Editörün Seçtikleri Hikaye

Gelincik Dağında Ağaçların Sirtakisi

Ağaçlar mucizelere ve kerametlere çokça türbedarlık eder ya, bir zamanlar ben seni başı göklere değen bir ağaç sanırdım. Herkesin önünde baş eğdiği bir ağaç. Benim önünde başımı verdiğim ağaç. Gücü, kudreti, saltanatı, bereketi… temsil eden bir ağaç. Gül ağacı… Kökü ezelde, dalları ebette bir ağaç.

Bir ağaç ki gövdesine sırt verilir.

Bir ağaç ki, kendine sığınanları şefkat ve merhametle sarıp sarmalar.

Bir ağaç ki, en güzel meyvesi aşktır.

Bir ağaç ki, odunu aşkın odudur, ateşidir.

Bir ağaç ki yaprakları gülden bir yatak.

Bir ağaç ki, etekleri gölgeler denizi.

 

Bu ağaçtan bir de Gelincik Dağında vardı. Onun adı Katran Ağacıydı. Bu ağaçtan bir de Emirdağ’da vardı. Onun da adı Mareşaliye Ağacı. Seher vakitleri bütün gece rüyamda seni görmüş olmanın hüznüyle Emirgan’daki gül bahçemin en yüksek ağacına çıkar, yüzümü Emirdağ’a döner, gül kokan sesimle inlerdim: “Gül ağacı bana kendini ver. Ya benimle gül toplamaya çık; ya da gül düşü rüyalarımdan.” Rüyalarımda beni sevdiğini söylerdin, ben de çığlık çığlığa “Ben de seni… Ben de seni…” derdim.

O zamanlar benim için aşkın, ağaçlardan da yüksek, aşkın bir boyutu vardı. Renkler, sesler, suretler farklı farklı görülür ve hissedilirdi orada. Bir ağacın bütün yaprakları aynı renkte, bütün meyveleri aynı tatta olmadığı gibi aşkta da aynı şeyler geçerli değil miydi? Seni tanımadan önce benim ardına sırtımı vereceğim, gölgesine sığınacağım bir ağaç yoktu. Ağaç çoktu aslında. Fakat bütün ağaçlar aynıydı. Sadece ağaçlar mı aynıydı? Bütün yapraklar aynı renkteydi. Bütün meyveler aynı tattaydı. Bütün ağaçlar yüz çevirmişti benden. Sırtını dayayacak bir ağaç bulamazdım. O zamanlar hayalimdeki sevgiliye şöyle şiirler yazardım:

Senin de sırtın üşüyor mu?

Hep yüz sürmekten

Ve yüz çevrilmekten

 

Sonra seninle tanıştım. O günlerden kalma bu şiiri hayali sevgilim yerine, hayalimde sana her gece okudum. Sırtını bir ağaca dayamış, gönlünü gül yapraklarına sarmış birinin, üşüyen taraflarının ısınmasıyla keyiflenişini anlatan birinin mutlu iç çekişleriydi bunlar.

Kaç defa Emirdağ’a gittim. Ama hiç dikkat etmedim. Emirdağ’da Mareşaliye Ağacından başka ağaç var mıydı? Yok muydu? Yoksa vardı da, ben mi fark etmedim? Hoş,  Emirdağ’a geldiğimde senden başka hiçbir şey göremezdim ya. Hatta çoğu kere seni bile göremeden dönerdim ya… Ama benden bu Emirdağ’a bir isim vermemi isteselerdi Emirdağ’ın sağ kulağına uzun uzun ezanlar okur “Güldağ! Güldağ! Güldağ!” diye bağırırdım. Emirdağ’ı bilmem, ama Emirgan’da senin için bir Güldağı yetiştirdim. Adını da koydum: Mareşaliye Güldağı.

O Güldağ ki, göründüğü şeyi hemen ele geçiriveren, onun içine işleyiveren bir zarafetin ve ihtişamın dağıdır. Bahar aylarında Güldağına öyle yağmurlar yağardı ki… Dağ öyle güzelleşirdi ki… Yağmur dağı vururdu. Güzelliğin ve güzelliğinin beslediği dağ gibi hatıralar beni vururdu. Allah seni inandırsın lâl kesilirdim. Yine de ben bahardan ve yağmurdan adlar vermeye çalışırdım sana. Bir yağmur gibi tane tane, harf harf sayıklardım adını:Mareşaliya!

Birden dilim çözülür, inlemeyle ağlama arasında yağmurun arasından sesim yükselmeye başlardı:Mareşaliya! Güzelliğinden yağmurun saçaklarına sığınıyorum. Bir karanfil nasıl korkarsa yağmura yakalanmaktan, yine de ne de çok severse yağmuru, ben de öyle korkuyorum bir yağmur olan gözlerinden ve öyle seviyorum ki ellerini.

