Hikaye Şiir

Kırmızı Karanfil

 

Üzerinde hayatının geri kalanını geçireceğini sandığın bir nokta ve garip bir atalet duygusu…

Bir adım daha atmaya olmayan mecalinin yanında gelen acayip iş yığını…

İnsan gerçekten, bir noktanın üzerinde durabilir mi? Bütün hayati hedefi durmak olan birine nasıl anlatacağız bunun imkansızlığını? Yoruldum işte! Artık duralım.

-Sabahları uyanacak mıyız yine de? Gece de uyuyacağız öyle mi? Hayat devam edecek falan… Akşam yemekleri hazırlamak mesela! Aman Allah’ım o düşünmeler hele! Ne yiyeceğiz şimdi? Bir de karar vereceğiz öyle mi? Kıyafetler zerre umurumuzda olmasa bile yine de dışarı çıkabilmek için giyinmemiz gerekecek, hiç değilse soğuktan korunmak için. Mecbur seçmek gerekecek. Boş verelim, ne olur duralım…

Ama en kötü rüzgâr alıp götürecek bizi, üstünde durmak için kendimizi çivilediğimiz o zeminin üzerinden; çünkü hiçbir şey sağlam değil, örneğin bizi bir zerre hareket dahi etmeyelim diye yere çakan onca çekice rağmen toprak yeterince kuru değil. İnsan bir yere veyahut zamana çakılmak istediğinde bataklığa dikilmeye çalışılan bir kavak ağacından farksız oluyor:

Ya batacağız ya başka diyara, vakte çıkacağız!

Pamuk ipliğiyle birbirine dikilmiş beynimin parçaları arasından beni aydınlatmak adına geçmekte olan her elektrik kıpırtısının acısıyla beraber, karanlığa devam etsem rahatlayacağını sandığım beynim, nedeni bilinmez, elimdekileri kaybedersem korkusunu bekletiyor kapının dibinde. Hiç hevesimin olmadığı şu hayat denen şeye de bak sen! Elimde olsa istemem derim, kaybetsem ağlayacağım…

Oturup haykırmak ister sanki canımın içi, sanki durup dururken tutup sokaktan geçen birine ‘yangın var’ diye bağırsam:

‘Yalvarırım birini çağırın,

İtfaiyeyi olur, polisi olur, ne bileyim bir miktar toprağı çağırın,

Bizi en olmadı sönene kadar karıştırın’

Desem, iyi hissedecek gibiyim. Böyle düşünürken ben, biri baksa bana, mecbur bıraksa beni konuşmaya; köşe bucak içimdeki yangından kaçma illeti sarıyor mantığımın ellerini. Elleri kolları bağlı yüreğim ve pamuk ipliğine bağlı beynim inat edip inkâr ediyorlar bana bakan gözlerin varlığını. Ne soran varmış gibi davranıyorlar ne sorduktan sonra dinleyecek varmış gibi. Ki bilirsiniz gerçekten dinleyecek insan sayısı hiçbir zaman bir elin parmaklarını geçmeyecektir. Bundandır ki dinleyeceğe inanmasak da eyvallah, soru’nun varlığına inanmaya devam ederiz. Genelde inkâr ettiğimiz duyulma ihtimalimizken ne olduysa bana ben soruyu da inkâr ederken buldum kendimi, yoksa beni duyan olmaz deyip oturup bir şeyler yazar veyahut oturur kendimle konuşurdum. Ne yazabilir oldum ne konuşabilir desem kelimelerin de gözlerimin de acziyeti birbiriyle yarışırken, çenesi düşük, kelimeleri bol o insana yakışır mı bu söylediklerim? Ama durum maalesef ki böyle. Artık yazabildiklerim ağlarken ne söylendiği bilinmeyen küçük ağıtlar silsilesi… Hıçkırıklarımın arasından kelime adına ne kapabilirsek kar…

Çünkü insandan kelime adına bir şey kapamamak kadar büyük bir zarar yok insanlığın kıyamına. Oturup sussak temelli; nedense bağırmaktan, çağırmaktan daha kötü bir karanlığına sürükleniyoruz. Bu da bir nevi karanlığın:

“Merhaba ben karanlık,

Beni içine alıp başka şeyleri, sesleri kendinden çıkarmazsan

Sen üzüm ben üzüm,

E hikâyenin devamı malum;

Baka baka…” demesi.

