Hikaye Mektup

Şahin’in Derin Uykusu-2(Ahirzaman Donkişot’u-5)

Sonraki görüşmemizde Utku’ya sordum ben de, Şahin’e ne oldu, dedim. Ne oldu da böyle yıprandı, saygınlığını nerede kaybetti? Şahin, dedi; bir güzele vuruldu. Bunu açıklayan pek çok olay dizisini sıraladıysa da, bunlardan hiçbiri soruma cevap olmamış, aksine başka soruları da beraberinde getirmişti. Ben de diğer insanlara başvurdum. Kasap Ruhi; paranın bir süre sonra onu şımarttığını, Muhtar; yanlış insanlarla arkadaşlık ettiğini, Eniştem, dünyanın bin bir türlü hali olduğunu söylemişti. Zekeriya amca ise babamdan hiç ayrılmaması gerektiğini söyledi.

Olayın ihtiyar pederimle ilgili bir yerlerde düğümlendiğini, bir şekilde, küçüklüğümden beri hissediyordum. Bunu ona açınca, bana yine net ve tatmin edici bir cevap vermedi. Genel kurallar ve hayatın püf noktalarıyla ilgili, ondan dinlemeye alışık olduğum türden bir vaazı başıma boca ettikten sonra, “İnsanlar, doğar, büyür ve ölür, olay bundan ibarettir. Bunu hiç merak ettin mi? Eğer edeceksen bunu et!” dedi.

Babamın bu söylediklerinden yola çıkarak, doğru iz üzerinde olduğumu anladım. Çünkü eskiden Şahin’in bize niye uğramayı bıraktığını sorduğumda cevap vermemiş, hüzünlü bir biçimde başını önüne eğmekle yetinmişti. O günden sonra Şahin sadece bizim evi terk etmemiş, onunla özdeşleştirdiğim güzel hasletlere de, yavaş yavaş elveda demişti. Her ne ki onu bizden ayırmıştı, onları dahi ondan uzaklaştırmış olmalı, diye düşünmüştüm. Onu bütün bunlardan uzaklaştıran temel nokta nedir, diye merak ederken, elimde kör ve esas düğüm noktası olarak, babam ile aralarının bozulması kalmıştı. Ne yapıp edip Şahin’le babamın arasının nasıl bozulduğunu bulmalıydım.

Babamdan cevap gelmeyeceğini anladığımdan anneme yöneldim. Annem, pek çok kadın gibi, geçmiş ve insanlarla ilgili, bütün bildiklerini döküp yaymaya pek meraklı olduğundan, “Yani”, “aslında”, “Göründüğü gibi değil” gibi kaçamak ifadelerle giriş yapsa da, biraz teşvik edince belleğinde ne varsa, biraz da üstüne takıp katıştırarak önüme serdi. “Şahin, babanı akıllı bir alim ve yüksek bir veli olarak görürdü.(Bunu açıkça görülen bir gururu gizlemeden söylemişti.) Duasını almak ve işlerini danışmak için bizim evde kalırdı.(Burada da ben sevinmeden edememiştim.) Baban ona öğütler verir, gençliğini, gücünü ve zekasını hayırda sarf etmesini söylerdi.(Şahin’den bütün bunlar uçup gitmişti.) Şahin bir yere kadar babanı can kulağı ile dinledi.(İşte o yerde, ne olmuştu??) Öğütlerinden yararlandı. Maddi ve manevi zenginliklere erişti. Ancak bir süre sonra babanı,(ses tonunda nefret vardı) ihtiyar ve çekingen; hatta korkak olarak görmeye başladı. Maddi önerilerinde, ihtiyatlı davranması gerektiğini söyleyen babanı, elinin tersiyle bir kenara itti. Ondan bir yere kadar, manevi destek aldığını, ancak artık kendisinin gerekli bilgilere sahip olduğunu söyledi. “Ben kendim gereken yerde gereken kararı verebilirim. Bir sene boyunca senin titrek(burada ben bile Şahin’e kızmıştım) öğütlerini aklımın bir kenarında saklamama gerek yok” dedi. O günden sonra da evimize uğramadı. Baban da onu görmeye gitmedi. Bu durumu soranlara, Şahin’e küs falan olmadığını, Şahin’in hala onun kardeşi olduğunu, yüz hata yapsa da ona gücenmeyeceğini, söyledi. Ona yardım etmek için yanında bulunurdum, dedi. Şimdi edebileceğim bir yardım kalmadığına göre, ona gitmeme de gerek yok; eğer o bir gün gelecek olursa, ona her zaman kapım açıktır, dedi. Bunları duyan, Şahin ise “İhtiyar şov yapıyor” diye kahvede bütün ahalinin karşısında ihtişamla anlatmış. O günden sonra Şahin’in bahtı karardı. Babanın ahını aldı. Talihi tersine döndü. Allah cezasını verdi. Maddi manevi, çürüdü”  dedi.

