Mektup

Mahzenden Sevgiliye Mektuplar – 6

Gözü kanatılmış bir gecenin alacasından tekrar merhaba Eylül,

Sana yazdığım bu mektupları, hangi adrese göndereceğimi bile bilmeden,

mahzenimde kelimeler büyütmeye devam ediyorum senin için.

Mor kanatlı kelimeler.

İçinden bir şairin ölgün ve solgun ruhunun geçtiği kelimeler.

Küf kokan bakışlarımın,

suskun çığlıklarımın esiri olan kelimeler.

 

Ah Eylül,

tek düze tümceler yankılanırken hayatımın labirentlerinde,

gelip devrik cümleler kurdurtmaya başladın bilincime.

Küçüldüm.

Merakla.

Acıyla.

Ruhumu saran gül yapraklarıyla.

Büyüdün.

Koca bir mevsim, devasa bir iklim oldun.

Ben küçüldükçe, sen büyüdün.

Sen geldikçe, ben gittim.

Kendimden.

 

Eylül, sarı sevda sandalları vuruyor her gece rıhtımına ruhumun.

İçimin, güneşte göğermiş zümrüt yaprakları sağa sola savruluyor.

Gülüşler, ölüşlere terk ediyor yerini.

Başlıyor eylüllü hıçkırıklar demi.

Sağaltılmamış sızılar akıyor takvimlerden,

gençliğimin çıkmaz sokaklarında yürürken, çok çağrışımlı sembolist ölümler dönüyor tepemde.

 

Gecenin sessizliğini bozan ambulansların acı sirenleri, uzaktan gelen kurşun sesleri ve köpek havlamaları içinde bağıra bağıra sesleniyorum sana şimdi.

Sarhoşunum.

Erkeklik ve gurur hesapları yapmadan, kentin en kalabalık meydanlarında bile haykırabileceğimi düşündüğüm bir tonda tekrar bağırıyorum:

Sarhoşunum.

Kanımı hızlandıran piyano darbelerinin verdiği coşkuyla, şimdi yüzüm sana daha bir dönük.

Sana açılan perdem, dışa örtük.

Sarhoşunum.

Sarhoşluğum sana dair Eylül.

Olmasa da ellerin avuçlarımda,

Kulak memelerimde erimese de kardan sözlerin,

bütün kasırgalarım,

öfkelerim dinse de boşluğunda mor öykülerin,

sarhoşunum.

 

sen yürüyorsun şimdi kirpiklerimin patikalarında yine.

Bir yanında kalabalık masallar,

diğer yanında uçuk istihzalar olsa da,

kan gibi,

volkan gibi akıyorsun göz ırmağımda.

 

Eylül, artık ne halde olduğumu tahmin bile edemezsin.

Saç ve sakallarım birbirine karışmış vaziyette,  mum ışığına tutunarak sana koşuyorum yazının diliyle.

Baktığım her yüzde yüzünü, dokunduğum her nesnede ellerini, bastığım her yerde ayak izini kovalamaya başlayalı çok oldu.

Birkaç ay belki.

Belki asır.

Her yan Eylül oldu çoktan.

 

Dedim ya serin bir sarhoşluk halindeyim.

Bu sabah aklımın bütün baskılarına rağmen okula gitmedim yine.

İçimden ses veren yusuftutanın sesini dinledim.

Derse gitmedim.

Bütün gün kendime mesken tuttuğum eski kahvehanede Van Gogh’la, Slvia plathle, Nervalle konuştum.

Öykülerini dinledim uzun uzun.

Sana dair notlar tuttum.

Biraz Shakepesare, biraz Şeyh Galip oldum.

 

Neftî bir hüzünle sarmalanmışken,

odun sobasının üzerindeki portakal kabuğunun kokusuyla çocukluğuma gömülmüşken,

bir yumruk saplandı sanki göğsüme. Bu ağrıdan kurtulmak için derin derin nefesler aldım, bardak bardak sular içtim üst üste.

Ama nafile.

Bir türlü geçmedi bağrımdaki tarifsiz ağrı.

Daha sonra karşıma sık sık çıkan bu ağrının beni terk etmediğini fark edince,

belki açılırım umuduyla attım kendimi ıslak sokaklara.

