Kitaplık

ZAMANI YİTİREN SAATLER

ZAMANI YİTİREN SAATLER

KDY, 2021, EBUBEKİR KAYA

Değerli Kardeş,

Ağzı olanın konuştuğu, sözün ayağa düştüğü şu zaman diliminde, söze hak ettiği değeri verecek, onu hak ettiği yere koyacak kalem ve kelâm ehli kişilere ihtiyacımız var. Hele bu kişiler, eğitim emekçisi olursa bir başka güzel olur.

Son ikaz çağlar ötesinden: “Ya hayır söyle ya sus!”(HŞ.)

“Kişi bile söz demini” der Yunus.

Susmak ve konuşmak becerisinin yerini ve zamanını yani “demini” şaşırdık galiba. “Demini” bilemeyince sözün, “kemini” de bilemez hale geldik.Dem ile kem birbirine karışınca, Ziya Paşa’nın sözünü ettiği durum, hal ortaya çıktı:

“Nâdanlar eder sohbet-i nâdan ile telezzüz,

Divanelerin hemdemi divane gerektir.”

Bizi tutsak alan, bize pranga vuran o kadar çok şey var ki. Onlar bedenimize ve zihnimize giydirilen deli gömlekleridir. Cemil Meriç, bunlardan birine işaretle şöyle der: “-İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleridir.” Deli gömleği bedene değil de idrake giydirilince, işin vahameti ortaya çıkıyor.

Hiçbir şey sebepsiz değil. Zira sebepler dünyasında yaşıyoruz.

Gülşen, Harabistan’a dönüşmüş ise, vardır bir sebebi ve faili. Hoş, Allah (cc) dilemezse olmaz. Dün Altın Çağı yaşayan ve yaşatanlar bugün, bakırdan bir devri yaşıyorsa, “Acaba nerde, nasıl?” deyip yola revan olmalı. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Hem, Erzurumlu İbrahim Hakkı oğlu Şâkir’e döner ve der ki: “Harabat ehlini hor görme Şâkir, defineye mâlik viraneler var!”Malum, defineler ve hazineler genelde virane yerlerde bulunur. Demek, yitirdiğimiz değerleri bulmak için Harabistan’a dönmemiz icap ediyormuş! Kadere öyle fetva çıkartmış olamaz mıyız?

Geçmişimizle ve ecdadımızla iftihar ediyoruz, hem hakkımızdır. Lakin hep iftihar makamında kalmak, “tedenni” olmaz mı?  Maksat, tedenni mi terakki mi? Terakki dersen, kolları ve paçaları sıvamak gerekir. “Dün, dün de kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım!” der Hz. Mevlana.

Dün Medrese bugün Üniversite. İsmin değişmesiyle hakikat ve gerçek değişmiyor. Dün ilim, bilim merkezi olanların yerinde bugün sam yelleri esiyorsa, önce, kendimizi çimdiklemeliyiz. “Elin gâvuru!” söylemi bana, hep bir kendinden ve sorumluluktan kaçış gibi gelir. Yüzleşmekten korkan bir topluluk haline geldik!

Dünün medeniyet ve ilim, sulh ve sükûn merkezlerinde bugün savaş tamtamları çalınmakta.   Heyhat! Yerküreye sulh-u umumiyi getirecek, henüz kendi arasında uhuvvet ve muhabbeti tesis ve temin edemeyen bu coğrafya mı? “Kendisi himmete muhtaç bir dede, nerede kaldı gayrıya himmet ede.” Küçük gördüğümden, küçümsediğimden değil. Ümitsizlik hiç değil. Acı gerçeklerin tespiti! Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, hâlâ uykuda, hâlâ oyun ve oyalanmadayız. Döviz, borsa, faizin Bermuda Şeytan Üçgeninde çadır kurmuş, atlarımızı bahis oyunları için koşturuyoruz!Bize de geriden “nal toplamak kalıyor!”

Biliyorum, inkisar-ı hayalini ve ızdırabını terennüm edersin, fakat uzak Acem diyarlarına gitmeye ne hacet? 21.yüzyıldayız. Küçük Asya Anadolu’yu maddeten ve manen ayağa kaldıracak, din ilimleriyle fen ilimlerinin üç dilde okutulacağı Medresetü’z-Zehra üniversitesini yapacak “muktedir” bir babayiğit çıktı mı?Moğolların işi yıkmaktı. Ya bizimkisi?

Körler, sağırlar, dilsizler: Üç Maymun. Karanlığa sabah akşam sövmekle aydınlık ve ışık gelmez. Çare, mum yakmaktır. Mumu yak, sövmeyi bırak! Evet, küfre rıza küfür olduğu gibi zulme rıza da zulümdür. Bunu zâlim de âlim de bilir. Bilmek başka yapmak başkadır. Hepimiz her konuda allâme-i cihanız. Ne ki, -kendimiz dahil-kimseye faydamız yok. “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” Nebevi (as) beyanını hiç duymamışız sanki.

Tepki el, dil ve kalp ile olur. El devletin, kanunun, hukukun,  adaletin, yani ümeranın, dil eli kalem tutan kalem ve kelam ehli aydınların, yani ulemanın, kalp de-bozulmamış ise- avamın, halkındır. Önceki iki sınıf bozulunca halkta da bozulma kaçınılmazdır. Boşuna dememişler: Balık baştan kokar!Güzel ve ilginç bir tespit. Hele bir de tuzun kokması vardır ki, tam bir felaket.

“Kökü mâzide olan âtiyiz” demek sözle kolay. Dindaş ya da soydaş olmak da öyle. İnsan, nisyana, unutkanlığa müptela bir varlık. Hemencecik hem kendini hem kendi cinsini unutuveriyor. Hele bir de nimet içinde yüzüyorsa. Parmağının birisi balda diğeri yağda yaşıyorsa. Rahat ve rehavet:İki mâhi, yok edici. İnsanı yutan balık. Belh sultanı İbrahim Ethem’i hatırla. Sarayın damında devesini arayan bir adam uyarmadı mı? Saraylar arttıkça, gönül sarayları bir bir yıkılmakta, ne saltanat ne sultanlık kalmakta. “Ekmek bulamazsanız pasta yiyin!” diyen saraylılar halkı isyana teşvik ettiler. Sebep olan yapan gibidir.

İnsan kendi değerlerine, kendi medeniyetine Fransız olunca, Fransa ya da İngiltere’nin medeni olduğunu sanır ya da inanır. Gandi dize getirinceye kadar, bir tek Hindistan örneği bile kendilerini medeni(!) ötekileri barbar belleyen İngiliz ve emsali vahşilerin gerçek yüzünü anlatır bize. Bu arada, Özgürlük Üçgeni adını verdiğim, Gandi, Bediüzzaman ve Mandela’nın ülkelerinin hürriyeti adına verdikleri, eylem ve söylemde pek çok ortak noktalarının bulunduğunu anlatan kitabı bitirmeyi ümit ediyorum.Düşmanlar ortak: Cehalet, sefalet, tefrika. En büyük ortak nokta: Eğitim şart!

İnsan, düştüğü yerden kalkarmış. Milletler de öyle. Askerlik yaparlan bilirler. İtalyan Çukuru denilen bir çukur vardır. Asker böyle bir çukura düşerse, oradan nasıl çıkacağı öğretilir. İnsan bir yolcudur ve hayat yolculuğumuz devam ederken önümüze pek çok İtalyan Çukuru çıkabilir.Üstelik, öncesinde bir uyarıcı levha da bulunmaz.  Aman dikkat! “Kendi düşen ağlamaz.” Düşenin dostu da olmazmış.Dost aramaktansa düşmemeye çalışmak daha akıllıca. Zararın defi, yararın celbinden önce gelir.

