Mektup

Mahzenden Sevgiliye Mektuplar – 7

Eylül!

Hüzün çiçeğim.

Şiir mevsimim.

Kısalan gölgeler katından kanatlanıyor sana satırlarım.

 

Geceden arka kalan bir hayalet gibiyim şimdi. Moraran göz torbalarımdan, kan çanağına dönen gözlerimden, yorgun ve bitkin bedenimden bahsetmeyeceğim sana.

Bir ateş bahçesindeyim.

Her yanım alev.

Her yanım kor.

Neye dokunsam kül.

Her yan kül bahçesi.

 

Bir çağ sürgünüyüm metropellerde. Adım eşgalim bilinmez, ismim sorulmaz, fark edilmez varlığım.

Çünkü sana geldikçe, zamanın dışına çekiliyor gibiyim.

Sana geldikçe, ben kendimden gidiyorum.

Her gece duvara yansıyan gölgenle yahut dizelerin derinliklerinde gördüğüm silüetinle konuşmaktan unuttum yemeği de içmeyi de.

 

Rüyama girmiş,

Rüyam olmuştun!

Ben şimdi rüyamda gördüğüm bir gerçeğin peşinden koşuyordum!

Gerçekten daha gerçek bir rüyanın!

 

Bak bir ateş çiçeği sessizliği sardı her yanımı yine.

Katedral kederiyle düştüm yollara.

Retinamdan boy veren zakkumlara aldırmadan,

rüzgârlarla, yağmurlarla vuruşarak geldim rıhtıma.

 

Yazı masamda sabahlamanın verdiği baş ağrısı ve o geceden miras gönül ağrısıyla geldim. Tuhaf bir sarmalın kollarında giderek büyüyen bir anafor gibi,

Çözülmesi güç girift bir metafor gibi geldim.

Boz bulanık seller akıyor göğümden.

Göğsümde bir ateş yumağı.

Geldim.

Umuduna geldim.

Kalbimin sesine uyarak,

Aklımı arkada, arka sokaklarda, mazinin loş ve dar sokaklarında bırakarak geldim.

 

Eylül;

Tüm gece vuruştum akreple.

Yelkovanla.

Sabah olmayı bilmedi.

Ben gece oldum tepeden tırnağa.

Karanlığa büründüm.

 

İşte şimdi,

Bu şizofren,

bu kangren olmuş gecenin kaotik sabahında,

yüzünün sıcaklığına sarılarak, bir dağ gibi taşıyorum umudu avuçlarımda.

Bu rıhtımda,

Kızıl kelimeler, tüy gibi hafif cinnetlerle seyrediyorum şehri.

Martılar “eylül” diyor,

duyuyorum.

Gemiler eylüle gidiyor

biliyorum.

 

Şehri/ şehrini / şehrimizi seyrettim uzun uzun.

Milyonlarca kalbin attığı,

sarı sardunyalardan ılık şarkılar içen şehrini.

şehla kahkahalar,

kıvrak gülüşler devri çoktan bitti biliyorum.

Oynak suların sırtında yitti lirik şiirlerin görkemi

farkındayım.

 

şehrinin mor damarlarında

şaha kalkan sarhoş kısraklar,

arkalarında bolca toynak

ve nal sesi bırakarak

gittiler yazın ruhunda derin izler bırakarak…

biliyorum!

 

ve şehir

bir nehir gibi,

bir hayal, bir düş gibi

giydi elbisesini eylülün…

hükmü kalmadı artık

ne  zambağın,

ne lalenin,

ne gülün.

Biliyorum!

 

sevgilim,

suz-i dilara peşrevim,

külbe-i ahzanım,

Eylülüm,

verilen tüm sevda sözleri gibi

bir şahmeranın ruhu delen

yalan gözleri gibi unutuldu

yaz bahçeleri…

biliyorum!

 

silindi şehrin belleğinden

sıcak deniz akşamlarının koynunda raks eden

ince belli kıvrak hatıralar…

bir bir unutuldu

geçmiş yazın

kırmızı haz tortuları.

naz bahçelerinin tüm gülleri soldu.

kuğuların avuçları

gözyaşıyla, kederle doldu.

Biliyorum!

 

Ölüme doludizgin gidiyor hayat!

Hazan!

Hazin!

Eylül, şehir eylül oluyor!

 

Şimdi senin üzüm suyuna bulanmış şehrinde

antik bir senfoni sessizliği var.

duyuyor bunu sağır saatler,

dilsiz takvimler.

Biliyorum!

 

bir iz kovalıyor aşkın başkentinde,

yazgına tanıklık eden

yapraklar, ıssız banklar, garlar, sokaklar…

derin bir sükun içinde.

her yanda gecikmişliğin esareti,

yokluğunun cesareti çarpıyor yüzüme…

 

sevgilim,

başkentim,

şimdi sana çıkıyor tüm çıkmaz sokaklar,

tüm yapraklar kirpiklerinden düşüyor.

sen de üşüyor ürkek kuşlar…

biliyorsun!

 

Sevgilim,

Eylülüm!

nar çiçeğim,

fesleğen ve lavanta ve taflan

biraz uyku, çokça zehir

adı konulmamış bir nehir

gibi akıyorsa kirpiklerinde eylül

biliyorum ki gelen sensindir!

 

Ve şehir,

derin bir sihir coşkusuyla adına övgüler dizmektedir.

Biliyorsun!

Biliyorum!

 

Bu karm/aşık halde, büyülü büyümene tanıklık ediyorum.

Her yan tütün, kahve ve eylül kokuyor!

Yazar hakkında

Necdet Karasevda

Necdet Karasevda

Yorum yaz