Editörün Seçtikleri Şiir

Haccın Mağarasına Sığınmak

ccın Mağarasına Sığınmak

“Rabbenâ âtina

min ledunke rahmeten

ve heyyi’lenâ min emrinâ raşedâ.”

(Kehf Sûresi, 10)

 

Yıllar evveldi. Hacca

eşimle birlikte görevli

olarak gitme imkânı

doğmuştu. O zaman henüz

20’li yaşlarda, tek çocuklu,

dünyanın “heyte lek” deyişlerine

“Hayır!” diyemeyen, henüz o

olgunluğa gelmemiş bir insan

olarak, çocuğumu geri bırakmakta

tereddüt ettim. Belgelerim

kayboldu. Gidemedim.

Rabbimin çağrısına hemen

“Evet!” diyemeyişimdi belki de

sebep.

Sonraki yıllarda, yaş aldım, çocuk

sayısı üçe çıktı. Dünyanın

çağrılarının şiddeti arttı. Fakat

bende de bu çağrılara karşı

direniş gelişti. Belki, rüşde erdirildim

bazı konularda. Kapısından

döndüğüm hacca 11 yıl

sonra gitmek nasip oldu… Bütün

sebeplerin sukut ettiği bir

anda Rabbimin rahmet eseri

olarak gidebildim.

Dünyayı, çocuklarımı, eşimi,

evimi, işimi, okulumu, dostlarımı,

hâsılı dünyaya dair ne

varsa Allah’ın rahmetine ve

hıfzına emanet ederek, geride

kalanlara O’nun Vekîl olduğunu

bilerek sırtımı döndüm

gittim. Kıbleye varışa ne engel

oluyorsa, hepsine karşı kıyama

durup “Beni çağırdığınız

şeylerden daha hayırlıdır Rabbimin

çağrısı” diyerek gittim.

Aynen ‘Ashâb-ı Kehf’in dünyanın

muktedirlerinin çağırdıkları

şeylere karşı kıyama durup,

o çağrıya “Hayır!” deyip Rabbe

yönelmeleri gibiydi hac benim

için. Bir sığınmaydı. “Rabbimiz,

katından bize eşsiz rahmet indir

ve kalkıştığımız bu işi rüşde

eriştir, tamamlamayı, kemâle

ermeyi nasip et” diyerek rahmet

umdum. Bu işte, yani hacda,

olgunluğu, rüşdü, kemâli

talep ettim. Ashâb-ı Kehf gibi.

İşte yola çıktık. Bir rehber

olacaktı önümüzde. Ashâb-ı

Kehf’in duası da bu şekilde kabul

olmuş değil miydi? Bildikleri

dünyayı geride bırakarak

gittikleri yolda, tanımadıkları

bir çobana ve köpeği Kıtmir’e

denk geldiler. Çoban ve Kıtmir

onlara dost oldu ve yolu gösterdiler.

Bizim yolculuğumuz

mağara arkadaşlarının yolculuğuna

benziyor muydu peki?

Biz, zahiren bildiğimiz bir şehre

gidiyorduk. Adı Mekke idi.

Zaten her tarafı isimlendirilmiş

bir mekâna varacaktık.

Kâbe, tavaf mekânı, Safa ve

Merve tepeleri, Makâm-ı İbrahim,

Arafat, Müzdelife, Mina.

Yabancı değildi hiçbir nokta.

Yalnız olmayacaktık; aksine

hiç görülmemiş bir kalabalığa

karışacaktık.

Gel gelelim işin aslı başkaydı.

Görünenden başka şeyler olmalıydı

bu yolculukta. İlk olarak

niyetlenince fark ettim ki,

vicdanımı yanıma alıyordum.

Niyetim beni vicdanımla temasa

geçirdi. Kendimi sessiz

bir yönelişin eşiğinde buldum.

Niyet vicdanıma sessizce dokunuşumdu.

Bir duvardan taş

koparmak gibi bir kopuştu.

Galiba benim çobanım vicdanım

olacaktı. İhrama niyet

ederken fark edecektim ki, bedenimi

de yanımda götürüyordum.

İhrama niyet, bedenime

dair tüm endişelerimi iptal ediyordu.

İhrama girmekle, ömür

boyu öncelediğim bedenimin

kaygısını gütmemeyi öğrenecektim.