Sömürü düzeni öyle şak diye gelmez. Süreçleri vardır. Önce, halkı gönüllü köle ve köle ruhlu topluluk yani zombiler haline getirmek gerekir ki, sömürü düzeni devam etsin.Gandi ve mücadelesini okuyanlar bunu, orada açıkça görürler. “Korku, itaatin ilk şartıdır.” der, Hitler denen zalim. Hiss-i havf yani korku duygusu, hayatın korunması için verilmişken, hayatın yaşanmaz haline gelmesi için kullanılır hale gelir. Hırsı da yabana atma. İnsanı sanal para Bitcoin’e bile dost yapar! Gandi’ye insanın en çok hangi özelliğini beğendiğini sorarlar: “Cesaret!” der.  Devamında, “Ama o, korkakların kullanacağı bir silah değildir.” diye ekler. Sömürge bakanlığı, müstemleke nazırlığı tarih olmadı. Kılık kıyafet, kisve, libas değiştirip tebdil-i kıyafetle hükmünü icra ediyor. Meselâ, AVM’ler tüketim toplumunun mabetleri haline geldi. Aklı başında olanlar, şimdiki topluma ne isim vereceğini tartışıyor. Ağ toplumu, risk toplumu, bilgi toplumu, tüketim toplumu, dijital toplum… hakeza.

Cüzdan ile vicdan arasına sıkışıp kalmıştır günümüz insanı. Derd-i maişet. Vicdan dese cüzdandan, cüzdan dese vicdandan olacaktır. Hem şaşkın hem topal ördek misali. Sistem onu o halde tutacak ki, sömürü devam etsin. Ne olsun ne ölsün. “Delik demir çıktı mertlik bozuldu.” der halk ozanı. Ah şu “-izm’ler” icat olalı insanlık bozuldu! Merhum Cemil Meriç onları, “deli gömleğine” benzetmiş haklı olarak. Yine de iş bizde bitiyor.

Derler: “Nikâhta keramet vardır!” Fakat bu kerametin neler olduğunu adamakıllı sayan bir bilgeye daha rast gelmedim. O bilgeyi bulsam, ben de soracağım. Nedir bu keramet? Atinalı Sokrat kendinden öğüt alan gençlere şöyle seslenirmiş: “Gençler! Muhakkak evlenin. Eşiniz iyi çıkarsa mutlu, çıkmazsa filozof olursunuz!” Acaba, kerametten kastedilen, ikinci şık mı? Evet, evlenmek peygamber (as) sünneti. Fakat yer ve zamana göre hükümde değişiyor. İnsanlık bir büyük aile. Annesi Havva, babası Âdem (as). Hoş, bazıları ısrarla ve inatla “Bizim atamız maymun.” demekte. İnsan olmak varken, maymunlukta ısrar niye onu da anlamak mümkün değil. Aile mütekabiliyet, karşılıklılık esası üzerine yürür. Karşılıklı sevgi ve saygı, sabır ve şefkat hakeza. Evliliğin uzmanı yoktur. Yahut ben öyle biliyorum. Evlilik kurumunu kazasız, belasız devam ettiren, evinde huzur ve mutluluk yelleri estiren herkes, bu konunun uzmanıdır. “Ben ne dersem o!” tarzı yaklaşım, tavır, davranış ya da tutum aile içinde geçerli akçeler değildir. Hem akçeli işlere dikkat etmek lazımdır. Bazen kişinin başına olmadık işler de açar. Kabul etmek gerekirse, evet, evlilik -özellikle günümüzde- mayınlı bir tarla gibi.Elde mayın tarayıcı da yok.  İşimiz zor! Meyelanları evlilikte, heyelana dönüştürmemek gerekir.

Kitapların önsözü gibi insanların da hem önsözü hem sonsözü vardır. Bazen kavli, sözle söylerler. Bazen de yaşantılarıyla hali, fiili. En güzel örnekler, peygamberler (as) ile onların takipçileridir. Sultan Abdülhamid Han, “Tekerrür eden tarih değil, hatalardır.” der. Ne haklı ve hakikatli bir tespit! Doğal olarak, hata tekerrür edince tarihin de tekerrürü kaçınılmaz oluyor.

Dünküler “Şükür, yeter!” diyordu, bugünküler “daha yok mu?” Fazla mal göz çıkarmazmış! Kerameti kendinden menkul şeyh misali. İşimize yarayacak, kendimizi avutacak, başkalarını uyutacak o kadar çok veciz(!) söz uydurmuşuz ki. Utanmasak “atasözü” diyeceğiz. İsrafı, itibar bellemişiz. Oturduğumuz mesken, bindiğimiz araba, sırtımıza geçirdiğimiz giysi övünç kaynağımız, gurur vesilemiz olmuş. Neye sevinecek neye üzülecek, neye ağlayacak neye gülecek onu bile bilemez hale geldik. Bela ve musibet umumi ise, hata da öyledir.

Kendi hayatını cennet yapmak için başkalarının hayatını cehenneme çeviren insan: Zalim! Adın ne önemi var. Bazen patron olur bazen sultan. Kurbanları, kutsalını değiştirmiş herkes.

Zamane insanları. İbnü’l-vakit. Hepimiz yaşadığımız yüzyılın, devrin, o anki dilimin çocuklarıyız. Vaktin boyasıyla boyalanıyoruz. Sohbette insibağ vardır, derler. Yapılan sohbete bağlı. Sohbet masa, kasa, nisa üçgeninde dönüp duruyorsa duygular, düşünceler onunla hemhal oluyor. Fikir, zikir meselesi. Dünü bugüne, bugünü yarına taşımak hayli zor. Doku uyuşmazlığı ya da kuşak çatışması yaşanıyor. Buluşabileceğimiz ortak noktaları bulmak, ona odaklanmak gerek. Milenyumun ihtiyacını iyi tespit etmek lazım. Tedavi öncesi, doğru tanı ve teşhis konulmalıdır. Yarım hoca ile yarım hekimin vereceği zararı hepimiz biliyoruz. Biri dine ötekisi cana kasteder.

Hastalık, eskilerin “maraz”ı. İnsan hasta olduğu gibi bazen çağ da yüzyıl da hastalıklı olabilir. “”Mariz bir asrın…” diyen bunu kastetmiştir. Bazıları maddi bazıları manevidir. Tedavileri farklı. Kimi söze ihtiyaç duyar kimi neştere. Söz deyip geçmeyelim. Yunus der: “Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı. Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ide bir söz.” Demek söz, hem tamir eder hem tahrip eder.

Cinnetini, cennete çeviren de vardır, cehenneme çeviren de. Cinnete yeterli miktarda bir kaç doz sabır zerk edince şifa, sabrı içinden çekince zehir olur, insanın aklını, kalbini, ruhunu zehirler. Akıl tutulması, güç zehirlenmesi de bir cinnet halidir. Önce kendine sonra etrafındakilere zarar verir.

Atalet, salt tembellikten farklı bir durum. Eylemsizlik hali. Bir çeşit, bedeni ve ruhu esir alan, psikolojik bir esir kampı. Türevleri pek çok.“Adam sen de” diyen ertelemecilik, “benden bir şey olmaz” diyen tükenmişlik sendromu, “ben bittim” diyen bezginlik, “adım Hıdır, elimden gelen budur” diyen bahanecilik, “canım istemiyor” diyen isteksizlik ve eylemsizlik halleri. Kalp ile kafanın, ruh ile bedenin savaş hali. Atalet ya galip gelecek yahut mağlup olacak. Galip gelirse vay halimize! Devreler yanmış demek.

