Editörün Seçtikleri Hikaye

Mevlana’nın Yolunda

Diyamandi Romanı-2

Güzel kızım,

Meğer asıl çile burada başlıyormuş. İstanbul’da. Hakk’ın câmi sıfatına mahzar olan bu güzeller güzeli şehre gelip Hukuk Mektebi’ne kaydoldum. Üsküdar’da kalıyordum. İstanbul Suriçi ve Üsküdar’dır kızım. Gelişimden bu yana o kadar değişti ki anlatamam. Bir yandan Mekteb’e kaydoldum diğer yandan Mevlevîhâne’yi keşfettim. Ahmed Remzi Dede’me burada erdim. Gönül burada Allah’ın Habibi’nin aşkıyla kan ağladı. O kadar kıymetli hocalarımız oldu ki… Herbirinden pek güzel bilgiler edindim, edep ve aşk dersi aldım. Daha çok öğrenmek için eteklerine yapıştım. Sadece ilim değil kızım, herhangi bir kazanç elde etmek için emek lazım. İnsan için emeğinden fazlası yoktur. Nihayet, bindokuzyüzdokuz yılında girdiğim İstanbul Hukuk Fakültesinden dört yıl sonra mezun oldum. Tevfik molladan fıkıh dersleri aldım. Mültekâ’yı okuttu. Ders sırasında Kudûrî ve Dürer adlı eserlere de bakıyordu. Dersimi çalışırken Dâmâd adlı kitaptan da yararlanıyordum. Bir gün derse hazırlanırken, kitapta bir hikâye karşıma çıktı. Okuyunca gözyaşlarıma engel olamadım.

İmam Ebu Yusuf, son anlarında şöyle yalvarıyordu : ‘Ey Rabbim! Sen bilirsin, ömrüm boyunca, mesleğimi uygularken, bana gelen davacı ve davalılara hep adaletli davranmaya çalıştım. Onlar arasında yan tutmadım. Fakat bir Hristiyan’ın Harun Reşid’le davasında bunu koruyamadım. Hristiyan haklıydı. Hakkını da yerine getirdim. Lehinde karar verdim. Fakat gönlümden, ‘keşke Hârun Reşid haklı olsaydı’ diye geçirdim. Beni affet…’

Bu hikâyeyi herkese anlattım. Her anlatışımda ağlıyordum. Fıkıh dersini yana yakıla izliyordum.

O zamanlar medenî kanunumuz Mecelle’ydi. Orada bulunmayan meseleler için Türkçe yorumlara ve Arapça fıkıh kitaplarına başvurulması gerekiyordu. Böylesi bir ihtiyaç halinde Müslüman arkadaşlarım da bana gelirdi. Artık hukukla ilgili herhangi bir meseleyi rahatlıkla çözebiliyordum.

Osman Kemalî Efendi’nin Üsküdar’da kiraladığı bir odada okuttuğu Mecelle’nin binyedizyüzdoksan ikinci maddesi de beni benden almıştı. Hâkim’in özelliklerini sayıyordu: Hâkim, hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn olmalıdır.

Fıkıh kitaplarını anlamaya başladığımda, yüreğimin derinliklerine doğru hayli yol almıştım. Vicdanındaki adalet duygusunu tüyler ürperten bir dereceye yükseltmiş olan bir kişi artık Hakk’ı bulmuş olmalıydı. Bunu biraz olsun tatmıştım.

Canım evlâdım, böyle işte. Mâcerâm böyle başladı. Yandığımı çok sonraları fark ettim. Allah, yüreğime öyle bir ateş bırakmış ki, yıllarca tüttü. Onu en büyük hediye bildim canım kızım.

Günler akıp gidiyor, içimdeki hakikat aşkı büyüyordu. Çocukluğumdan beri biriktirdiğim duygular, beni o kapının eşiğine taşımıştı.

Bir gece gözyaşlarıyla ıslattığım secdeden sonra,

‘hidayete doğru’ diye fısıldadım.

Bu, bir bakıma eksik, bir bakıma yerindeydi.

Eksikti, çünkü henüz gönlümde o güneşin doğmamış olduğunu görüyordum. Yerindeydi, çünkü gönlümde o güneşin ışıklarından başka bir nur yoktu.

Peki Hâdi ismi tecelli etmiş miydi?

Şöyle söyleyeyim: O nurun alevden damlalar halinde gönlüme akması Şahlar Güzeli’nin tatlı adını duyduğum andan itibaren başlamıştı.

Mevlânâ kelimesi kalbime bir aşk tohumu olarak ekilmişti. Sonrası başdöndürücü bir hızla gelişti. Her gün yeni bir basamak çıkıyordum. Yeni bir adım atıyor, yeni bir nurla ışıyordum.

