Hikaye Mektup

Şahin’in Derin Uykusu-1(Ahirzaman Donkişot’u-4)

Sevgili yeğenim, mektubunun sonuna doğru iyiden iyiye silikleşen mürekkebin, kulaklarımda adeta heyecalı nefesini hissettirdi. İnceleşen o çizgiler senin hakikatı aradıkça inceleşen kişiliğini, uzun zamandır görmediğim nazik çehreni hatırlattı. Hissettiğim derin duyguları ifade etmem çok zor. Nasıl olup da dönüp kendime, hayatıma bakabildim, diye soruyorsun. Açıkçası bu soruyu işitmek, mektubun boyunca hissettiğim sevincin yanında, dehşetli bir korkuyu da bana hissettirdi. Bir anda gelen bu endişe, benim yıpratan ihtiyarlıkla çocuklaşan kişiliğimden kaynaklanmıyor. Bu cümle, eski bir hikâyeyi hatırlattı ki, dikkatle dinlersen, sen de belki benim bu endişeme hak verirsin.

Bu olayı küçüklüğümde bizzat müşahede etme fırsatı buldum. Anlamadığım kısımları defalarca büyüklerimden dinledim. Muğlak kalan kısımları, gençliğimde bütün bedenimi saran bir merak ile inceledim, araştırdım. Nedenini bilemiyorum, belki de gençlik kapısında dururken, vaktiyle kahramanım olan Şahin’in, ne olup da perişan olduğunu, onun gibi olmaktan korkarak merak etmiş olabilirim. Belki de nadiren tanık olunabilecek gerçek bir hikâyenin varlığından, ifadesi güç bir zevk aldığımdan, olayın ayrıntılarına da vakıf olmak istiyordum. Belki de sadece kıssadan daha ziyade hisse alabilmek için çabalıyordum.

İnsanlığın da öğrenmesine değer bulduğum bu olayın kahramanı olan genç Şahin; atik, çalışkan, özgüveni yüksek, hayatta istediklerini pençesinde bulmuş birisiydi. Ülkenin farklı yerlerini işi için gezer, hem eğlenir, hem de çok para kazanırdı. Kimsenin reddedemeyeceği kadar zekiydi. O kadar ki büyükler bile işlerini ona danışır, gelecekle ilgili adımlar atmadan önce fikrini alırlardı. Şahin böylesine zeki, çevik ve yırtıcı bir kuş gibi farklı şehirleri hızla gezerken, yılda en az bir defa, bizim kasabamıza da uğrar ve üstelik de, nedenini o zamanlar anlayamadığım bir şekilde, bizim evi şereflendirirdi. Şahin’in geldiği günler, benim için, panayır tadında olurdu. Gelişi öğlene doğru olmuşsa, dinlenmesi için rahat bir yatak hazırlanır, o uyurken, o zamana kadar hiçbir erkekte görmediğim uzunluktaki kıvrımlı saçları yastığa dökülürken, nefes almasını izlerdim. Yatağında, yine hiçbir adamda görmediğim kadar sessiz, neredeyse nefessiz uyurdu. Yarım saat geçtiğinde, kafasının içinde bir saat kuruluymuş gibi, gözlerini açar, gülümseyerek beni yanına çağırır, iri elleriyle başımı okşardı. Ondan, başka misafirlerin aksine, ücret istemezdim. Sempatik kişiliği ve karizmatik duruşuyla hesabını fazlasıyla öderdi. Ben de parasının üstünü ödemek için etrafında dört döner, kahvaltısının hazırlanmasına yardım ederdim. Kahvaltı yaptıktan sonra, tanıdık tanımadık, pek çok kişi, onu ziyarete gelirdi. Farklı pek çok meseleyi konuşurken, yüz hatları sert bir Şahin’i, görmeye alışkın olduğumun aksine, karşımda bulurdum. Yüzeysel hasret gidermeler ve yokluğunda gerçekleşen meselelerle ilgili sohbetler olurdu bunlar çoğu zaman. Şahin konuşurken insanlar onu sessizce dinler ve bu da benim oldukça garibime giderdi. Yıllar sonra insanlarla bu meseleyi konuştuğumda, Kasap Ruhi “çok zengin olduğunu”, muhtar “çok yerleri gezdiğini”, eniştem, “nadiren uğradığını” söylemişti. Ancak ben en çok Zekeriya amcanın söylediklerine hak vermiştim, “Herkesi dikkatle dinlerdi” demişti. Beni onun kadar önemseyerek dinleyen, yetişkinler arasında, bir kişiyle daha karşılaşmamıştım.

Okula başladığım sene, konuşulan meseleleri, ertesi gün prim yapmak için kullandım. Mahallede de böyle yapardım. Şahin’in söylediklerini, tavırlarını ve gezdiği yerleri onlara bir bir anlatırdım. Okulu sıklıkla asan ve parlak lacivert bir bisikleti olan Utku bile beni dikkatle dinlerdi. Arada bir anlattıklarıma “uufff” diyen çocuklara, zevkle bakar, hayretlerini birbirlerine ifade etmeleri için es verirdim.