Susma hakkı, konuşmama hakkı. Temel bireysel hak. Lakin susması gereken yerde konuşan, konuşması gereken yerde susan da bu hakkı ihlal etmiş demektir. Ağzı olanlar ülkesinin çok konuşan vatandaşı için iki kulak, bir ağız bize mesaj veriyor: İki düşün yahut dinle, bir konuş! Eline, diline, beline sahip çık: Edeb! Zulüm ve zina; elin, dilin ve belin raydan çıkması.

“Dilin kemiği yok.” ifade hürriyetine işaret etse de olumsuz bir çağrışım yapmakta: Dilini tutamamak. Üslûb-u beyan, ayniyle insan. Kullanılan kelime ve kavramlar, insanın kimlik ve kişiliğini ele veriyor.  El âlem ne der, diyenler ya yapıcı ya yıkıcı eleştiri yapıyor demektir. Yapıcı olana eyvallah. Yıkıcı olana kulak ver fakat ehemmiyet verme. Elle gelen düğün bayram!

Müzik ya da musiki. Aynı kelimenin farklı terennümü, nağmesi. Nağme sanatı. İnsanda yaptığı çağrışıma göre değer ve hüküm alır. Sazın telinde ses, neyde nefestir. Her bir makam, ruhta farklı çağrışımlar hasıl eder. Hüzün ya da neşe verir. İkisi de -insan için- dozunda gereklidir. Keyifli hevesat: Helal ve meşru eğlence. “Beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat beşte birisi olmalı.” Zira iyi de olsa bir şey haddi aşarsa zıttına dönüşürmüş. Şifa iken zehir, deva iken dert olur.

Vakit nakittir sözü, zamanın kıymetini anlatan bir güzel sözdür. Nakd-i ömür de öyle. Ömür denen sermayenin her bir kuruşu, her bir dakikası alabildiğince değerlidir. Çünkü ömür sermayesiyle ya kazanacağız ya da kaybedeceğiz. Hiç kimse kaybetmek istemez. Hele ticaret erbabı ise sermaye daha bir önem arz eder. İsraf-ı zaman, ömür sermayesinin zarar hanesini gösterir. Zaman, devir daim yapa yapa, bir çember misali döne döne, yükünü boşalta boşalta ebed tarafına doğru yol almakta. Biz mi zamanı, zaman mı bizi harcamakta bilemiyoruz.

Çay, kitap, sohbet: Muhabbet Üçgeni. Haliller ve Habibler meclisi. Dostlar ve Sevgililer meclisi. Dünyanın üç kârlı işi: Tilavet-i Kur’an, münacat-ı Rahman, sohbet-i ihvan. Nafaka için ter dökmek de kıymetli. “Çalışıp kazanan, Allah’ın sevdiği kişi.” El emeği, göz nuru, alın teri, semere ve neticeye değer katıyor, kıymetlendiriyor.

İslâm Dünyası. Dünya muvazenesinde esamesi bile okunmayan dünya. Kendimizi kandırmayalım. İslâm İşbirliği Teşkilatı’na üye 57 İslâm Devletinin yıllık mal ve hizmet üretiminin bir Almanya etmediğini biliyor muyuz? Biliyorsanız, bu gerçek karşısında ne düşünürsünüz? Hem meselâ, her yıl yayınlanan, İslami ölçülere göre ülkelerin değerlendirildiği İslâm Endeksinde, ilk 10’da hiçbir İslam ülkesinin olmaması bize ne söylüyor? 2019 yılındaki İslamilik Endeksi sıralamasında Şeriat Devleti (?!) S. Arabistan 85’nci sırada, İslâm Cumhuriyeti (?!) ile yönetildiği iddia eden İran 125’nci sırada yer alırken, Türkiye 95’nci sırada. Vaesefa! Sulh-u umumiye, dünya barışına katkısı olan ve bu konuda Nobel Barış Ödülü alan bir İslam Devleti lideri niye yok? Sorular, sorular. Ne olursunuz, temcit pilavına dönen “”dış mihraklar!” demeyin. Masallara kulaklarımız doydu. Gerçeklerin tecessüm etmiş, cisimleşmiş, fiile dökülmüş halini görmek istiyoruz. İslâm deyip işbaşı yapanların yaşattıkları inkisar-ı hayali görmezden gelip, es geçip, İslâm ile telifi katiyen mümkün olmayan hallerine karşı gözlerimize, kulaklarımıza, ağızlarımıza kilit vurmak. “Cambaza bak!” kurnazlığı ile “dış mihraklar” demek hiç ama hiç inandırıcı değil. Meselâ, ben inanmıyorum. Dış mihraklar çalışırken, peki ya, bizim elimiz armut mu topluyordu.Asrın Manevi Mimarı, Son Süvari, yaşadığı(mız) çağın hastalıklarını 6 madde halinde yazmış. Sadece okumuş ve bilmiş olmamız ne ifade eder? Mesele, uygulamadadır. Önemine binaen bu 6 hastalığı bir kez daha okuyalım. Ve hâlâ şu 21. yüzyılda bile bu hastalıklarla malul bir dünya: İslâm Dünyası.

Altı hastalık (mealen):

1.Ümitsizliğin hayat bulup dirilmesi.

2.Siyasi ve toplumsal hayatta doğruluğun ölmesi.

3.Kendi insanını düşman gibi görmek ve düşmanlığı sevmek.

4.Müslümanlar arası manevi bağların bilinmemesi.

5.Baskıcı, diktacı yönetimler.

6.Şahsi menfaate için gayret sarf etmek.

 

Şimdi, dış mihraklar demeden önce, şu hastalıkları nazara alarak, kendimiz ciddi anlamda bir çek etmemiz icap etmez mi? Meselâ, gerçek İslâm’ı ve İslâm’ın gerçeklerini layıkıyla temsil edebiliyor muyuz? Göğsünüzü gere gere ‘evet’ diyebiliyorsanız, mesele yok. O vakit, dış mihraklar deme hakkınız bakidir. Yok, cevabınız ‘hayır’ ise, o zaman, işin kolayına kaçmadan, kendimizle yüzleşmek ve kendimizi hesaba çekmek zorundayız. Tarihin tekerrürü, hataların tekerrürüdür. Kabahat samur kürk olsa, kimse sırtına almaz(mış)!

Şiir deyince aklıma hep, ilk önce –nedense- Mehmet Âkif gelir. Belki de Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı Destanını şiirleştirdiği için. Samimiyet ve içtenlik, cefa ve vefa da başka vasıfları olmalı. Elbette şiir dünyamızın devi yalnızca Âkif değildir.  İdeolojisine iştirak etmesek bile Nazım Hikmet de bir şairdir.  Yahya Kemal’in Ezan-ı Muhammedi’si bir harikadır. İsimlerini yazmaya kalksak onlarca sayfa tutan başka devler de vardır.  Şiir yazmak özel ve güzel bir istidat ve kabiliyet diye düşünürüm. Ben de zaman zaman denedim ama zorlama ile olmuyor. Meselâ, küçük oğlum psikolog Muhammed Said bu konuda fevkalade başarılı. Benim -varsa- başarım düzyazı dediğimiz nesirde. Ondan da emin değilim. Şiirin gerçek tarifini de ancak şairlerin yapacağına inanırım. Sanatı sanatkârdan, resmi ya da tabloyu ressamdan, şiiri şairden sormak icap eder. Zira bir eseri, onu var eden, vücuda getirenden sormalı değil mi? Yoksa “hariçten gazel okumak”olmaz mı?

“Şiir için “gözyaşı” derler, onu bilmem, yalnız,

Aczimin giryesidir bence bütün âsârım” der Mehmet Âkif.

