Hikaye Mektup

Terzinin Elinden Çıkan(AHİRZAMAN DONKİŞOT’U-6)

 

Bu benim güç, kuvvet ve zakavetimle olmadı elbette. Herkesten ziyade ben zayıf, aklı daha karışık ve sönük; aciz, sermayesiz bir mahlûk olduğumdan, elinde ağlamasından ziyade bir sermayesi bulunmayan bir bebek gibi, rahmet-i ilahiye daha bilmediğim pek çok hikmetlerle beraber bunu bana ihsan etti. Ancak dertler bitmedi elbette. Dertler sürecek ki, dermanlar anlaşılsın. Nasıl elbisem sökülmezse, ben terzinin maharetini anlayamam, öyle de zahiren kötü hallerden geçmezsem bir kısım esma-i ilahiyeyi hissedemem, tanıma yolunda böyle ilerleyemem. Böyle olunca, sıkıntıların bu dünyada asla bitmeyeceğini kabullenerek yaşıyorum. İmtihan dünyası, hem ibret hem temaşa yeri… Okulda olduğu gibi, birazdan zil çalacak ve neşe ile teneffüse çıkacağız.

Bununla beraber, dünya imtihan ve hizmet meydanı olsa da, içinde çektiğim sıkıntılardan birinci derecede ben sorumluyum. Ağzına faydalı bir yemek konulunca ağlayan çocuk misali: Ne tad almasını biliyorum, ne de yaşadıklarımın faydalarını tamamiyle idrak edebiliyorum. Böyle olunca, cehlimi kabul etmek en güzel tesellim oluyor. Karşıma bir sorun çıkıyor: hiçbir anlam veremiyorum, ancak anlamı yok demiyorum, bilmiyorum ben, diyorum. Ben bilmiyorum ama çok hikmetleri, çok hayırları vardır, diyorum.”

Sevgili Büyüğüm, siz de, bundan önceki mektubumda, yazının sonlara doğru silikleştiğini pekâlâ anlamışsınız. Ancak, yanımda başka kalem ve mürekkep de bulunmadığından, anlattıklarımı tam olarak bitiremediğimi, fark edememişsiniz elbette. Sonraki cümlelerde yukarıdaki gibi demek istiyordum.

Ancak mürekkebim bitmişti. Yakınlarımda da ne mürekkep ne de başka bir kalem bulamadım. Cebimdeki paramı da kaleme verecek olursam, size o mektubu göndermek için dahi param kalmıyordu. Ben de, postahanedeki memur beylerden kalem alabileceğimi düşündüm. İşe bakar mısınız; işleri kalem üzerinden ilerleyen bu memurlardan, ikisinin de kalemini kullanmak nasip olmadı. Birisinin, tam da ben geldiğim vakit kalemi bitmiş. Ne kadar sürtsem, hohlasam, tükürüklesem de kullanamadım aleti. Diğer bir memur da; suratı mahkeme duvarı gibi… Pek aksi bişeydi. “BİR: Her gelene bu kalemi kullandırsam, ben kendim kalemsiz kalırım. İKİ: Bu kalem devletin malı… Devletin malını kimseye yedirmem ben!” diyerek tersledi beni. Ben de çok üstelemedim, zaten üstelesem ne olacak. Şöyle dedim ben de; “Hayırlısı, demek devamını yazmak nasip değilmiş.” Gerçekten de bakar mısınız,  eve varınca ne göreyim, uzun zaman önce isteyip de yolunu gözlemeyi artık bıraktığım yeni kalemleri getirmişler, heyecanla birini açıp mektubun devamını yukarıdaki satırlarla getirdim. İlk fırsatta bunu da size göndermek niyetindeydim ki, sizin cevabınız pek acele geldi. Yazdıklarınızı okuyunca, gerçekten de her işte bir hayır, binler hikmet vardır, diyerek şükrettim. Mektubun devamını tamamlayabilseydim, belki de bu anlattığınız zevkli ve hikmetli meseleleri öğrenmekten mahrum kalacaktım.

Yazdığım bu kısımların üstünü çizdiysem de, bu kâğıdın ve mürekkebin israf olmasını istemediğimden, size bu mektubu bu halde göndermek sonradan aklıma muvafık göründü. Gözünüzü çok rahatsız ederse zahmet etmezsiniz. Ama yok, ben bu küçüğümün benim için yazdığı kelimelerini, bu zorluğa rağmen okurum, diyorsanız, buna da pek sevinirim. Ancak madem siz bir hikâye anlattınız, ben de terziden bahsediyordum. Bununla ilgili aklıma gelen, masal kokan güzel bir hikâyeyi ben de sizinle paylaşıyorum:

Ahir zaman içinde, inci mercan içinde, yıldızlar gözcü iken, arılar balcı iken. Gün babamın beşiğini, sızısız sessiz sallar iken. Çok fakir bir memlekette, pek hünerbaz bir terzi yaşar imiş. On parmağında yüz marifet takılıymış. Elinden çıkan elbiseler gözleri kamaştırır; elbisesini diktirene günler bayram olurmuş.

Bu memleket ahalisi, pek fakir olsa da, hiç şikâyet etmezlermiş. Çünkü terzi efendi, her yıl tekrar be tekrar, tekrarlansa da önemini yitirmeyen, hatırlatılmakla bitmeyen, bir ders verirmiş, kendine ve onlara.

Günler içinden bir gün seçer, gölün kenarına gider, fakirlerden bir fakiri, fakirlikten yapraklarla giyinmiş bir yoksulu, krallara layık bir tarzda giydirirmiş. Yeni giyinmiş bu fakir, göğsünü gere gere şehrin orta yerinden geçerken, halk ağzını aça aça onu izlermiş. İlk günler böyle geçer, haftalar sonra artık eski cazibesi gidermiş. Elbisenin üzerinden bir ay geçmeye görsün, artık yüzüne dönüp bakmazmış bile insanlar. Ancak tam da bu elbisenin yok sayıldığı yerde; terzi elbiseyi keser, kısaltır, işler, yeni bir biçim vererek, insanları seyre davet edermiş.

Meydanda gözleri ışıldayınca insanlara şöyle seslenirmiş, “Şu güzel elbiseyi görmez misiniz?”

“Görmez olur muyuz.”

“Daha güzelini istemez misiniz?”

“İstemez olur muyuz!”

“Siz krallardan daha zengin, modellerden daha alımlısınız. Şu teninize bakın, daim tazelenen şu elbisenize… Şu cisim gömleğinize dikkat edin, üzerine sayısız zevkler takılmış. Şu duygularla süslenmiş bedeniniz sizin, en güzel elbisenizdir. Halden hale girmekle, günden güne geçmekle, en güzel nakışlar parlar üzerinde. Üzerine nakşedilen şifaya, daim verilen hayata, akıp gelen rızka bakın. Böyle güzel modellik, bundan güzel terzilik mi olur. Bütün terziliğim, bunu anlamak için üzerime dikilmiş bir kaftandır.”

Terzi bunu dermiş, halk da dinler, mutlu mutlu yaşarmış. Gökten bin nakışlı elbise indirilmiş, birini terzi giymiş, birini de ben giydim, birini de siz ve diğerlerini de umum benî Âdem giymiş.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım tefekkürüne…

Yazar hakkında

Ömer Faruk Kaya

Ömer Faruk Kaya

Yorum yaz