Editörün Seçtikleri Hikaye

Mevlana Ciğerpârem

Diyamandi Romanı-3

Ciğerpârem,

O an benim için bayramdı. Hayatımın en unutulmaz anı idi.

Nihayet sevgilimin evindeydim. Bindokuzyüzotuzdokuz yılının yirmi mayısı. Orada hissettiklerimi nasıl anlatabilirim… Kelimeler çaresiz. Gönlümdeki ateş, bir şiire dönüşerek Âşk Sultânı’nın eşiğine doğru aktı. Ona kan ağlayarak geldiğimi söyledim. Onun aşkıyla yanan benliğime akmasını diledim. İçimdeki ateş sönmesin, alevim dinmesin istiyordum. Ağlat beni dedim, inlet… haşre kadar yak beni, artır ne olur ateşini, artır da bağrımı dağla dedim, yansın bu varlığım, eksilmesin asla eksilmesin, hicran ile yak dedim.

Bir damlaydım, denizler beni içine alamıyordu. Doymuyordum; topraklara, yapraklara, insanlara, çiçeklere, çocuklara, bulutlara, yağmurlara doymuyordum; ateşe, aydınlığa, zindana doymuyordum…Konya’da kendimi yitirdim.

Sonra her zerremin içinde Aşk Sultânı’nı gördüm.

Sırlarını ruhuma döküyordu.

Beni ağlatıyor, inletiyor, yakıyordu.

İşte azîz bir elin kımıldattığı perdenin önündeyim. Hayatın ötesine bakan bir pencerenin perdesi, nurlar cümbüşü…dayanılmaz bir güzellik… Bütün varlığı ateş haline getiren bir cemâl…Perdenin arkasında bütün sezebildiğim bu…Bir elde kılıç, bir elde kefen boynumu bükmüş bekliyordum. Gözyaşlarıma sonunda ruhsat verdi. Kapıyı açmayacak olsaydı bu izin gelmezdi. Her damla ondan gelen bir müjdeciydi.

Ona gönlümden şöyle seslendim: Kanı akıtılmayacak olan kurban hiç kapıya bırakılır mı? Boynum bükük, gözlerim yaşlı, inayetini bekliyorum. Mesafeleri aradan kaldır. Bastığın toprağı öpüp koklamak, soluğunun ıtrıyla tüten bu havayı bütün zerrelerime çekme zamanı gelmedi mi?

 

Kıymetli evlâdım,

Rüyâyı sormuşsun.

Bugünmüş gibi hatırlıyorum. Muhteşemdi. Önce korkunç bir karanlıktaydım… Neredeydim, bilmiyorum? Nasıl bir yerdi? O sonsuz boşluk beni nasıl da içine çekiyordu, yuvarlanıyor gibiydim… Çok geçmiyor, ışıltılı bir âlem beliriyor… Çok yüksek bir yerdeyim, başım dönüyor, o karanlık yerden bu bembeyaz dünyaya nasıl geçtim? O derinliklerden buraya ne zaman, nasıl çıktım? Yıldızlar sanki yerde, ben onların üstündeyim. Yeryüzüne iliştirilmiş kandiller gibi görünüyordu. Sonra onlar da silindi. Yeni bir âlemin ufku açıldı, sonu olmayan bu ufuklara doğru uçuyordum. Beni saran o nur ve renk, görünmeyen fıskiyelerden fışkırıyordu; genişliyor, koyulaşıyor, hayale sığmayan resimler çizerek uçuşuyordu. Tatlı bir müziğin uzaklardan gelen hafif dalgaları ruhumu okşuyor ve dağılıyordu. Derinden dalga dalga sesler geliyordu. Yüzlerce, binlerce meleğin âhengi… Seslerin nerden geldiği belli değil, belki de dünya sezişiyle bana öyle geliyordu. Her yandan gelen, coşan ve taşan müzik. Bazılarını kaydedebildim. Bu tanıdık bir sesti, âşinâ bir nefesti.

Bu neyin sesiydi. Ateşti, rüzgâr değildi. Bu ateşin olmadığı kimse yok olsun! İşte İsmail gibi başımı eşiğine koymuşum… Gülerek, sevinerek kılıcından bana can vermeni bekliyorum. Sen onu kan zannetme, o kırmızı bir güldür; sen onu deli sanma o aklın sarhoşudur. Bu ilâhî beste gökte uçan güzelliklerden mi görülüyor?

Sonunda âhenk durdu. Âhlar ve hıçkırık sesleri… Galiba kimsede takat kalmamıştı herkes benim gibi bitkin, inliyordu.

Sonra bir hayâl belirdi, silindi… yine belirdi ve sonunda Aşkın Sultânı göründü. Başını yana eğmiş, gözleri kapalı, ney üflüyordu… Aman Allah’ım, bu ne güzellik! Ney’in derinliklerinde inleyen nağmelerin ateşten daha yakıcı olduğunu orada anladım… Kirpiğinin ucunda bir elmas parçası göründü, parıldadı, titredi… Yavaş yavaş süzülüyor, bana doğru geliyor, ben O’na doğru akıyorum…

Sonra ses tize doğru yükseldi, bir şeyler sordu, pese indi, öykünün unutulmuş bir sayfasını fısıldadı, sonra tize çıktı… Güzelliğin sayılamaz belirtisi ışık, renk, ezgi, koku gibi biçimden biçime girerek, dalgalanarak sonsuza dayanması…

Yavaşça indim.

Ezgiler sustu.

O anda Aşk Sultânı’yla gözlerimiz karşılaştı, bakışlarımız buluştu, derin bakışlarıyla uzun uzun süzdü. Gözlerindeki her an değişen anlamı kavramaya çalışıyordum. Âleme sığmayan bir hüznün şimşekleriyle yüklü bulutlar uçuşuyor. Bu bakıştan yağan kıvılcım ruhumu tutuşturuyor, feryat etmek istedim, sesim bir türlü çıkmadı.

Başımı çevireyim dedim, kıpırdayamadım.

Yıldırıma uğramış gibi sendeledim… Başını arkaya doğru kaldırdı, ney’i ile geriyi gösterdi, geri dönmemi istedi.

Çağrılmadan gelmişim, dönmek gerekiyormuş, bunu anladım.

Şöyle emretti : ‘Hayır! Zamanından önce bu âleme göz dikme, ayağındaki diken yok oldu, yürü artık.’

Sonra kanat darbelerinden çıkan garip bir ezgi…Gidiyor muyum, duruyor muyum, ilerliyor muyum, geriliyor muyum, fark edemiyorum…Kanat sesleri uzaklaşıyor, sis yavaş yavaş dağılıyor, sonunda yeryüzündeyim.

Nasıl gidip döndüğümün farkında olamadım.

İki dünya arasındaki yolu ve geliş gidişi anlamaya izin yok… Şimdi içimde ince bir yaranın derin sızısını, ruhumda ağlayan bir ayrılığın sessiz çığlığını seziyorum…

Yazar hakkında

Sadık Yalsızuçanlar

Sadık Yalsızuçanlar

Yorum yaz