Kalem ile kelamın izdivacı. Büyülü ve büyüleyici sözcükler. Gönlün bam teline dokunan sesleniş. Ruhta hasıl eden ürperti. His dünyamızdaki titreşimler. Aklımıza, kalbimize, ruhumuza güzel ve tatlı ilham esintileri getiren kelime, söz dizilişleri… Ben de şiiri böyle anlıyor ve anlamlandırıyorum.

Linç konusunda size katılıyorum. Maddi manevi değerler bütünü olan kültürün olumlu ve güzel anlamları bir  “orman kanunu” diyebileceğim linçi yanyana getirmek, en hafif ifadeyle bir haksızlık ve saygısızlıktır.Yemek kültürüne evet, linç kültürüne hayır. Linç, yargısız infaz.  Kökü ve kökeni bile bu diyarlara yabancı. Zorbalığın ve zulmün Frenkçesi. Bizden uzak olsun, diyeceğim fakat son dönemlerde topluma sirayet etmiş, revaç bulmuş bir başka virüs. Söyletmen vurun ya da vur yatır, çal satır da diyebilirim. “Acımasız dünya sendromu”na maruz toplum, yoğun bir asparagas haber, iftira ve yalan bombardımanı altında adeta şirazesinden çıkartılmakta, kutsalına, milli-manevi değer ve dinamiklerine zıt hareketlere zorlanmaktadır. Kanaatimce, aşırı politize ve militarize edilmiş bir toplumdan, aksi bir davranış beklemek fazla iyimserlik olur. Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz. Her bir derdin devası vardır. Ölüm hariç. Ona da geçici bir hayat rengi verilebilir. Hz. İsa (as) olayı buna en güzel örnektir. Yaratıcı Kudret bunu insana bahşetmiştir. Tek şartı, çalışmak.

Din-i hakiki bilinmeyince ya da terk edilince, ortada, din adına pek çok ucube arz-ı endam eder. Medya, bunlardan sadece biri –belki- birincisidir. Dini kelime ve kavramlarla halka sunulan, Cemil Meriç’in  “deli gömleği” adını verdiği ideolojiler de bir başka sahte dindir. Sahte ve yalancı peygamber olur da sahte din olmaz mı? Hoş, ona da din demek aslında dine hürmetsizliktir. Dindar ile dincileri, iyice tefrik edebilme bilgi ve becerisi kazanmalıdır bu toplum. Yoksa her ağzından“Allah” çıkanı dindar sanacaktır. Eğitim şart!

“Göz görmeyince gönül katlanır” sözü meşhurdur. Lâkin, kafa gözü olmadan görenler de olabilir. Gönül gözü diye bahsedilen bir başka gözün de olabileceğini hesaba katmak gerekir. Her geceyi Kadir her kişiyi Hızır bil, derler. Nura hizmet edenler, kelime ve kavramları seçerek özenle ve dikkatli kullanmalı. Çünkü nur, nar’ı netice verecek sözcüklerle ifade edilmez. Bediüzzaman “Dâvâm” derken Hitler delisi “Kavgam” diyordu. Dâvâda hukukilik ve insanilik varken, kavgada -çoğu zaman- zulüm ve zorbalık bulunur. Malum, “usûl esasa mukaddemdir.” Öncelik yol, yordam ve yöntemdedir. Kaş yapayım derken, göz çıkarmamak hassasiyeti, özeni, titizliği. Kuyumcu misali. Meselâ, cumadan cumaya camiye gelenleri, takdir ve tebrikle, müjde ve muştularla, onlarda dini duygu ve düşünce uyandırmak varken, fırsat bu fırsat diyerek, dini sopa gibi kullanıp onları hırpalamak. Ya da önce cenneti, dinin- imanın mehasin ve güzellikleri nazara vermek yerine, cehennemin dehşetini nazara vermek. Sizce doğru mu? Bence değil. Zalim ve diktatör Hitler, “korku, itaatin ilk şartı” dese de Şefkat Peygamberi (as) “Müjdeleyin” demiyor mu? O halde? Önce muştu ve müjde…

İnsan maddiyat ve maneviyat dünyasının bileşimi, birleşimidir. Et, kemik, sinir yanında, kalp, kafa, ruh ve hissiyatla donatılmıştır. İkisi de lazım ve gerekli. Hem burada hem ötede. Dengede tutmak gerek. Biri diğeri için terk edilmez. Yalnız dünya, kalben terk edilebilir. Kesben, çalışıp kazanma yönüyle terk edilemez. Midenin ziline kulak verip, kalp, kafa, ruh ve hissiyata kulak tıkamak olur mu? Yarım hoca ile yarım hekimden -mümkünse- uzak durmak gerek. Zira nefsini ıslah edemeyen, -olsa olsa- başkalarını ifsat eder. Beşer, şaşar ve şaşırtır. Reçeteyi -hassaten- doktorlar yazar. Maddi ve manevi hastalıkların “uzman” doktorları vardır. Uzmanına kulak vermek tedavi için şarttır.  Yarım yamalak oluşumuza bir de bu açıdan, bu pencereden baksak iyi olmaz mı? Sadece kuşak çatışması mı?

Endülüs fâtihi Tarık bin Ziyad. Gemileri yaktıran meşhur komutan, cesur yürek. Ruhuna binler rahmet. Gemi yakma olayı, dün ile bugünün farkı gibi. Mazi, hazır ve müstakbel. Geçmiş, bugün, gelecek. Dünküler fetih için at koştururken, bugünküler bahis için. Dünküler fetih için gemileri yakarken, bugünküler dünya için kendilerini… Bizim dünyamız, Hz. Yunus’un (as) balığına evrildi. Yutmadık kimse kalmayacak gibi. Kölelik gönüllü hale dönüştü. İlkel toplum, tarım toplumu, sanayi toplumu, modern toplum, bilgi toplumu, tüketim toplumu fakat bilge toplumu olamadan kölelik toplumunun limanına demir atmış gibiyiz. Ne yazık ki, isimlerin değişmesiyle gerçek değişmiyor.Müstemleke Nazırı, işin sırrını çözmüş, püf noktasını bulmuş. Ya biz? 21. asırda İslamilik Endeksinde Türkiye Cumhuriyeti olarak 95. sıradayız. Ağlayalım mı, şaşıralım mı, (Nazır’a) kızalım mı?

İnsanın gözünü bir avuç toprak doyururmuş. O vakit de iş işten geçmiş olacak. “Deveyi hamuduyla yutmak” diye güzel bir deyimimiz, tabirimiz vardır. Tam da bugünkü gözü doymazları anlatıyor. Sanki dev bir Piton Yılanı gibi. Hırs, hâris, hırsız.Hâris, yalnız iş dünyasının patronları değil ki. Memleketi Haraptar, bizleri Maraba gören zihniyet sahipleri de hârisler sınıfından. Hâris ulema, hâris ümera…Yalnız tek sınıf olsa, kuşatmayı yarmak işi kolay. Metalaşmayan hiçbir şey kalmamış gibi. Vaktin nakit olduğunu zaten neredeyse yarım asırdır duyuyorduk. Nakitler çoğaldı. Çeşme akarken küpü, testiyi doldurma telaşı. Gerçi, testinin su yolunda kırıldığı da olmuyor değil.

Halk ozanımız Âşık Veysel, “Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başka olmasa” der. Neye niyet ve neye nazar?  Muhabbetin adavete dönüşümü. Toplumu kemiren altı hastalıktan birisi: Adavete muhabbet. Abesle iştigal. Keyifli hevesatın yüzde beşten yüzde doksan beşe çıkartılması. Kalan yüzde beşlik kısım da, önceki yüzde doksan beşin sebep olduğu gaflet ve dalalet hali.

Bir başka halk âşığı ve ozanı Kaygusuz Abdal da şöyle der:

“Bu âdem dedikleri,

El ayakla baş değil,

Âdem mânâya derler,

Sûret ile kaş değil.”

