Hikaye Mektup

Gururun Alçak Şatoları(Ahir Zaman Don Kişot’u-3)

Mektubunuzu dikkatle okudum. Hayat seyrime bir derece tanık olduğunuzu ve işin hakikatini yeterince kavradığınızı gördüm. “Gittiğin memleketlerde çok babayiğit hakikat kahramanları ve çok bilge yüksek insanlar ve gerçekleri ayna gibi gösteren sevimli masumlar vardı” demişsiniz. Karşılaştığım grup grup insanlar ancak bu kadar iyi özetlenebilir diye tahmin ediyorum. Lütf-u İlahi bildiğim bu insan toplulukları ile karşılaşmış olmak benim için en büyük bahtiyarlıktır addediyorum. Şu işe bakın: ben ömrüm boyunca hayali şatolar ve onların içinde gerçekten yüksek değerlere sahip ve bunlar için yaşayan insanlar aradım. Çoğu zaman kendimi eğlendirmekle meşguldüm, haklısınız. Her zaman böyle bir arayışın da içerisindeydim. Ancak gelin görün ki aradığım şeylerin yüksekliğinden başka, ne manalarını ve ne de görünüş şekillerini bilmiyordum. Vücudunu biliyordum, mahiyetinden habersizdim. Dedim ya, mutantan saraylar arıyordum. Bazı sarayları görürdüm de: siz zaten biliyorsunuzdur, bu saraylar dışardan ne kadar şatafatlı görünürse, aradığımız değerlerden o derece uzak oluyorlar. İnsan çoğu zaman da bunların içleri boş balonlar olduğunu kavrayamıyor. Şahsen ben o yüksek ferasetten uzak olsam da işin hakikati benim dar aklıma da uzaktan uzağa göründü. Rabbime ne kadar şükretsem azdır. Yani her insanın istedikleri, sevdiği, merakı vardır. Ancak tamamen boş şeyler istemek ve bunun farkında olmayarak bir ömür geçirmek ne kadar büyük bir felaket! İnsanların alkışları için yaşayan ve bunu şeref bilip bütün ömrünü bu uğurda heba eden benim gibi zavallılar çok var. Bilmiyorum, bu durumda yaşamak ne kadar kötü bir durum, belki yaşamadığınız için bilmezsiniz. Bunun dışında erişmek istediğim, yine anlamsız, pek çok arzularım vardı. Halen daha var, tamamından bir seferde kurtulmak kolay iş değil. Ancak artık bunların boş, gaye edinmeye ve tasalanmaya değmez şeyler olduğunu biliyorum en azından. Bunun yanında, bir de kendime güveniyormuş gibi atımın üstünde gururla gidişim yok mu! Düşündükçe ağlayayım mı, güleyim mi bilemiyorum. Neyime ya da neye güveniyormuşum belli değil. Kürdan gibi mızrağıma mı güvenmişim, zayıf pazularıma mı? Yoksa sönüp giden kısacık ömrüm veya kendi işlerini görmeye dahi yetmeyen zayıf aklım mı kandırmış beni. İnsanlara zaten güvenemezdim. Ne kadar kahraman olursan ol, halk seni asla gerçek manada sevmez, hatalarını affetmez ve sana acımaz.

Şimdi anlıyorum ki; tamamen aptallıktan, düşünmemekten gelen bir gözü karalık varmış bende. Düşünmemeye çalışarak yaşayıp gittiğimi, bu yüzden ya kendime bir meşgale ya da bir eğlence bulduğumu şimdi anlıyorum.

Böyle bir durumda iken içimde daimi bir ızdırap taşırdım. Bazen nedensiz yere, sessiz kuytu köşelerde, nedenini o zaman çözemediğim bir şekilde ruhî sıkıntılar çekerdim. Bu durumların hiçbirinin de ne anlama geldiğini bilmiyordum üstelik. Bendeki bu zayıflık ve ızdırap dolu kalbime rağmen, bu kadar çok arzular beni nereye götürür, anlam veremezdim. Sözlerini dinleyebilecek bir halde de değildim.

Maddelerin hakikatlerini kavramak(şatafatlı içi boş sarayları çözmek gibi) ve hayatı okumak(yaşadıklarımın ne anlama geldiğini anlamak) gibi yeteneklerden uzak olan ben, nasıl bu durumdan kurtulup, ancak gerçek feraset sahibi insanlara nasib olan o bakış açısıyla, kısa süreliğine de olsa hayatıma bakabildim dersiniz?

Yazar hakkında

Ömer Faruk Kaya

Ömer Faruk Kaya

Yorum yaz