İnsanın kendi kendisini

kefenlemesine benziyordu

ihramlanmak. Toprağa konulmaya

razı olmak gibiydi. Benim

için vicdanımı rehber ettiğim,

gövdemi ise ardım sıra Kıtmir

gibi sürüklediğim bir yolculuktu

bu.

Hem sonra, ne kadar tanıdık

da olsa, yabancılık ve yalnızlık

hissettirecekti bana hac yolculuğu.

Yabancılık yaşatacaktı;

çünkü tüm alışkanlıklarımdan

koparıyordu beni. Hiç tanımadığım

yüz binlerce insan içinde,

tüm aşina tutamaklarımı

yitiriyordum. Hiç kimse bana

statümle muhatap olmuyordu.

Sıradan biri, herkes gibiydim.

Yabancılık bu işte. Yalnızlığı

ise tam da kendimi “herkes

gibi” hissettiğim anda yaşamaya

başladım. Hiç tanımadığım

milyonlarca insanın benimle

aynı nehirde akması, kendime

de “hiç kimse gibi” bakmamı

sağlayacaktı. Ömür boyu başkalarında

suç ve günah arayan,

başkalarının ayıpları ve kusurlarına

odaklanan nefsim, ilk

defa kendi ayıp ve günahlarına,

kusur ve suçlarına yönelecekti.

“Hiç kimse gibi” değilim.

 

Yakamı bırakmayan müthiş bir

sorgulama başladı böylece… O

kalabalıkta benden başka herkes

günahsız gibiydi. Çünkü

başkalarının günahlarını göremiyordum,

zaten görmeme de

izin yoktu. Günah ve ayıplarını

bildiğim/gördüğüm tek kişi

bendim. Hiç kimseye benzemiyordum.

İşte o vakit hatırladım haccın

eşiğindeki duamı: “Allah’ım, bu

ümmetin en günahkârı benim,

affına sığınmaya geldim. Beni

affet. Benimle birlikte buradaki

herkesi affet!” Hem sonra ben

de Rahmân’ın misafiri değil

miydim? Benden başka misafirler

de vardı ‘ev’de. Misafire

ise diğer misafirlerin kusuruna

bakmak düşmez, yakışmaz.

Böylece buldum ‘mağara’mı…

Ashâb-ı Kehf’e katıldım.

Peki, “mağara ehli” gibi uyumaya

mı geldik buraya? Evet, uyumaya…

Ama dünyaya uyumaya…

Ama ahirete uyanmaya

geldik. Kalplerimiz mühürlendi.

Dünyaya dair tüm haberleri

unuttuk. Uyuduk. İşitmemiz

mühürlendi. Dünyaya dair

seslere kulaklarımızı kapattık.

Uyuduk. Gözlerimiz perdelendi.

Dünyaya dair görüntüleri

ciddiye almaz olduk. Uyuduk.

Peki ne kadar uyuduk? “Uzunca

bir süre…” Kur’ân’ın ifadesiyle

“309 yıl…” Oysa birkaç

güne denk geliyor hac. Yine

Kur’ân’ın ifadesiyle mağara

ehlinin ne kadar uyuduklarının

ve kaç kişi olduklarının önemi

yok. Önemli olan neye uyuduğumuz

ve neye uyandırıldığımız…

Üç asırlık bir dünya

hayatını göz ardı etmek önemli

olan… Üç asır da geçse, yerin

yüzünde ne olup bittiğine aldırış

etmemek… Dünyanın telaşına

kapılmadan, sonsuz kurtuluşun

kaygısına düşmek…

Yakub gibi Yûsuf derdiyle inlemek.

Öyle ki “güneş doğduğunda

sağa meyleder, battığı

zaman da sol yandan geçerdi;

onlara değmezdi…” Şairin

dediğince, “gün doğmuş gün

batmış; ebed bizimdir!” hesabında

olmalıydık. Başkalarının

öne aldıklarını geriye almak,

geriye aldıklarını öncelemekti

hac… Nice yüzyılların telaşını

hiçe saymaktı… Ne garip nice

yüzyılların telaşı bitmişti de,

hacıların telaşı, ötelere uzanan

çırpınışları yüzyıllardır sürüyordu:

“Allah’ım bizi öncelikli

kaygılara düşür, Allah’ım bizi

sonsuz gündemlerle dertlendir.”