Elbette âdemde el, ayak, baş ve kaş bulunacaktır. Şekil şartları.  Yani ozan, bir bakıma, dünyaya ve dünyalıklara hep seküler gözle değil, bir de maddeden soyutlanmış, arınmış mânâ gözüyle bak diyor bize. Dünyanın üç yüzü vardır: Kendine, Sanatkârına ve ahirete bakar. Sanatkârına ve âhirete bakan yönüyle sevilmeye layıktır. Kendi, kimseye yâr, dâr, diyar olmamıştır. Peşinden koşandan kaçar, Kendinden kaçana koşar. Fanidir, fenadır, tarladır. Etme bulma yeridir. Vatan-ı ikamettir. Misafirhanedir. Yolculukta bir duraktır. Bir gölgeliktir. Saltanat sürenlere bakıp makarr-ı saltanat sanma. Az güldürür, çok ağlatır. Çay kaşığıyla verir, kepçeyle alır. Değeri ve kıymeti kendinden değil, Sanatkârının teşhir yeri olmasındandır. Hoş, Sanatkârının yanında sinek kanadı kadar da değeri yoktur ya… Biz nesine vurulduk acaba?

Şu konuda sizden farklı düşünüyorum: Toplumun sorunu, kavramların içini doldurmaktan ziyade “içini boşaltmış” olmalarıdır. Belki aynı şeyi farklı söylüyor da olabiliriz. En göze batan, bizim en çok canımızı acıtan “dindarlık” kavramı. Şu anda içi boşaltılmış kavramın başını çekiyor gibi. Dindarlığın, eylemsiz söylem haline dönüşmesi. Kabuğun, özün önüne geçmesi, Dindarlığın, görünür olmak derdine düşmesi.Şovmenlik. Lüksün ve israfın, şatafat ve debdebenin sanki dinin emri, dindarlığın gereği imiş gibi pazarlanması ve palazlanması. Kötü temsil. Kutsalın, olmayanla takası. Haramın ve haram düşüncesinin kıyısından köşesinden tırtıklanması. Yalanın, aldatmanın ve aldanmanın hikmet zannıyla peşine düşülmesi. Elbette ciddi, samimi, gayretlileri tenzih ediyorum. Onlar bahsimiz dışında.

Her peygamber (as) bir mesleğin pîri mesabesindedir. Şimdi duayen diyorlar galiba. Öğretmelik mesleğinin piri, üstadı da Hz. Peygamberdir (as). Zira bir nurlu beyanında, “Ben ancak muallim olarak gönderildim” buyurur. Demek öğretmenlik, bir peygamber mesleği. Bu da işaret eder ki, bu mesleği seçenler, peygamberane bir sabır ve gayret göstermelidirler. Öğrencisine rehber, kılavuz, mihmandar olabilen öğretmenlere ne mutlu!

Eleştirmek, tenkit etmek ayrı bir şey, suçlamak ise bambaşka bir şey. Öğretmenler bir araç, vesile, vasıta. Onları günah keçisi yapmak -bence- haksızlıktır. Onlardan çok önce, vesile ve vasıtası oldukları eğitim sistemini sorgulamalıyız. Eğitim ordusunda, bir ya da birkaç neferin içinde birkaç olumsuz örnekten yola çıkarak, toptancılık yapıp hepsini kötülemek en büyük haksızlık. Evrensel hukuk kuralı, bir kanun-u esasi: Suç ve ceza şahsidir. Onları,maddi manevi sorunlarla boğuşturarak, yılda bir gün hatırlayarak “Yorgun Savaşçı” haline getirmemek gerekir.

İlkokul, ortaokul ve lise yıllarımı hatırlıyorum. Öğretmenlerimizin bir saygınlığı, bir ağırlığı vardı. Hem korkar hem saygı duyar hem de severdik onları. Köprünün altından çok sular aktı ve kara tahtalar önce yeşile boyandı, sonra akıllı tahtalara evrildi. Tebeşir ve tozu tarihin tozlu raflarına kalktı. Siyah önlükler de önce maviye boyandı, sonra renk renk oldular. Fakat kafa değişmeyince isim, cisim ve renklerin değişmesi bir anlam ifade etmiyor. Mesela, kurda kuzu, yılana sülün desek, ne yılan yılanlığından ne kurt kurtluğun vazgeçmiş olur. Gözünü kapatan yalnızca kendi dünyasını gece yapmış olur. Özden daha çok şekil ve şemail ile vakit geçiriyoruz. Yunus ne güzel demiş:

“Dervişlik olaydı tâc ile hırka,

Biz dahi alırdık otuza kırka.”

Ya da

“Dervişlik dedikleri,

Hırka ile tâc değil.

Gönlün derviş eyleyen

Hırkaya muhtaç değil.”

Eski, eski diye atılmadığı gibi, yeni de yeni diye alınmaz. Her şeyin bir yeri, zamanı, zemini vardır.  Gelenekçiler ile yenilikçiler. Hangisini dinlesen o haklı, o üstün, o faydalı. Sanki başka şık ya da şıklar yok. Klasik Mantık, Safsata bahsinde bir nebze değinir. Ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek gibi. Aşı ve tedaviden bahsetmeden, insanı, iki seçeneğe zorlamak gibi.Risk Toplumunu tetikleyen tek şey vardır: Korku. 3K da ayrı bahis: Korku, kaygı, kuşku. Korona, Covid ya da Kovid 19 da cabası, tuzu biberi oldu. Bilgi çağının gücü, bilgidir, kalemdir, kelamdır. Kılıçlar kına gireli çok oldu. Hâlâ yalın kılıç sallayan “eskicilere” günaydın demeli.  Ben onları, yel değirmenlerine saldıran, şövalyelik hikâyeleri okuya okuya kafayı bozmuş Don Kişot’a benzetirim.

ABD veya Çin, ismin önemi yok. Tepişen filler ve kırılan kristaller.  Yalnız, toptancılık yapmadan, tıpkı Bediüzzaman’ın haklı ve isabetli tespitiyle, Avrupa’yı ikiye ayırdığı gibi dünya devlerini de ikiye ayırmak lazım. Müspet ve olumlu, menfi ve olumsuz. İnsanlığa ve medeniyete hizmet eden ile etmeyen. Tamirciler ile Tahripçiler. Hakkaniyeti elden bırakmamalı.  İki Cihan Harbi ile insanlık, diyetini kanı ve canıyla ödedi. Üçüncüsü çıkarsa, -Allah korusun- diyet ödeyecek ne kan ne can kalır. Umarım Korona biz pek çok şey öğretmiş olsun. Başta, sağlık ve hürriyetin kıymeti. Hiç ölüme bu kadar yakın mesafede bulunmamıştık. Bir nefeslik sıhhatin dünyaya bedel olduğunu anlayamamıştık. Sohbet, muhabbet ve uhuvvetin değerini bu kadar net idrak edememiştik. Mal ve mülk sahibinin biz olmadığını bu kadar kesin öğrenememiştik. Görünen ya da kendini öyle zanneden devlerin, içi koflaşmış bir kütük parçası olduğunu sezememiştik…  Daha neler neler.

Asrın hem düşmanı hem hastalığı: Cehalet, sefalet, tefrika. Miskinlik, sefalete dahil, onun içinde. Yalnızca tembellik barındırmıyor bünyesinde. Uyuşuklukve tepkisizlik hali de var. Cehaletin ilacı eğitim, sefaletin topyekûn ekonomik kalkınma, tefrikanınki uhuvvet ve muhabbet. Ülke, bölge ve dünya bazında. Arayan, bulur. Bulanlar da arayanlardır. Ya Mevlâ, ya Leylâ…

İsyan, nisyan, insan. Sacayağı gibi. Ne kadar da birbirine benziyor, birbirini çağrıştırıyor.  Sonuç, semere ve meyvesi: Ekonomik kriz, toplumsal kargaşa. Özün, kabuğa feda ve kurban edilmesi. Muhafazakâr toplum mu dediniz? Neyi muhafaza ettiklerini bir bilsek.