Dört sene geçtikten sonra o yıl, Şahin evimize konmamıştı. Okula giderken, onu, ateşli ateşli konuşurken, çevresinde bir erkek kalabalığı içinde, kahvede gördüm. Gözümü kalabalığın içine daldırdım, ancak ne babamı, ne de amcamı göremedim. Hatta Bakkal Necmi ya da Fırıncı Süleyman gibi yakından tanıdığım diğer büyükler de ortalıkta görünmüyordu. Kahvenin içine girmem yasak olmasına rağmen, Şahin’in geldiği günleri bir nevi bayram bildiğimden, bayramlarda kuralları unutan insanlar gibi ben de kendimi kahvenin içine attım. Görünmek için, yakınında ileri geri yürüdüm durdum. Muhtar beni elimden tutup dışarı çıkardı. Sen burada ne arıyorsun hergele! Diye de azarladı üstelik. Babama okuldan dönünce, uzun zamandır Şahin’in gelmediğini söyledim. İhtiyar babam, hoşuna gitmeyen meselelerde her zaman olduğu gibi yüzünü önüne dönüp, hafif eğerek susmayı tercih etti.

Ertesi sabah Utku’yu, okulda benim işimi yaparken buldum. Şahin onlara gelmiş, çok yakışıklıymış, çok da güçlüymüş. Bilek güreşi de yapmışlar. Şahin pazularını da göstermiş ona. Harçlık da vermiş üstelik. Bilmiyorum, bunları ilk duyduğumda ihanete uğramış gibi hissettim kendimi. Ancak zihnimde oturmayan taşlar vardı. Madem Şahin onların evine gitmişti, ne diye insanlarla kahvede görüşüyordu, evlerinde çay pişmiyor muydu? Şahin bizim eve uğradığı beş-altı yıl boyunca, bir kez bile bana, para ya da benzer bir şey vermemişti. Üstelik başımı okşamaktan öte, benimle fiziksel temasa geçmemiş olmasına rağmen, bizim fırlama Utku ile bilek güreşi yapmış, üstelik bir de ona pazularını göstermişti.(Utku onlara ellediğini de söylemişti, taştan da daha sertmiş. Ama ben buna inanmamıştım.) Bunların hepsini tek cümle ile açıklamak kolaydı aslında, Utku palavra atıyor, diyerek meseleyi kökünden halledebilirdim. Ancak ben yine de kahveye gidişini Şahin’in artık insanlara kendi parasıyla çay ısmarlamak istemesine, para vermesini, Utku için karizmatik gülümsemesinin ücret olarak yetmeyişine, bilek güreşi yapmalarını, Utku’nun benden yaşça büyük ve (dediğine bakılırsa)ergenliğe girmiş olmasına, pazularını göstermesini, Utku’nun fırlamalığına(bunu ondan istemiş olmasına) vermiştim. Böyle olunca daha büyük bir soru ile karşı karşıya kalmıştım. Şahin neden bizi terk etmişti? Evimizi yeterince yüksek bulmuyor muydu artık?

Kasabamızın, en dünya görmüş misafirlerin bile hayran kaldığı, çevresi güneş ışığının yedi rengi gibi yedi ayrı kısımda, yedi farklı renkte çiçekler bulunan ve bunları birbirinden ayıran ve meydana geçmek için içinden geçilen koridorların etraflarında da berrak su havuzları bulunan şahane bir meydanı bulunmaktadır. “Konuk Meydanı” ismini verdiğimiz bu meydan, hem halkımız tarafından özenle korunur, hem de çok fonksiyonel bir biçimde kullanılırdı.  İşte ertesi yıl Şahin’i Konuk Meydanı’nda, yine bir erkek kalabalığının ortasında buldum. Ancak bu sefer tanık olmaya alışkın olmadığım bir şekilde ortama bir fevri hal hâkim görünüyordu. Ne olduğunu anlamak için hızla yürümeye başlamıştım. Meydanın çevresini saran çiçeklerin etrafından dolanıp, giriş koridorlarından geçme kuralını daha önce hiç ihmal etmemiş olan ben, çiçeklerin bir kaçını da ezerek, (bayram coşkusuyla)üzerlerinden atlamaya çalıştım. Nefes nefese oraya yetiştiğimde Şahin beni bir kez daha hayal kırıklığına uğratmış oldu. Boğazından sarkan etlerin arasına gömülmüş suratı artık eskisi gibi yakışıklı görünmüyordu. Gözlerindeki parıltı da kaybolup gitmişti. Bir zamanlar onu ısıtıp güzelleştiren güneşten sanki şimdi uzaklaşmış da, rengi de solmuş, canlılığı ise kaybolmuştu. Çevresinde olan adamlar da ona, hiç de eskisi gibi güler yüzle bakmıyor gibiydi, sanki onlar da onun üstünde yansıyan güneşi görünce gülümseyen arılardı da, şimdi güneş görünmeyince üzerinde, hiçbir kıymeti olmadığını anlamışlardı. O çiçeğin kokusuna da en ziyade hasret olan ben, gelen çirkin kokularla hüsrana düşmüştüm.