“Öyle de olmuştur bize inşaallah”

diyorum şimdi… “Biz

onları kâh sağa kâh sola çevirdik;

köpekleri de iki kolunu

mağaranın girişine doğru

uzatmış yatmaktaydı.” Yani ki

bir sağa bir sola koşturmalarımız

dünyayı bize yâr etmeyecekti.

Uykumuzu bozmamalıydık.

Oradan buradan medet

ummalarımız bize dünyaları

veremeyecekti. Uykumuzdan

vazgeçmemeliydik. Belki de bu

koşturmalar nefsimizin nasibine

düşendi. Nefislerimizin

hâlâ dünya hesabında olması

kaçınılmazdı. Mağaranın ne

tam içinde ne dışındaydı Kıtmir,

yani nefsimiz.

“Onlarla aniden karşılaşıverseydin,

mutlaka dönüp kaçardın

ve için korkuyla dolardı.”

Bizim de içimizi açıverselerdi

meselâ Arafat’ta, bütün dünyanın

etrafında dönüp durduğu

hazları itivermiş, ürkütücü

bir istiğna duruşu içinde durulduğumuzu

göreceklerdi…

Korkacaklardı. Kaçacaklardı.

“Ah”, diyorum şimdi içimden,

“o duruşu bir ömür sürdürebilseydim.

O duruluşu bir ömrün

nehri yapabilseydim”. Dönüp

kaçardı dünya ehli benden.

Korkuya kapılırlardı etrafında

dolandıkları hazların geçiciliğinden

ve sathiliğinden…

Ve sonra uyandık… Uyandırıldık.

Elimizde taşlar vardı.

Şeytana karşı fırlatmak üzere.

Kendi içimizdeki kötülükleri

kendimizden uzaklaştırmak

niyetini kuşandık. Kendi nefsimize

tavır alma kastıyla taşlar

topladık. Galiba bunlar da,

“mağara ehli”nin elindeki “gümüş

para”ya denk geliyordu.

Şehre gönderiyorduk içimizden

birini… Bir bir yeniden karışıyorduk

dünyaya. Ve karşımıza

ilk şeytan çıkıyordu. Sembolik.

Taşlaşmış alışkanlıklarımız

taşlanacak böylece. Cehennemin

yakıtı “insan ve insanın

taşlaştırdıkları”na karşı durmaya

hazırlanıyorduk şimdi.

Gerçekten de “bir gün ya da

daha az kal”mıştık Arafat’ta,

Müzdelife’de, Mina’da. Ama

“Rabbimiz bilirdi ne kadar kaldığımızı.”

Rabbimiz bilirdi hangi

kararda kıvamlandığımızı.

Rabbimiz bilirdi hangi ölçekte

mayalandığımızı…

“Şimdi birinizi bu gümüş paranızla

şehre gönderin… Ayrıca

çok nazik ve tedbirli davransın,

sakın sizin bulunduğunuz yeri

kimseye sezdirmesin.” Böyle

diyordu yeni uyanmış mağara ehli. Arafat’a çıktım diye, vakfede

dur[ul]dum diye, şeytanı

taşladım diye, kısacası hacı

oldum diye gururlanmak yoktu.

“Bulunduğumuz hali kimseye

sezdirmemeli”ydik. “Yoksa,

[b]izi ele geçirirlerdi de… asla

kurtulamaz”dık!

Şeytana attığımız taşların dünya

ölçeğinde bir değeri yoktu.

Dünyada hiçbir şeyi değiştirmeye

aday değildi. ‘Gümüş

para’ geçersizdi şehirde. Ama

kendi değerimizi ele veriyordu

‘gümüş para’. Asıl gerçeğimizin

mührüydü. Hiçbir dünyalıya

nasip olmayan bir güzel

uyuyuşla uyuduğumuzun nişanesiydi…

“Gümüş para” şehirde

geçmemişti ama mağara

ehlinin değerinden haberdar

etmişti insanları.

“Bu şekilde insanları mağara

ehlinden haberdar ettik” diyor

Rabbimiz. Bizim haberimiz de

varacaktı dünyaya… Ama niçin?

“Allah’ın diriltme vaadinin

gerçek olduğunu” anlasınlar

diye. “Kıyametin de gerçek

olduğunu görsünler…” diye.

Hacda milyonların telaşı, yorgun

argın çırpınışları dünya

ehlinin unuttuğu iki önemli

gerçeği, dirilmeyi ve kıyameti

hatırlatıyordu. Kimselerin ciddiye

almadığını ciddiye alıyordu

hacılar. Unutulmuşu unutulmaz

bir hatırlayışla hatırlatıyorlardı.