Peki kaçmak istesek olmaz mı? İnsan savunma mekanizmasının mesaisinin bir parçası değil mi bu? “Aman kaçıverelim de canımız acımasın.” Ama nasıl da bir acı bilsen, resmen acının geldiği yerden mütevellit bir de güzel güzel yakıyor canını insanın. Gücüm yetse hepsini isterim bu acının, sana ve başkasına kalmasın diye. Ama benimki bana bile fazla. Nasıl başardıysam kaçmak da devam etmek de seçenek olmayıverdi. Durayım desem? Ne kaçayım ne devam edeyim olmaz mı peki? İnsanın bir yerde çakılıp kalabilme vakti yok, şansı yok.

Maalesef çekiç güçlü olsa,

Toprak da seni alacak kadar güçsüz,

Yine de çakılabilmek için insanın kendine ihtiyaç duyuluyor.

Garip bir güçsüzlük mecbur tutuyor ayakta beni,

Masanın ayakları yıkılmak için kendini korumak zorunda bir nevi.

Kazık çakacağın dünya için sana ihtiyaç duyulması ne de garip? Sen diyorsun:

“Hadi ne olur durayım yorgunluğun diyarında,

İhtiyaç olmasın bana,

Gücüm yok, yok ona buna”

Diyorlar ki “şu köşeye kazık olarak çakarız seni ama sen, sen olmayı bırakamazsın, güçsüzlüğünü devam ettirmek için güçlü olmalısın”:

Biri şu ironiye bir şey desin!

Güzelliğine hayran kaldığım bir şeyin güzelliği bana artık bir fotoğraf kadar yaklaşabiliyorken sadece, güçlü olabilmemi mesai haline getirebilmenin tek yolunun kırmızı bir karanfil olduğunu söylesem peki? Sadece resmine bakarak kokusunu içinize çekebilir miyiz? Devam edebilmek ya da kaçabilmek adına gerek duyulan güç, gördüğün üzere bir kırmızı karanfilin geçenlerdeki kokusunu bir fotoğraftan duymaya kaldı.

İlk başta ben de imkânsız diye yaklaştım buna. Yıllarca hep duymaktan kokusunu, bir an olsun yüreğimden ayırmamaktandır ki, malum kaybetmeden kıymet anlama işini mükemmel yapamıyoruz (ben bayağı iyi gidiyordum aslında kıymet anlama işinde ama yine de eksiklerim kalmamış değil), fark etmemiştim gücümün kaynağını. Sürekli solardı ama insan bilemiyor işte bir çiçeğin toprağın üstündeki görevini zamanı gelince bitireceğini… Sürekli solardı deyip yanlış anlaşılmak istemem:

Beş çiçeği varsa en fazla bir anda ikisi kururdu.

Diğer üçü hiç böyle şeylere bulaşmazdı.

İnsanlar o kuruyan ikisini görünce ‘nasıl da kurumuş çiçeğin, seni bırakıp gitse de çok çekmese’ gibi insanlıktan zerre nasibini alamamış cümleler kurmuşlardı.

İnsanlar hep üç kırmızı karanfile kör kalmışlardır!

Şimdi bir fotoğrafın sağında görmekte olduğum kırmızı karanfilden güç almak kaldı bana. Bu pek olasılık dışı değil mi? İnan ki değil. Ya karanfilimin fotoğrafının kokusunu içime çekeceğim ya da bir daha içimde bahar hissedemeden ölüp gideceğim:

 

Bazı coğrafyalar tahammül edebilse de insan maalesef baharsız yaşayamıyor.

 

Kırmızı karanfile…

Hiç çiçek açamamış olsaydın bile kırmızı tomurcukların değerdi gözlerimin içine.

Biraz daha fazlaca gelebilmiş olsun isterdim konu; kokunun teşekkürüne.

Duruşunla anlatabildiğin zarifliğine ve geri kalan her şeye

Teşekkür ederim, kırmızı o güzelliğe…

 

Yazar hakkında

Rumeysa Kaya

Yorum yaz