Hürriyet ya da özgürlük, ne dersek diyelim, inancın bir özelliği ve güzelliği. Dini öğreti de bile bazı ibadetleri yerine getirme şartı: Hür olmak. Meselâ, Cuma namazı. Her insan anasından hür doğar. Yaratıcı Kudret dışında hiçbir güç onu köle yapamaz. Buna hakkı da yoktur haddi de. Cahiliye döneminde, İslâm ile şereflenenler, maddi durumu yerinde ise köleleri satın alır sonra hürriyetine kavuştururdu. Günümüzün Modern Cahiliyesinde ise özgürlükler, az bir paraya satın alınıp köle yapılıyor. Lüks, konfor, şatafat, rahat, rehavet, daha çok tüketme adına ve uğruna… Devir değişip Milenyum olsa da değişmeyen şeyler, kapanmayan kapılar da vardır. Meselâ, milyon tane Milenyum yaşasak, kabir kapısını kapatamaz, ölümü asla öldüremeyiz değil mi? Kaliteli yaşama, sonuna kadar evet. Kaliteden ne anladığımıza bağlı. Herkesin hayat kalitesi, kendi hayat felsefesi içinde. Hayatı mücadele olarak görenler ile hayatı yardımlaşma ve dayanışma olarak bilenlerin, kalite anlayışları da doğal olarak farklı olacaktır.

Gurur, ğar, mağara aynı kök ve kökenden gelir. İnsanın kendini ve başkalarını kandırır, gizler. Gurur, büyüklük takıntısının ve insanı, kendi mağarasına tutsak edişinin adı. Ve mağarasından bir türlü çıkıp kurtulamayan insan.Bazen kibrine ve gururuna yenik düşmüş bir “orta boy” pehlivanı. Nepotizm; ehliyet ve liyakatın, bukelamun tipi insanlara rüşvet olarak dağıtılması. Kıyametin habercisi.  Geçmiş devirlerin mağara insanlarına acıyoruz belki. Gün gelecek onlara imrenecek gibiyiz sanki.

Ben, 78 kuşağındanım. 1978-82 yılları üniversite senelerim. Gençlik dönemim. Tam da ağızlardan daha çok yumrukların, sopaların ve silahların konuştuğu yıllar.Medeni insanlar gibi oturup konuşmak varken, çatışmayı, kavgayı tercih etmek. Kimin için? Her iki tarafın da derdi: Tam bağımsız, güçlü Türkiye. Tamam. Peki çatışmak, ölmek ve öldürmek neyin nesi? Kavgasız gürültüsüz yapamaz mıyız? Olmaz. Çünkü patronlar(!) izin vermiyor. Emir yüksek yerden. Bir de şartları olgunlaştırmak(!) lazım.

Doksanlı yıllar pek çok yeni şeyin başlangıç yılları. Benim otuzlu yaşıma ayak bastığım, çocukluğun çok gerilerde kaldığı seneler.  “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder” diyor ya şair. Otuz beşe beş kala.  Memuriyet, tuz torbasının başa geçtiği, evlilik, çoluğa çocuğa karışma vaktinin başlangıcı.Sultanlık olduğu hep rivayet edilen bekârlığa veda, özgürlüğün kısıtlanması. Ben hayatından biz hayatına geçiş. Bizim, kısmen sizin çocukluğunuzun oyunları şimdi, sadece isimleri kalmış birer nostaljik yaratıklar.  Bırakın tadını,  onların adını bile bilmez modern zamanların yeni yetmeleri. Yoksulluğun ve yoksunluğun hükümferma olduğu çocukluk yıllarımızı andıkça kâh hayıflanırım kâh sevinirim. Çünkü çok şeye sahip olamasak da bugünkülerin ancak hayalini kurabildikleri şeyleri yapma ve yaşama imkânı bulduk.

Dünün insanları her daim dua ederken bugünküler ancak bela ve musibet zamanında duaya ihtiyaç duyuyorlar. Sıkışınca hatırlıyorlar Hızır’ı. Oysa iyi günde de teşekkür mahiyetinde dua etmelidir insan. Sebebi, duanın da bir çeşit ibadet oluşunun unutulması. Sofrada yemek duası, mezarlıkta ölüye dua. Yeter görülüyor herhalde.  Bir de Ramazan sonunda hatim duası, ardından ana babanın mevlidinde dua. Bütün bir yıla yetecek kadar kâfi ve vâfi. Kalanı gelecek seneye! Maddi hastalıkların sebebi mide kabının, gereksiz ve zararlı yiyecek ve içeceklerle doldurulması ise, manevi hastalıklarınki de akıl, kalp ve ruh midelerinin zararlı duygu ve düşüncelerle doldurulması, olumsuz tavır, tutum ve stresli hallerin sergilenmesi olsa gerek. Meselâ, derler ki: “Öfke gelir göz karartır, öfke gider yüz kızartır.”  Öfke ve nefrete kilitlenmiş insanların zararı, sadece kendileriyle sınırlı değildir. İnsanın maddesi ile manası iç içe geçmiş. Biri diğerini etkiliyor. Ya da tetikliyor. Meselâ, stres, hastalıkların yüzde yetmiş sebebi derler. Hem bedenimize zarar veriyor hem de manevi yönden baskılıyor. Kalbe, beyne, mideye zararı dokunuyor. Zararın neresinden dönülürse kârdır…

“Mazlumun âhı, indirir şâhı.” Reddedilmez üç dua (yahut beddua): Babanın, misafirin, mazlumun. Hak nazarında haklı, güçlü olandır. Geda olsa da. Şah, güçlü olsa da haksızsa güçsüzdür. Mahkeme-i Kübrâ’nın kanun-u esasisi budur. “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu…” düşüncesi, hakkı koruma ve kollama konusundaki hassasiyet, titizlik ve özenin, kılı kırk yarmanın adı. Şah, padişah yahut şehinşah olsa da fark etmez. Koca karı ile Ömer hikâyesi bize ne anlatır dersiniz? Peki bu zamanın Ömerleri neredeler, ne iş yaparlar? Sorumluluğu Avrupa’nın zalim, Asya’nın münafıklarına yükleyip mesuliyetten kurtulabilirler mi? Sanmam. Uyan ey gözlerim hab-ı gafletten!

Asırları aşmış, günümüze ulaşmış bir söz: “Olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu!” Sözün yabancı oluşu, değerini düşürmez. Tıpkı altının çamura düşmesi ile altın olma vasfını ve kıymetini yitirmemesi gibi. Varoluş meselesi. Varlık sorunu. Varlık sahnesinde her bir varlık, sinekten semeke, var ve görünür olmak için uğraş veriyor. Tabi ki Sâni’ini ve Sanatkârını es geçmeden. Zira bir fiil varsa bir Fail, bir varlık varsa bir Var Eden olması, aklın ve mantığın gereğidir. Var olmak ihtiyacı ve bu ihtiyacı devamlı kılan gıdalar. Kimi hava, su, toprak, ışık ve ısıya ihtiyaç duyarken kimisi bunların çok ötesinde, hatta gözle görülmeyen, elle tutulmayan şeylere ihtiyaç duyar. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi değildir kastım. O da bir ihtiyaçtır. Mideler farklı olduğu gibi gıdalar, besinler de farklıdır. Meselâ beynimiz, oksijen ve glikoz ister. Ruhumuz güzel sesler, kokular, manzaralar. Midemiz leziz taamlar, yemekler… Hayat hareket, memat hareketsizliktir. İnanç ve ümit -bir arıza yoksa- kişiyi harekete geçirir. Harekete geçirmiyorsa, deriz ki, inanç ve ümit motorları ve ateşleme sistemlerinde ciddi anlamda arıza var demektir. Arıza nerede ise oraya yoğunlaşmak ve odaklanmak lazımdır. Günümüzün İslâm toplumlarında en büyük arızası belli: İnanç zafiyeti.

