Kitaplık

Seyahat Var-Seyahat Var

 

Bir gezi kitabına hızlıca göz attım geçenlerde. Pek çok farklı yerleri gezmişti beyimiz. Bunlarla ilgili anıları, gözlemleri, araştırmaları ve hayalleri vardı. Anılarını duyuyor, gözlemlerini işitmekten ileriye gidemiyor, hayallerini ise anlamlandıramıyordum. Kendisi seyyahmış. Tıpkı şu küçük beyimiz gibi; geçenlerde bir tevafukla sitesine rastladığım. Genç yaşta dünyanın pek çok yerini gezmiş olanı… Gerçi o, kendisine seyyah değil de gezgin diyordu herhalde, her neyse, dünya görüşlerine göre kullandıkları kelimeler de değişiyor elbette. İşin gerçeği gezdikleri yerler de birbirinden çok farklı. Ancak işlerinin hakikatleri aynı, en azından pek farklı meyveler sunmuyorlar bize. Ve ben ikisini de tadınca ağzımda acı bir tattan başkası kalmıyor. Yani dünyanın bir yerini daha öğrenmekten çok, bir yerine daha gidememenin acısı kendini hafiften hafife hissettiriyor. Aslında buna neden olan biraz da onlar. Biri sitesinin bir köşesinde, diğeri de kitabının sonunda bizi bu işi yapmaya teşvik edermişçesine konuşuyor.

Sitesi olan genç, “Bu yaptıklarım çok zor şeyler değil, zengin birisi de değilim, normal zamanlarda az harcayarak gezilerimde de özenle iki-üç kuruşa, sponsorsuz geziyorum, size de lazım olan sadece biraz zaman” manasında laflar ediyordu. Kitaptaki beyfendi de bir seyyahın dikkat etmesi gereken unsurları sayıyordu.

Her neyse, her ikisinde de ben işe gerçekçi bir nazarla bakarak, onların gittikleri uzak köşeleri, benim bu dünyada gezmemin imkânsıza yakın olduğunu kabul ettim. Oradaki şu halime, şimdi buradan bakınca, Yirmi Üçüncü Söz’ de geçen, “İnsan, kâinatın ekser enva’ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış… Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal’i de görmeye müştaktır.” İfadelerini hatırlıyorum, benim o halim insanın ihtiyaçlarının ne kadar geniş olduğunu bir derece gösteriyor. O ihtiyaçların arayıp da bulamadığımız, hazinelerimiz de olsa karşılayamayacağımız karşılığının da nasıl bulunabileceğini de böylesine veciz bir ifadeden anlayabiliyoruz.

İşte ben, bu seyyah beyimizin kitabına göz attığım gecenin ilerleyen saatlerinde, içimde hissettiğim o seyahat etme, yeni yerler ve acayipler ve güzellikler görme isteklerimi bir derece unutmuştum ki, elime geçen bir başka kitap hem bu isteğin, hem de kendisinin güzelliklerini (kendisi için küçük)bir parçada bir derece bana gösterdi. Ayet-ül Kübra’dan bir parça okudum. Dediğim gibi aslında okurken, size bu anlattıklarımdan uzaklaşmış bir vaziyetteydim. Bunları tekrar bana hatırlatan, karşımda büyük harflerle gördüğüm şu cümle oldu: KÂİNATTAN HÂLIKINI SORAN BİR SEYYAHIN MÜŞAHEDATIDIR.

Seyyah kelimesi, o kitapta seyyah olduğunu iddia eden adamı ve ondan yaklaşık bir hafta-on gün önce sitesini bulduğum genç gezgini hatırlattı. Aslına bakarsanız, onları okurken o burukluğu yarım yamalak hissetmişken, bu ifadeleri görünce zihnimdeki taşlar bir derece yerine oturdu.

Şöyle ki: Bütün seyyahlar gördüklerini, müşahade ettiklerini anlatır. Ancak siz, eğer siz de benim gibi o güzellikleri bizzat görmeye müştak iseniz, bu gözlemler kalbinize bir sürur vermez. Çünkü o yerler sizden uzak, vaktiniz dar, ömrünüz de kısadır. İşte biz böyle bir durumda iken, bir başka seyyah geliyor, seyahat anlayışımızı değiştirecek, tüm seyahatlerimize renk katacak(gerçek rengini gözümüzdeki perdeleri kaldırmakla gösterecek), bir seyyah… Bir seyyah ki en harika yerleri geziyor ama hepsi gözümüzün önünde, en bildiğimizi sandığımız gerçeklerden bahsediyor ama hiçbirini daha önce fark edememişiz.

Yıldızları gösteriyor, gelin onlara bakalım diyor. Bizi elimizden tutup, bildiğimizi sandığımız kendi evimizde, her zaman boşluğunda yepyeni yüzünü, bilmediğimizi, bu zamana kadar anlamadığımızı, dikkat ederek bakmadığımızı fark ettirerek gezdiriyor.

 

Yazar hakkında

Ömer Faruk Kaya

Ömer Faruk Kaya

Yorum yaz