Şehir, yoğun bir gürültü içinde kendi macerasını yaşarken,

kalabalıkların varlığımdan mutlak habersiz oluşuna aldırmadan,

menzilsizce yürümeye başladım.

İçimdeki acıyla,

yağmur damlalarıyla,

senle,

van gogh’la,

kederle,

ıskalanmış bakışlarımla yürüdüm yollarda uzun uzun.

Sarsık.

Ve yalpalayarak.

İçimdeki lirik coşkunun bittiği,

Adımlarımın, adımlarımın içinde yittiği yerde yolumu bir kitapçı kesti.

Eski kitaplar satan bir sahaftı burası.

Daha önce yolumun hiç düşmediği.

Oysa şehirdeki tüm sahaflara gittiğimi zannediyordum.

Yanılmışım.

Camında italik harflerle “CAN Sahaf ” yazan küçük ve sakin ve tenha ve bu eski sahafın, daracık kapısından eğilerek, hatta boyun bükerek içeri girdim.

Etrafta aşina olduğum bir koku vardı.

Eski kitap, kâğıt ve toz kokusu.

Bu füsunlu kokunun kayıtlara geçen bir adı yoktu zannımca.

Ama gittiğim tüm sahaflar nedense hep böyle kokardı.

Kokunun etkisinden kendimi kurtarır kurtarmaz raflara dikkat kesildim.

Uykusuz gecelerin, şişen göz kapaklarının, acı ve tatlı anıların eseri olan binlerce kitap.

İç gıdıklayıcı.

Davetkâr.

Okunma şevkiyle bekleyen her türden kitap.

Ayaklarım ve bilincim beni şiir kitaplarının olduğu rafa yönlendirdi. İstemsiz hareketlerle gidip bir kitap çekip oturdum önünde eski bir sehpa bulunan tabureye.

Uzaktan beni süzen yaşlı sahafa aldırış etmeden kitaba gömdüm bakışlarımı.

 

Eski, çok eski bir kitaptı bu.

Yüzyıllar öncesinden tüm zamanlara seslenen bilge bir şairin günümüz diliyle yazılmış eseriydi bu.

Okudum.

İlgilendim.

Okudum.

Büyülendim.

Okudum.

Büyüdüm.

Yaşlı adamın önüme koyduğu ıhlamur bardağını fark ettiğimde, kitabın son sayfasına gelmiştim.

Sayfayı çevirirken yüzün çıktı karşıma.

Şaşırdım.

Eylüle aktı tüm dizeler.

İçim içime sığmadı.

Kekremsi bir merakla tekrar baktım sayfaya.

Evet, ordaydı yüzün.

Güzün, düşümde gördüğüm yüzün.

Kitabı kaldırıp kalbime bastırdım.

Gözlerimi dışa kapatıp içe açtım.

 

O an göğsümdeki yumruğun çekildiğini hissettim.

Kitabın parasını verip dükkândan çıktım.

Karar vermiştim. Burası yeni mekânlarımdan biri olacaktı.

 

İşte şimdi böyle bir günün gecesinde yazıyorum sana bu satırları.

Masamda o şiir kitabı.

Ve mum.

Eve geldiğimde ne kadar uğraştımsa da göremedim son sayfada yüzünü.

Hazin.

Çok hazin.

Işığı açtım göremedim seni.

Kapadım ışığı yine göremedim.

Mumu yaktım göremedim.

Gözümü kıstım, açtım yine göremedim.

 

Kendi kendime ılık sözler fısıldadığım sabaha yüz tutan bu saatte, şişmiş gözkapaklarımla cinnetin koynuna doğru devam ediyor yolculuğum.

Suskunluğun dev bir aynaya döndüğü bu vakitte anlıyorum ki hayat;

kesinlikle çizgi gibi yalın bir düzlemden ibaret değilmiş.

İnişler ve çıkışlarla,

yanılgı ve yenilgilerle beslenen çetrefilli bir maceraymış hayat.

Bildim bunu.

Artık benim için her yer kış Eylül.

Her yan soğuk.

Evvel.

Ahir.

Kaybettim zamanımı.

Mekânımı.

Yazar hakkında

Necdet Karasevda

Necdet Karasevda

Yorum yaz