Azıcık aşım, kaygısız başım. Sofilerin ve dervişlerin hayat felsefesi. Havasın istiğna düsturu gibi. Hak’tan gayrısından bir şey istememek. Kula kulluktan kurtulmak, tam bağımsızlık ve şahane özgürlük kazanmak. Antik Yunan’da, temel ilkesi erdem olan Kinik felsefesi de bir anlamda istiğna düsturunu ilke edinmiştir. Kinik filozoflardan, basit, sade ve doğal hayatıyla bilinen Diyojen, sırtında heybesiyle bir çeşmeye gelir. Orada, çeşmenin oluğundan avuçlarıyla su içen bir genci görünce, kendi kendine, “Dersini aldın mı?” diye söylenir.  Sonra heybesini sırtından indirir, içindeki tahtadan yapılmış su tasını uzaklara fırlatarak, “Şükür, bir yükten daha kurtuldum.” der. Bilmem ki şu antik hikâye bile bir şeyler anlatıyor mu? El vardır şifa getirir, el vardır ölüm. Masaj yapan el ile silah tutan el gibi. Söz de kurşun gibidir. Ya yaralar ya öldürür. Belagatın hükümferma olduğu çağlarda söz, silahın ta kendisiydi. Yunus’un “Söz ola…” şiirini hatırlayın. Savaş başlatır, savaş bitirirdi. Hallac- ı Mansur’un “Enel hak…” sözü, başını yemişti. Bugün de söz düellosundan geçilmiyor. Kutsal Kitabımızın rahmet ve şifa kaynağı olduğuna inanırız. Yalnızca diriler için değil ölülere bile…

“OKU!” emriyle başlayan bir dini öğreti. Okuyoruz! Fakat birbirimizin canına. Kitaplar çoğaldı okur azaldı, deniyor. Okuryazar oranı, bir ülkenin kalkınmışlık göstergelerinden birisidir. Üç düşmanın birisi de cehalet değil mi? Kitabı olan bir dinin mensuplarıyız. Lâkin, kitap ile aramız limoni. Sebeplerini çok ciddi araştırmak, sonucunda da bir kitap sevgisi ve dostluğu planı geliştirmek gerekir. Hiç unutmam, ortanca oğlumun lisede okuduğu yıllarda veli toplantısına katıldım. Söz döndü dolaştı kitap okumaya geldi. Her veli, çocuğunun -yeterince- kitap okumadığından yakındı. Ben de sınıfın rehber öğretmeninden izin isteyip, velilerin kendilerinin okuyup okumadıklarını sordum. Ve evde uyguladığım bir metottan bahsettim. Velilerin cevabı ne oldu dersiniz? Sessizlik! Ses de cevap da yok.  O zaman şikâyet niye? Okuyandan değil, okumayandan korkmak gerek, diye düşünüyorum. Çünkü, “Cahil cesur olur.” sözü hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Cesareti de kahramanlıktan değil, cehaletten gelir. Tehlikeli madde!

Merak, ilmin hocasıdır, diyorlar. Doğrudur. Kitaplar okunsun diye yazılır. Yahut semadan indirilir. Ne yerde yazılanı ne semadan indirileni  merak etmeyen “meraksızlar” okumaya da şaşı gözle bakarlar. Okumak onlar için dünyanın en ağır yüküdür. Dünyanın yükünü omuzlarında taşırlar da zahmetsiz okuma yüküne omuz vermez, göz atmazlar. Okuma deyince aklıma merhum Cemil Meriç gelir. Nasıl bir okuma aşkı ki, ömrünün son otuz yılını okuyacak gözlerden mahrum olarak geçirir.  Gözlerini okuma aşkına, sevdasına feda etmiş, kurban vermiştir. Elbette, okumaktan gözlerinizi kaybedin demiyorum. Böyle bir talep de zaten doğru olmaz. Alışmayınca olmuyor! Öyle bir alışkanlık ki, okumadığı zaman, o gün yapması gereken bir işi yapmamış duygusunu kazanmak. Okuma eksikliğini hissetmek.  Konuşma ve yazmalarında hissettirmek.  “Edebiyat yapma!” yahut “Fakir edebiyatı” söylemleri hep, okumanın canına okuyan, söylem ve eylemlerdir. Felsefe, hikmet arayışı iken, önce okumanın ve sonra yazmanın hâlâ hikmetini kavradığımızı düşünmüyorum. Öyle olsa, yalan yanlışta hikmet arar mıydık? Netice? Okuduğunu anlayamayan, kendini tam ifade edemeyen, belli sayıda kelimelerle konuşabilen,  tutuk, SEN diline tutsak bir kuşak.

Zaman en büyük müfessir imiş. Öyle duymuştum. Olaylar kendi diliyle, bizim anlam veremediğimiz bazı şeyleri anlatır bize. Bazen “muhalif bir rüzgâr eser”, her şeyimizi zir ü zeber eder. “Vardır bir hikmeti, bu da geçer Yâ Hû!” deriz. Öyle ya, esen varsa estiren de vardır. Kader fetvasını vermiş, vakti zamanı gelmiş düşüncesi geçer aklımızdan. Her şey bizim aklımıza tabi değil ki. Biz ve varlık dünyası memurlarız.

Paylaştığımız şey, paylaşılan ile bazen doğru bazen ters orantılı. Sevgi, muhabbet paylaşınca çoğalıyor, acı paylaşınca azalıyor.

Eskiler “yâd-ı cemil” derlerdi hayırla anılmaya. Ne güzel bir miras. Akmaz, kokmaz, bulaşmaz yani Teflon tava misali hayat sürenler… Hayatın hesabını acaba nasıl vereceklerini düşünmüş müdür? Hayatı, kendi yaşamak ile başkalarını yaşatmak arasında bir süreç olduğunu anlatsak kaç kişi dinler?Huzur ve mutluluğu yakalamak, sürdürmek, başkalarına aktarmak. Kendine zaman ayırmak, vakit harcamak. Her şey için evet ya da her şey için hayır dememek. Doğru, zaman, doğru zemin, doğru söylem, doğru eylem.