Biraz daha ağızlarını arayınca, insanlar eski söylediklerine çok bir şey ilave etmemişlerse de; Kasap, Şahin’in paraya taptığını, bu yüzden babamın itidalli tavsiyelerini dinleyemeyecek kadar sağır ve hakikati göremeyecek şekilde kör olduğunu söyledi. Muhtar, baban gibi bir masumun ahını aldı, Allah da belasını verdi, dedi. Eniştem kibrinin onu küçültüp yok ettiğini söyledi. Bakkal Necmi, babamın ender görülen bir ticari zekası olduğunu; Fırıncı Süleyman ise haram lokma yememek için parmak ucunda yürüdüğünü söyledi. Feyzi amca, Şahin’in başarıları kendi pençesiyle koparıp aldığını, sandığını söyledi. Öz amcam ise, babamdan şöyle bir cümle nakletti bana, “Bir bilge tanıdım, şu cümle cahil etti onu, <<Ben biliyorum>> ve bir kahraman tanıdım, şu cümle rezil etti onu <<Ben oldum>>”

Kasap “Ben biliyorum”,  cümlesini Şahin’in kahvede insanları topladığı gün, bir ayağını tabureye dayayarak, meydana dikilecek bir heykel edasıyla söylediğine emindi. Utku ise, bu cümleyi Şahin’den sıklıkla duymaya alışkın olduğunu söylemişti. Diğer cümlenin ise Şahin’in, onu meydanda gördüğüm gün söylediğine bütün kasaba şahitti. Herkes üstüne gittiği sırada Şahin onlardan kurtularak şöyle bağırmıştı “Ben oldum, ben oldum, ben oldum!”

Öğrendiklerim her ne kadar beni tatmin etmemiş olsa da,  bir süreye kadar, sınırlı çevremden aldığım bilgilerle yetindim. Hayatın günlük akışında, rutin işlerin arasında olayın üstüne toprak atılmış, bu süreç zarfında ben biraz daha büyümüş, iş güç sahibi bir genç olarak hayata atılmıştım. Yıllar sonra, gördüğüm bir rüya vesilesiyle, gazete arşivinde görevli arkadaşımdan rica ederek, son yirmi yılın, gazetedeki iş ve ekonomi sayfalarında, denizde kaybolmuş oyuncağını arayan çocuk gibi şevk ve ümitsizlik arasında, Şahin’i aradım. Bulduğum bütün haberlerin bir kopyasını alıp dosyaladım. Ertesi yıl Şahin’in akraba ve yakınlarını fırsat bulduğum her boşlukta arıyordum.

Sonra bütün akrabalarıyla aramda bir köprü olacak kişi olan amcasının oğlu ile tanıştım. Arkasından neredeyse bütün sülalesi ile görüşme fırsatı yakaladım. Bunların hepsi de, istisnasız, Şahin’den ölmüş bir efsane veya batmış bir güneş gibi özlem duyarak ve acıyarak bahsediyorlardı. İşin daha da ilginci, önceden bu meseleyi açtığım zaman terslenmeyi kabul ederek gittiğim bu konuşmalarda, garip bir şekilde oldukça sıcakkanlı karşılandım.

Bu konuşmaların arasında da ufak tefek perspektif ve yorum farkları bulunuyordu. Ancak hepsi belirli çizgiler üzerinde birleşerek tek bir olayı hep bir ağızdan ifade ettikleri için aşağıdaki şekilde anlatacaklarım benim için gözle görülmüş gibidir:

Şahin küçüklüğünden beri meraklı, gördüklerini anlamaya çalışan ve anlatılanları dikkatle dinleyen biridir. Henüz küçük yaşlarında bu özellikleri ailesinin dikkatini çeker. Onu bütün zorluklara rağmen en güzel şekilde okutmaya kararlıdırlar. Ancak Şahin küçüklüğünde de doğru bildiği değerleri uygulama konusunda pek tavizsiz olduğundan, okuldaki bir kısım işgüzar öğretmenlerle bir türlü yıldızı barışmaz. Yaşana bir takım olaylar neticesinde, zaten düşe kalka ilerleyen okul macerası, kısa sürede sonlanır. İlerleyen yıllarda, çeşitli işlere girer çıkar. Çoğunda da yeterince başarılıdır. Bu çalışmalar sırasında, farklı kesimlerden, envai çeşit arkadaş edinir. Bunlardan biri olan babam da, Şahin’i oldukça sever. Onu kasabasına davet eder. Şeref konuğu yapar. Ticaretle uğraşması gerektiğini, buna uygun bir yapısı olduğunu ve dürüst tüccarın çok kıymetli olduğunu söyler. Şahin o günden sonra babamı akıl hocası olarak kabul eder ve bütün işlerini ona danışır.

Sadece maddi hayatına yön verecek tavsiyeler vermekle kalmaz babam, aynı zamanda, maneviyatı için de sürekli tavsiye verir. Şahin bunları da, onlar kadar can kulağı ile dinler ve yaşar. Namaz kılar, zekât verir. Ramazan gelince orucunu tutar. Ailesi bu durumu hayretle izler. Onu bu konuda takip ederler.

Yıllar sonra bir gün, Şahin İstanbul’da bir iş yemeği sırasında, bir yabancı kadını pek beğenir. Almak ister onu. Söyler bunu babama. Babam, acele etme, der. İtidalli davranmasını, heveslerine göre davranırsa sonra pişman olabileceğini anlatır. Şahin bu öğüdünü hiç beğenmez. Ailesine danışır, ailesi de ona destek vermez. Yine de vazgeçmez Şahin. Kadına gider, kadın da onu reddeder. Şahin peşinden koşturur durur. Ertesi sene yine gelir. Her şey bitmeden bir önceki senedir. Babama sorar bunu, nasıl alayım kızı? Babam yok, der; sana verebileceğim öğüdüm yok, çünkü sen beni değil, hevesini dinlersin.

Şahin kızar bu cevaba, ancak bozuntuya da vermez. Düşünür durur gece, babamdan aldığı öğütleri düşünür, nasıl mantık yürüttüğünü, hangi örnekleri verdiğini… İşin kendi içinde, bir sistematiği vardır. Sonraki seneye kadar, kendine öğütler verir. Hem ticarette kazanır, hem de kızla evlenir. Babama sorar sorular, özele girmez, maneviyatıyla ilgili konuşmaz. Ticaret der, para der, kazanç der. Babam, hırs gösterme-der. Acele etme-der. Para gelip geçer-der. Şahin bakar babama, yeni cevaplar görmez. Söylediklerinin hepsini, önceden tahmin eder. Babam ne dediyse ona; ben bunu biliyorum zaten, der. Babamın öğütlerinin de kendisi gibi ihtiyarladığını fark eder.

Alır başını gider. Daha da dönmez bize, babam bir aracıyla bir mektup gönderir. Sen ne zaman ki, bilmedin, anlamadın, tökezledin; o zaman bana gelip, yardım isteyebilirsin, der. Şahin dudak büker buna. Ertesi yıl kahvede, toplar adamları bir güzel, yeni bir iş vardır. Hepsini ortak yapacak, kasabalıyı zengin edecektir. İyi de derler, bir Hacıya(babama), soralım. Yok der, o ihtiyar, pek bir şey de bilmez. Hem burnu da büyümüş, öğüdünü vermez herkese, hem der zaten, onun bildiklerini, ben de bilirim, ne bilecek ihtiyar. Hacı derler ona, ne zaman, isterse, kapım açıktır demiş. Şov yapıyor ihtiyar, der Şahin; hem demediğini de bırakmaz. O sırada kahveye bir çocuk(ben) girer de, Şahin gözlerine inanamaz, bozuntuya da vermez. Muhtar çocuğu dışarı atar, hem korkarak, hem de zengin olacak. Şahin hepsini ikna eder, paralarını alır gider.

Ertesi yıl meydanda, duyarlar ki, boş çıkmış, Şahin ya aldanmış, ya da onları aldatmış. Paramızı isteriz, deyip üstüne yuvarlanmışlar. Şahin itmiş onları. Ben oldum, demiş. Ne yaptığımı bilirim, siz sakin olun, sadece de bana, bir tek bana güvenin.

O yıl boyu heyecanla, canla başla çalışmış, kasabaya çuval çuval para yağacak, diye; kumara da bulaşmış. Battı balık yan gider. Şahin, de mi devrilir!