Nerede, ne zaman öldüm de yeni bir âleme doğdum, bunu ben de bilmiyorum. Her zerremde aşkın alevleri yanmaya başlamıştı. Nurlanmanın da dereceleri var. Şehâdet kelimesinin gönülden söylenmesiyle inanç gerçekleşiyor. Fakat bununla hakikate ulaşılmış olmuyor. Bu yüzden, ‘nasıl Müslüman oldun?’ sorusunu, kendi kendime şöyle cevaplıyordum: Nasıl Müslüman oldum ve olmaktayım?

Saadetlerin en büyüğüne erdikten sonra, inancımı derinleştiren güzellikler devam etti. Hâlâ sürüyor. Her an yeni bir ufuk açılıyor.

Gözümün nuru evlâdım,

Sonra bir ulu Sultâna, Ahmed Remzi dedeye erdim. Ondan Mesnevî okudum. Elimden tuttu, beni Mesnevî denizine daldırdı. Ufkum genişledi, inancım arttı. Mevlânâ’nın yüceliği karşısında ürpermeye başladım. O denizde neler yoktu ki… Kâinatın sırları, insanın iç dünyasının derinliği…Bu derinlik beni sarhoş ediyordu. Aşkın alevden ummânı beni alıp götürüyordu. Bu sahilsiz ummanın ortasında bir ceviz kabuğu gibiydim. Bazen Aşkın Sultânı susuyor, varlık derin iniltilere dönüşüyordu. Hele Dîvân’ı… Vicdânımda meş’âle şeklinde yanıyordu.

Mesnevî’yi bitirdim.

Aslında Mesnevî beni bitirdi.

Rusûhî Dede’nin yorumunu da okudum.

Bu güzel şerh, baştan başa özdü, baldı.

Nihâyet bindokuzyüzotuzdokuzun beşinci ayının yirmiüçüncü günü Konya’yı, ziyaret ettim, kelimeler o kadar âciz ki… Bilmiyorum, neler söyleyebilirim.

Gitmeden önce Ankara Radyosu’nda bir güzeli, Esrâr Dede’yi anlattım.

Canım evladım,

Geçmiş asırlara bakalım…Böylesi güzellerin, zamanın yıkımından yılmayan manevî varlığının ışıltılarını göreceğiz…Onlar, sonsuzluğun karanlığına dalan bir nur gibi ruhumuzu kuşatıyor…Onları aşkla seyrediyoruz.

Hani evlerimizde baba yadigârı öteberi bulunur. Üzerine titreriz, tozlanmasına, renklerinin atmasına gönlümüz razı olmaz. Elimizden gelse kalbimizin içinde saklamak isteriz. O denli kıskanır, onlara toz kondurmayız. İşte bunun gibi, tarihin koynunda yaşayan çok ulularımız, âşıklarımız var.

Sevgili yavrum, bağrı yanık bir şairin, Esrâr Dede’nin sonsuz adı üzerindeki toz tabakalarını da sıyırmak istedim.

Belki O’nda kendimi gördüm.

O’nun derin acısı bana çok dokunuyordu.

Adı gibi esrarlıydı. O sırrın peşine düştüm.

Aynaya baktım. Kendimi gördüm. Onu değil kendimi anlattım.

Mevlevî dervişlerinin çilesi ağır oluyor. Uzun sürüyor. Gönüllerinde Hakk’ın tecellisiyle birlikte ömürleri de kısa oluyor. Çile bittikten kısa bir süre sonra Hakk’a göçüyorlar. Geride bir sızı bırakıyorlar.

Esrâr dede böyle.

Sırdaşı şeyh Gâlip de öyle.

O’nun da hicranlı bir hayatı var. Adını andığımda içim tutuşuyor.

Divân’ını okuduğumda kendimi bir çiçek bahçesinde buluyorum. Herşey var burada. Sonbaharın hüznü de, ilkbaharın renk ve kokuları da… Ne tatlı bir hüzün…ne çekici bir hicran…Sanki seher çağı açılıyor. Gül çiğ tanesiyle doluyor. Dolu kadehlere gül şerbeti katılıyor. Bulut şafak renginde. Bülbül yalvarıyor: Kalbim kanıyor. Nazlanma, yeter artık.

Esrar Dede bunları şakırken bu güzelliklerin ruhunda açtığı yaraların sızladığını duyuyor, derinden duyuruyor. Şiirlerinde tatlı bir hüznün sessizce akan, derinliğini belli etmeyen sular gibi deverânını dinliyoruz kızım. Hicran, Dede’nin kalbini yaralamış, sesi kırık bir sazdan çıkan dertli nağmeler gibi…

Kendimi şimdi Esrar Dede aynasında seyrediyorum.
Varlık insanın aynasıdır güzel kızım.

Neye baksan kendini görürsün.
İster güzel ister çirkin gör.

Gördüğün kendinsin, unutma.

Yazar hakkında

Sadık Yalsızuçanlar

Sadık Yalsızuçanlar

Yorum yaz