Bir Anadolu ezgisi:, “Gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün. Dünya kadar malın olsa ne fayda” der. Gaflet, kalp ile kafanın irtibatının kesilme hali. Ene’yi besleyen, egoyu kalınlaştıran şey. Şeytanın cümlesinin ilk kelimesi: Ben! Ene! (Ben ondan -insandan- hayırlıyım!”) Sürekli, “ben…ben…” diye mırıldanan insanlara dikkatlice bakın. O söylemin ardında bir eylemi, eylemi destekleyen bir söylemi vardır. Ârif olanlar anlar! Âlim bilir, Ârif tanır…

Eminim, insan sayısına yakın “insan” tarifi vardır. Dini öğretiler farklı, felsefeler ayrı, ideolojiler değişik insan tarifi yaparlar. Kudret harikası ve mucizesinden tut, ta konuşan hayvana değin -belki- binlerce insan tarifi duymuş ya da okumuşsunuzdur. İnsana, nereden hangi pencereden baktığınıza bağlı. Gözlük ya da dürbün de diyebilirim.  At gözlüğü? İnanç gözlüğü ya da dürbünü? İnsan nedir, kimdir, görevi nedir? Hancı mıdır yolcu mudur? Memur mu, misafir midir? Veya halife midir? Yolcu desek azık, memur desek talimat, misafir desek ikram, halife desek saltanat lazım. Donanımı gereği hem iyiye hem kötüye meyyal. Hırslı, çıkarcı, zalim, cahil yönleri de var. Tuhaf bir yaratık çıktı ortaya değil mi? Çok bilinmeyenli denklem gibi sanki. İnsan küçük bir dünya, dünya büyük bir insan. Dünyayı yutsa doymayacak. Ama mide çaydanlık kadar. Karun gibi zengin, Harun gibi saltanat sahibi olmak da istiyor. Emel uzun, ömür kısa, sermaye az. Anlayacağınız, işler hayli karışık ve zor dostum. Maharet de zor olanı başarmak değil mi? Bütün bu zorluk ve müşkülat içinde “insan olabilmek” ve “insan kalabilmek” zordan daha zor. Yaşadığımız yüzyıl zorlu ve zorlayıcı, cazibedar ve efsunlu bir zaman dilimi. “Ne füsûn ettin ruhuma böyle…” dedirtiyor.

İnsan, nisyana müptela olsa da akıl ve iradenin dizgini elinde antika bir sanat eseri. “Antika adamsın!” diyorlar ya. Kaybetmek veya kazanmak kendi elinde. Zorlama ve kasıt, cebir ve şiddet yok. Sadece, yapıp yapmamaktan doğacak akıbetini haber veren Uyarıcı var. Vezir de olabilir rezil de. Tamir de eder tahrip de. İki dünyayı hem kazanabilir hem kaybedebilir. Herdaim sınavda. Varlıkta darlıkta. Üstün başarılar dilerim!

Kutsal Kitabın dört esasından biri: Adalet. Önemine bakın ki, kutsal metinlerde yer alıyor. Hak edene hakkını vermek ya da hak ettiği şeyi hak ettiği yere koymak. Müsavat, eşitlik kanun önündedir. Şah ile gedanın bir olması. Fatih ile Rum Mimarın mahkemesini hatırlayın lütfen. Suç ve ceza da şahsidir.  Adalet ve hakkaniyet. Hakperestlik ile hassasiyet. Adalet kavramının bileşenleri içindedir.Hür vicdan yahut vicdan hürriyeti bunlardan ayrı değildir. Mumların karıştığı şu günlerde, aile reisinden devlet reisine kadar bu kavramlara, kriz ve kaos yaşamamak için ihtiyaç şiddetli. Kimse müstağni kalamaz. Hem, bir yerde adalet yoksa o yerde, zıttı olan zulüm var demektir.

 

Kör satıcının kör alıcı bulunurmuş. Doğru mu bilmiyorum ama öyle diyorlar. Körler diyarında belki. Bir de bakar körler vardır ki, hak ve hakikati gördükleri halde, görmezden gelirler. Bu bağlamda Gandi’nin enfes bir tespiti vardır. Der ki, “Uykuda olanları uyandırmak mümkündür. Fakat uyku taklidi yapanları, dünyanın gayretini harcasanız uyandırmak mümkün değildir.” Ne kadar doğru bir söz! Mukallitler. Taklit hastalığına tutulmuşlar. Medya bu konunun baş aktörü. Maddeyi yavaş yavaş, alıştıra alıştıra zerk ediyor. Farkına varınca iş işten geçmiş oluyor. Toplumu tutsak almış durumda. Saatler değil ömürlerin önünde geçtiği beyazcam. Doğrusu, faydasız gördüğüm program ya da dizileri izlemek yerine okumayı ve yazmayı tercih ederim.  Aklım, kalbim, zihnim, gözüm, gönlüm, ruhum hiç değilse bulanmaz ve bunalmaz. Korunmak elimizde, yeter ki isteyelim. Toplumsal yozlaşma, öyle ha deyince olmaz. Bir süreç gerektirir. Sürecin aktörleri ve faktörleri vardır. Müsait zemin ve zaman buldu mu, aktör de, faktör de faaliyete geçer. Yazılı, görsel ve işitsel araç ne varsa. Meselâ reklamlar. Erotizm üzerine inşa edilmiş durumda. Kültür emperyalizmin ilk merdiven basamağı: Alıştırmak. Sonra benimsetmek, ardından yaşatmak. Dün “aman ha” dediğimiz nice şeylere bugün aldırmadan bakıp geçmiyor muyuz?Temiz toplum, temiz ailelerden, temiz aile temiz bireylerden oluşur. Kirli ortamlardan kirlenmeden çıkmak mümkün mü? Aklı, kalbi, ruhu, vicdanı, hissiyatı kirlenen bir kişi düşünün. Sizce nasıl bir tavır ve davranış sergiler?  Normal mi, anormal mi? Görünen köy kılavuz istemez. Tesettür, modada teessür oldu. Şişhane ve Tophane’lik bir durum. Yutturmaca, kandırmaca dünyasının gösteri metaı haline geldi. Sorumlu kim? Ben, sen, hepimiz. Etkili ve yetkililer, bir ileri iki geri. Ya toptan kurtulur ya toptan batarız. Üçüncüsü olmayan, iki şık.

Kıyamet habercisi: Emaneti ehline vermemek. Ya da nâehile vermek. Bir iğnenin bile bir ustası vardır. Yaşadığımız zaman dilimi bu acı konunun en büyük şahidi.  Kutsal Kitabımızın tavsiye ve telkini bu yönde iken, bilmezden gelmek ne büyük gaflet ve cehalet! Balık hafızalı bireylerden oluşan, sormayan ve sorgulamayan bir toplum. Ya da aklını kiraya vermiş, istibdatın yadigarı “başkası düşünsün neme lazım” diyen Zombiler. Bahtını, gündemin yapay rüzgârlarına kaptıran, fikrim yok diyen agnostikler. Gelen ağası giden paşası. Nepotizm, yalan ve talan ortalıkta cirit atıyormuş, ona ne.  Bana ne, sana ne, ona ne derken, yolun sonunu görmüş olmamız gerekir(di). Yoksa…

Mümin: hem inanan hem emin insan, emniyet insanı. Emin değilse, emniyet telkin etmiyorsa kusura bakılmasın, ben mümin diyemeyeceğim. Çünkü yolunu ve izini takip ettiği En Doğru Sözlü İnsan’a (as), daha peygamberlik verilmeden, “Emin” dediler, emin bildiler. Sadece musibet anında ortaya çıkmaz mümin olma hali. Sabır, onun olmazsa olmazı, ayrılmaz parçasıdır. Sabırsız ve şükürsüz bir mümin düşünülebilir mi? Mümin; pek çok imani özelliğin ve güzelliğin bir araya geldiği, tecessüm ettiği, cisimleştiği kişidir. En başta, emin olmak.

Musibetleri ben, -teşbihte hata olmasın- sınav sorularına benzetirim. Bilirsen geçersin, bilmez ya da yanlış bilirsen sınavda kalırsın.  Kader  tarafından atılan ikaz, uyarı taşları. Öyle bilip öyle inanmak. Kavramlara verdiğimiz veya yüklediğimiz anlamlar önemlidir. Birisi lütuf ile kahrı bir görür, diğeri lütuf görünce coşar, kahır görünce bağırır. İkisi de insandır fakat bakış farklıdır.  Kimi bakar görmez, kimi görür bakmaz. Dünya ve dünyalılar bu!

En kalbi sevgilerimle.

Raşit Duran, 21 Haziran 2021, Denizli

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar hakkında

raşid duran

raşid duran

Yorum yaz