Hikaye

Üç Küçük Ressamcık

1 Nolu Ressamcık:

Şu diğer arkadaşlarıma bakıyorum da, arkadaşız ya gerçi, ancak meslektaş mıyız bilemiyorum. Kendi çizdiklerine resim mi diyorlar şimdi. Evet efendim evet, bu gün açık konuşacağım. Oldum olası beğenmedim resimlerini. Tarih kitabının mazı sayfalarında iyi denebilecek bazı ressamlar gelip geçtiler elbet. Onları örnek almadım değil. Ancak bu gün için karşıma geçip de fırça sallayacak ressam tanımıyorum. Onlar badana yapadursunlar, ben kendi şaheserlerimi insanların belleklerine kazımaya devam ediyorum. Çok çalışkanlar var içlerinde, çok tecrübeliler de var. Ancak boşa kürek sallıyor olmaları acı verici. Yıllardır resim çiziyor adam, daha doğrusu çiziktiriyor, karalıyıveriyor veyahut. Pek önemseyerek, dikkatini odaklayıp bütün yeteneğini sarf ederek de çizse yine para etmiyor. Yok efendi, diyesim geliyor, zorlama işte! Hayır, insanları boşuna oyalamasanız, bari sanata ve sanatçıya olan saygılarını zedelemeseniz. Zavallı insanlar, onları izliyorum. Bu güya ressam denilen adamların tablolarının karşısına geçip, güzel bir şeyler arıyorlar. Ama nerede? Gidip traktöre binmesi gereken adam; benimki gibi uzun, ince, mahir parmakların tutması gereken fırçaları odun gibi parmaklarıyla tutup bir şeyler karalıyor, gariplerim de gelmişler bir sanat arıyorlar. Yani hayır, çizdiklerinde insanlara hitap eden noktalar olsa yine bir şey demiycem. Ressamlık öldü arkadaş, Allahtan ben varım da tek başımla da olsa biraz olsun bu zavallı insanların sanata olan ihtiyaçlarını tatmin edebiliyorum. Ha yok gerçi, onlar da sanattan öyle çok anlıyor değiller. Ancak yine de büyük bir kısmı eserlerimin karşısında hayranlıkla duruyor, tekrar tekrar bakıyorlar tablolarıma. Bir kısım sanattan anlamaz, gerici, yobaz, efendime söyliyim örümcek kafalı insanlar da tablolarımdan, yılandan kaçar gibi kaçıyorlar. Neymiş efendim, ahlaksız buluyorlarmış. Yüksek sanatımdan etkilenmekten korkuyor bu zavallılar. Gözlerini kapatıyorlar. Veyahut aniden sırtlarını dönüveriyorlar. İşte böyle resimden, sanattan anlamaz adamlar bunlar.

2 Nolu Ressamcık:

Ressamlık kolay iş değil. Ama biz de kolay adamlar değiliz. Bu mesleği icra eden herkese büyük saygı duyuyorum. Hakkımda ne söylediği önemli değil, ona da saygı duyuyorum. Çünkü çok saygılıyım ben. Her şeye saygı duyarım. Yanımda bir adamın kafasına sıkın, ona bile saygı duyarım. O kadar saygılıyım ben. Yoksa ressam olmam mümkün değil ki. Bir şeyleri değerlendirecek değilim ben. Bir fotoğraf makinesi gibiyim. Ancak daha önemli unsurları büyüterek çeken bir fotoğraf makinesi… Örneğin bir adam öldürüldü. Ya da bir adam birini öldürdü. Olay bir gökdelenin yanında yaşandı diyelim. Gökdelen kocaman, gök kocaman, asfalt kocaman, arkadan geçen araba kocaman… Oysaki yaşanan olayın yanında her biri küçücükler. Bir fotoğraf makinesi bunu gerektiği gibi çekemez. Evet, aslına bakarsanız fotoğrafçılara da saygı duyarım, ancak hiçbir makine gerçeği benim gibi tam anlamıyla yansıtamaz. Ben ise gerçeği iki elimle tutar ve kavrar ve tablonun içine hapsederim. İnsanlar da şaşırır, böyle bir resmi nasıl çizersin derler. Çizerim tabii.

3 Nolu Ressamcık:

Elime alıyorum fırçayı. Rengârenk boyalarım var. Şişelerini diziyorum bir güzel. Kalbime gelen ilham küçük bir kuşa benziyor. Uçup gitmesinden korkuyorum. Ellerimle tutuyorsam da, titrek ve zayıf bir şey; fazla sıkmaktan korkuyorum. Nazik sesine kulak veriyorum. Nakışlarımı ince ince dokuyorum tuvalime. Bir gün gelip beni resim çizerken izlerseniz(ki muhtemelen bunu yapamazsınız. Çünkü gelmezsiniz. Ha velev ki geldiniz, siz izlerken ben resim yapamam), resmimde, öyle rastlantı eseri, gelişi güzel, kendini salıvermiş gibi duran bir küçük noktacığın, tarafımdan dikkat ve yüksek bir incelikle koyulduğunu görürsünüz. Öyle ki vay be dersiniz, bu adamın resimlerine nasıl da dikkatsizce bakmışız. Nasıl da geçip gitmişiz önünden ve ona ne kadar da çok hakaret etmişiz. Basitlikle suçlamışız onu, hikmetten kovmuşuz noktalarını, aşkla yoğurduğu boyalarını renksiz görmüşüz. Ancak itiraf edeyim, bazen ben bile anlamıyorum nasıl resim yaptığımı. Durup düşünüyorum. Bu estetik algısını ben nasıl edindim diyorum. Hayır hayır, ressamlıkla övünmeye şimdilik ara verdim. Küçük bir çocuğun sade ve derin zevklerinden bahsediyorum ben. Bunun gibi pek çok içsel soru karşıma çıkıyor. Onları cevaplayamadığım gibi, bu elimi, şu kolumu nasıl hareket ettiriyor ve o hayalimi nasıl oradan oraya derin uçurumlar arasında atlattırıp duruyorum diye soruyorum. Kan dolaşımımı düşünüyorum, sinir sistemimi. Resmini çizemeyeceğim bir evren, resim çizmeme hizmet ediyor gibi hissediyorum. Nefesim daralıyor. Kendimi dışarı atıyorum. Tahmin edersiniz ki bir ressamın evi, çok güzel bir manzaraya bakan, çok yüksek bir tepeye kuruludur. O manzaraya bakarken, bir resmin içinde olduğumu, her bir soluğumun derinliğinde hissediyorum. Şu resme bak diyorum içimden, şu resme. Senin resmin buradan gelmiyor mu? Boyan dağların arasındaki o güzel kokulu ağaçların arasından toplanmadı mı? Tuvalin de şu ağaçlardan kesilip işlenip getirildi. Seni hareket ettiren, dünyanı döndürenle aynı kudret değil mi? Başım dönüyor! Ferahlıyorum. Derinliği sonsuz bir resim bu! Ve ben de bu resmin içinde resim yaptığını sanan biri…

Yazar hakkında

Ömer Faruk Kaya

Ömer Faruk Kaya

Yorum yaz