Şahin’in ailesinden aldığım bilgileri bir tek metin halinde toplayıp, böylece içimden geldiği gibi birleştirmiştim. Bir tek hanımı Meryem hanımdan aldığım bilgileri ayrı tutmuştum. Çünkü diğerlerinde tamamen muğlak kalan yerleri onun söylediklerinin şu kısımları cevaplıyordu:

Decreases tesmiye edilirdim, o zamanlar. Uluslararası bir nakliyat şirketinin genel sekreteriydim. Patronların toplantısında genç bir adamla tanıştım, ismi Şahin dediler. Ben benim gibi, çalışkan bir çalışan zannettim. Benimle ziyade alakadar oldu. Ertesi yıl yine bir toplantıya geldi. Niyetim ciddi dedi. Müslüman erkeklerden korkarım dedim, onu bir güzel tersledim. Peşime düştü o yıl. İnadım düştü sonra. Patron çıktı bir de. Kendi şirketimi bırakıp, onun işleriyle ilgilenmeye başladım. Onu da peşime sürükledim, birlikte eğlendik durduk. Önce namazı aksattı, içirdim de ona, böylesi oruç da tutmaz dedi, peşimden süründü durdu. Kumara da başladı. Saçları da döküldü, kilo da aldı. Şirketi de batınca, ben de bıraktım onu. Delirmekten beter oldu. Ben de çeşitli işlere girdim. Başarılı da oldum. Ancak Şahin’in durumunu pek hazin buldum, nasıl öyle batıp gitti diye düşündüm. Bir sebep aradım, bulamadım. Arada uzaklaştığı hayatına göz gezdirdim. Dindar dürüst tüccarlığında ne kadar kazandığı efsanesine kapıldım. Bu dinde mi acaba, burada mı gizli sır, dedim. Ben de araştırdım, ismimi de değiştirdim, Müslüman oldum.

Meryem hanımdan aldığım bilgilerden sonra, Şahin’in defteri benim için kapanmıştır sanıyordum. Yıllar sonra, artık gençliğimin son demlerine gelmiştim ki, latif bir tevafukla, Şahin’i bir Karadeniz köyünde, pejmürde elbiseler içerisinde buldum. Bu manzara karşısında içim burkuldu. Orada işim bitmesine rağmen, sadece onu izlemek için, üç gün fazladan kaldım. Kahveye gelip insanlardan para dileniyor, aldığı paralarla simit alıp martılara atıyordu. Bunları yaparken, yüzüne dikkatle bakacak cesareti kendimde bulamıyordum. İki günün sonunda cesaretimi toplayarak, yine martılara simit attığı bir sırada, onunla konuşma teşebbüsünde bulundum. Sorduğum sorulara, kafasını sallayarak, yüzüme bakmadan verdiği, belli belirsiz cevaplarla, beni geçiştiriyordu. Üçüncü gün, artık onunla iletişime geçmekten ümidimi kesmiştim. Sabah namazından sonra, bu güzel köyü, fecir gözüyle gezmek için dışarı çıktığımda, onu bir bankta uyurken buldum. Dizlerimin üstüne çökerek onu izlemeye koyuldum. Aynı adam, aynı uyku, yıllar sonra işte, küçüklük kahramanım karşımda, onu izlemeyi en sevdiğim pozisyonda bulunuyordu. Lakin uzun saçları dökülmüş, pürüzsüz teni kırışmış, gençliği ve güzelliği çoktan ona veda etmişti. Bu hal karşısında dayanamayarak ağlamak üzereydim ki, bir anda gözlerini açtı, gülümseyerek beni yanına çağırdı. İri elleriyle başımı okşadı. O anda hüngür hüngür ağlamaya başladım. Benim bu halim onu da müteessir etti. Kalkıp beni yanına oturttu. Uzun uzadıya konuştuk. Sorduğum soruların pek çoğuna yanıt vermedi. Akli melekelerini yitirmiş gibi görünüyordu. Ancak babamın ismini söylediğimde bir an, korkmuş gibi durdu ve bana bütün önceki konuşmalarıyla örtüşmeyecek kadar net ve düzgün bir Türkçe ile şöyle dedi. “Bir zamanlar kendime ve hayatıma baktım. Her şeyi çözdüğümü, her şeyi bildiğimi sandım. Sonra öğrendim ki, uykunun en ağır hali, bir başka rüyadan kalkarak, uyandığına emin olmakmış.”

Yazar hakkında

Ömer Faruk Kaya

Ömer Faruk Kaya

Yorum yaz

1 yorum