“Gümüş para” da

sayılabilirdi her bir hacı diğer

insanlar arasında. İtibarsızdır

dünyalıların gözünde ama insana

unuttuğu değerini hatırlatan

tatlı fısıltıdır hacı.

Şimdi bizi bilen halk da “kendi

aralarında [bizler] hakkında

ne yapacaklarını tartışıyor”lar.

“Biz onların gerçek durumunu

bilemeyiz. Rableri onları daha

iyi bilir” diyenler var. Ve ne

yaptığımızı hakkıyla görenler

“[bizim] üzerimize bir mescid

inşasına karar verdiler.” Bizim

yaşadıklarımızı secde hallerini

derinleştirme vesilesi eylediler.

Bizim hacda gördüklerimizi

Rablerine itaatin zirvesi olan

secdeyi yeniden ihya etme sebebi

eylediler. Bizim ne sayımızla

uğraştılar, ne de ne kadar

süre hacda kaldığımızla…

Mesele bu değildi ki…

Şimdi ben de kendimi Ashâb-ı

Kehf gibi mağaramı özlerken

buluyorum. Gümüş paramızın

geçmediği dünyadan yüz

çevirip ahirete uyandığımız

‘mağara’ya doğru yolculuğa

başlıyorum. Belli ki her kıbleye

yöneliş bir hac yürüyüşü. Başı

secdeye gönüllüce koyuş bir

mağara arayışı…

“Gümüş para”yım ben işte…

Geçer akçe değil kaygılarım

dünyalıların gözünde… Mağara

ehli, uykularının nice zalimi

öldürdüğünü görmüştü. Mağara

ehli bir zamanlar cılız çıkan

seslerinin şehirde güçlüce yankılandığını

duymuştu. Buna

rağmen, şehirde kalmayı tercih

etmediler. Kalsalardı rağbet

göreceklerdi oysa. Ama Rablerine

rağbet ettiler ve uykularına

geri döndüler. İlk başta nasıl

putlara tapmaktan kaçarak

mağaraya saklanmışlarsa, sonunda

da kahraman diye kendilerinin

putlaştırılmasından

kaçındılar. Rablerinin kendilerine

rağbetine mukabele edip

kulların rağbetinden kaçtılar.

Hem kendilerini put olmaktan

kurtardılar hem halkı putları

yıkma putundan kurtardılar.

Çünkü iyilik bile olsa, hele de

iyilikse yapılan iş, “o işi ben

yaptım” diyerek, kendine iyilikten

pay ayırmak, put yıkmanın

putunu dikmekti. İyiliğe kötülük

etmekti. Onlar bıraktılar

her işi ve Rablerine rağbet ettiler.

Şimdi bana da düşen, Rabbime

rağbet etmek. Sadece Rabbime.

Haccetmek dünyadan

boşalıp Rabbine rağbet etmeyi

ilke edinmek demek olsa gerek.

Haccın anlamını içimde

akıtmak bu olsa gerek. Sesimin

yüksekliğine değil sözümün

yüceliğine güvenmek. İncecik

bir fısıltı da olsa, vahye tutunan

nefesimin, göklü söze dolanan

sesimin, dünya uykusundan

sonra bir tatlı cennet

inşa edeceğine inanarak dönüyorum

mağarama… Hatıra

kalmış haccımın beni gezdirdiği

‘yer’leri tekrar yoklayarak,

yeniden hatırı sayılır kılıyorum

haccımı.

Ve “kurban”ımı seçiyorum.

Kendimi… Duyuyorum o sesi

yeniden: “Biz sana Kevser’i,

hiç kesintisiz, hiç tükenmez

sonsuzluğu bahşettik. Öyleyse

Rabbinin hakkındaki planına

destek ol. Batıp gidenlerden

yüz çevir. Tükenip terk edenlerden

uzaklaş. Dünyanın hazlarını

kes. Asıl seni böyle ediyorsun

diye kınayanlardır soyu

kesik olanlar. Sonsuzluğa erişemeyecek

onlar… Dünyadan

nasipsiz kalacaklar…”

Ne mutlu ki Rahmân’ın misafiri

seçilmişim. Misafirini hiç

mahcup eder mi ‘ev sahibi’?

 

Yazar hakkında

Semine Demirci

Yorum yaz