derin ve engin bir bilgi sahibi olduğunu sonradan öğrenecektim.  İlk duayı, ilk ilahiyi kendisinden öğrendiğim; Yunus Emre şiirlerini, sevgi masallarını, yine ilk kendisinden dinlediğim,  bir insan nasıl cahil olabilirdi ki… Fakat,  ninem okuyamamış olmanın, ve yüreğinde bir yara gibi duran o imkansızlığın kabuğunu zaman zaman  kanatır ve hissettiği acıyla gözleri nemlenirdi

O ev bizim evimiz

O ilk evden sonra çok evlerde yaşama zorunda kaldım. Hayat mecbur kılmasaydı,  hep o evde yaşamak isterdim. O da, Ruhumun sevdiği gibi bir yalnızlığı seçmişti kendine. Bu bir zorunluluktu belki. Bu yönüyle de bana benzediği için, ya da ben ona benzediğim için aradaki bağın daha kuvvetli olduğunu hissederim. Bizim köylerde birbirine en yakın olan evler arası en az yirmi dakikalık mesafedir. Anadolu’nun çoğu köylerinde olduğu gibi evler toplu halde değil, dağınık, birbirinden çok uzaktır.  Bunun içindir ki, bir köy odası, bir kahve kültürü yoktur. Dolayısıyla evler ne bir sokağa ne de bir mahalleye dâhil değildir. Bu anlamda ne sokağımız oldu, ne de sokak oyunlarımız. Biz bütün oyunlarımızı fındık bahçelerinde, ağaç dallarında, ırmak kenarlarında oynadık. Evler arasındaki uzaklık, zorunlu olarak komşuluk ilişkilerine de mesafeler oluşturdu.

Modern çağın getirmiş olduğu yalnızlık ve yorgunluğu da ömrümüze dâhil edince; her sabah kuş sesleriyle uyanıp, içindeki saadeti bacasından ince bir duman gibi gökyüzüne duyuran; biraz aşağısından akan ırmağın sesine sessizce söylediği türkülerin sesini katan ve tam ortasındaki kirişe asılan salıncaktaki mesut çocukluğun, masum yaramazlıkların,  velhasıl en güzel zamanların sinesinde saklandığı bir evin unutulması mümkün mü?

Evet, şairin de söylediği gibi, o ev bizim evimizdir. Her ne kadar istediğimiz zaman gidemesek de. Ve bütün güzel anılar gibi gittiğimiz yere yüreğimizle, hayallerimizle, özlemlerimizle götürdüğümüz o ev, en son dönülecek, varılacak bir son durak gibidir. Ve yeni yolculuklara yine o evden başlanacaktır…

Yazar hakkında

Hasan Akçay

Hasan Akçay

Yorum yaz