Yaşanan küçük gerginliğin sebepleriyle ilgili o yıllarda en küçük bir bilgi edinme fırsatım olmadı. Ancak sonraki yıl Utku’yla bir Ramazan gecesi teravih çıkışında karşılaştım. Yanıma gelen dalgalı saçlı, uzun boylu genç, elini uzatıp selam verdiğinde, gülümsemesini bir yerden çıkardıysam da kendisini tam tanıyamadım. Oldukça büyümüştü, genç bir adam olmuştu neredeyse. Kendisini tanıtınca hem teravihe gelmiş olmasına sevindim. Hem de bir yandan, o kocaman gelişkin bir adam gibi yanımda dururken, benim küçük bir çocuk gibi görünmem beni oldukça rahatsız etmişti. Onunla o gece, geçmiş yıllarda hiç olmadığı kadar uzun uzadıya konuştuk. Eve geldiğimde saat gece on ikiyi geçmişti. Yatsıyı kılmış olmanın rahatlığıyla eve girer girmez kendimi yatağa bıraktım.

O gün sahurdan sonra, her zaman sabah ezanını beklerken yaptığım gibi açık pencerenin kenarından uzanan ihtiyar kanepeye uzanarak düşüncelere daldım. Şahin’i, olanları ve Utku’yu, geçmişte şahin bizim evde kalırken sonradan onlarda kalmış olmasının nedenini anlamaya çalıştım. Aradan geçen süre içinde ne olup da Utku’nun böyle güzelleştiğini, benim ise böyle çelimsiz bir çocuk olarak kaldığımı anlamaya çalıştım. Aradığım sorulara her ne kadar cevap bulamamışsam da, tam tamına ezan okurken kafama bir şeyler dang etti.

“Allahu ekber”-“Şahin bizi terk etti.”

“Allahu ekber”-“Şahin benim kahramanımdı.”

“Allahu ekber”-“Şahin Utku’lara gitti.”

“Allahu ekber”-“Şahin Utku’nun kahramanı oldu.”

“Eşhedüenlailaheillallah”-“Şahin bütün kasabanın gözdesi oldu.”

“Eşhedüenlailaheillallah”-“Şahin bütün kasabanın gözünden düştü.”

“EşhedüenneMuhammed(a.s.m)erresulullah”-“Şahin artık kimsenin kahramanı değil.”

“EşhedüenneMuhammed(a.s.m)erresulullah”-“Herkes gerçek kahramanını arıyor.”

“Hayyalessalah, Hayyalessalah”-“Utku’yla teravihte karşılaştık.”

“Hayyalelfelah, Hayyalelfelah”-“Utku çok ama çok değişmişti.”

“Essalatuhayrunminennevm”-“Anla artık, uyan şu gafletten.”

“Essalatuhayrunminennevm”-“Uyan şu uykudan bunlar boşuna değil.”

“Allahuekber, Allahuekber”-“Hepsinin bir anlamı var elbette.”

“Lailaheillallah”-“Hepsinin dizgini sadece Rabbinin kudret elinde.”

Ezan bitince, benim için yaşananlar tam anlamıyla aydınlanmış gibi hissetmiştim. O anda kalbimde hissettiğim manaları, ilahi bir lütuf bilerek, ulvi bir sürura gark olmuştum. Tam ezandan önce, Utku’nun adeta Şahin’in eski haline bürünmüş olduğunu fark etmem ve içimde hissettiğim kıskançlığa bedel, bunların, bu boya ve renk akışının, sinema perdeleri gibi karşımda akıp gittiğini görmüş, manalarını bir parça anlama şerefine nail olmuştum.

O anda anlatmış olduğum hikayenin hakikatlerini ve anlamlarını hak ettiğimden bile fazla olarak anlamış bulunuyordum. Olayın ayrıntılarını öğrenmek sadece dış görünüşünü ve kabuklarını incelemek gibi olacaktı. O anda ezan-ı Muhammedinin(a.s.m) ulvi sesiyle kalbime manaları ilham eden Rabbime şükrettim ve Kur’an kursuna gittiğimizde bize ezanın en kısa bir mealini öğreten imamımıza ve bu şerefli ezanı güzelce seslendiren müezzinimize duacı oldum.

Ancak olayın ayrıntılarını da öğrenip, hissettiklerimle birleştirmek ve bir küçük sağlama yapmak istiyordum.

Yazar hakkında

Ömer Faruk Kaya

Ömer Faruk Kaya

Yorum yaz