Alışkanlıkla alınganlık arasında, yağmurla yangın arasında bir yerde

Aşk alışkanlık ve alınganlık oluştururdu. Nereye kaçarsam kaçayım, gelip beni bulurdu. Kendine mahkûm ederdi. Ellerine, gözlerine, sözlerine öyle alışmıştım ki. Beni kendine alıştırdın. Bunlar beni öyle alıngan kılmıştı ki. Korktuğum başıma gelmişti. Sana âşık olmuştum. Bunun için salı günlerini sevmezdim. Yangınıma bir odun daha atılırdı. Salıları gül ağacım bir dal gül daha gönderir; beni arardı. Tam unutmaya yüz tuttuğum, yaralarımın kabuk bağladığı bir zamanda arardın beni.

Salılar sallanırdı bende bir dağ gibi, ben de gül ağacında. Güldağı yağmurdan sonra bir de yangın yerdi. Ben kendimi bilirdim. Ne yangında, ne de yağmurda ben, “ben” olurdum. Ne senin yanındayken ve ne de senin hayalinle konuşurken ben, “ben” olurdum. Ne alışmak isterdim sana. Ne de terk etmek. Bardağın içinde birbirine karışmayan çay ve su gibi olmak seninle. Alışkanlıkla alınganlık arasında, yağmurla yangın arasında bir yerde. Bunu ne çok isterdim.

Bir ağacın gölgesinin kat be kat, yaprak be yaprak her şeyimi ve her şeyi kuşatabileceğini gözlerinin derinliğine bakarken anladım. Birinin, bir şeyin, hiçbir şey olmadan nasıl her şey olabileceğini yüzünün denizinde kendimi yitirdiğimde anladım. Yanımdayken sanki daha bir dal-budak atardın topraklarıma. Sesinin bile bir kokusu vardı buralarda… Kokun sinerdi bütün varlığıma. Çok geniş düşünüyorsun sanırdım düşünceli olduğunu hissettiğim zaman seni. Sanki benim yanımda bile beni düşündüğünü sanır; mutlu olurdum.

O zamanlar en çok istediğim şey, bir Eyüp Sultan sabahında uyandığımda, seninle yan yana iki gül ağacı olarak dünyaya gelmiş olmaktı. Gerçi o zamanlar, sen hala dünyanın en güzel meyveleri dallarında olan bir ağaçtın. Bense senin dibinde senden düşecek bir iltifatı bekleyen yetim.

Senin gözün güneşe bakar; gölgende güneş batardı. Benim gönlüm sana bakar; gölgende tenim doğardı. Bir ağaçtın ki gölgende dinlenirdim. Senin bundan haberin yoktu; bilirdim. Ben de sana bir ağaç olmayı ne kadar çok isterdim. Sen bilmiyordun belki ama gönlüm ağaçtı benim. Dallarıma çıkınca bulacaktın aşkı. Sen ki, içinde gül ağacı yetiştiren balta girmemiş dağların Mareşaliya’sı olacaktın. Sen ki, bende güzün açan bir çiçek olacaktın. Düşüverirken dalımdan seni yakalamak için ellerimi göğe uzattığım bir dilek olacaktın. Ağacımda bir dal, dalımda bir yuva, yuvamda bir kuş olacaktın. Soğuyunca güneş, yağınca kar, şiddetlenince yağmur, mutlu olunca herhangi bir nedenden, ben senin yalnızlığını ve aç ve açıkta olduğunu zannedip, seni nasıl yanıma aldırabilirim diye düşüncelere dalacaktım. Daldığım düşüncelerimden bu sefer bir gül ağacı olarak değil, bir imparatorluğu köklerinde emziren bir çınar olarak doğacaktın.

En çok da ne isterdim biliyor musun? Ben ölürken dallarının kucağında, sen ölürken kalbimin duvağında, “Seni seviyorum ilk günden beri!” demeyi. Senin de “Ben de!!! Ben de!!!” demeni.

 

Kakülü boynuna dökülür gelir

 

Sen Feridun Düzağaç’ı ve Kıraç’ı çok severdin. Düzağaç bana hep seni yani gül ağacını hatırlatırdı. Senin sesinden Kıraç şarkılarını dinlerken, kırardın, açardın beni. Kıraç bir toprak olan ben, bereketli bir bahçeye dönerdim. Bir defasında seni Afyon’a görmeye gelmiştim. Karahisar Kalesine çıkıp ben, sen, güya Kıraç ve Malkoçoğlu Karahisar Kalesi türküsünü söylemiştik Karesi Beyliğine doğru. Türkünün bir yerinde “Kakülü boynuna dökülür gelir” mısraı vardı. Sen benim en çok kâküllerimi severdin. O yüzden olacak bu mısraı kâküllerime bakarak söylemiştin. Ya da bana öyle gelmişti.

 

Karahisar Kalesi

Karahisar kalesi yıkılır gelir
Kakülü boynuna dökülür gelir

Yayladan gel allı gelin yayladan
Kesme ümidini Kadir Mevla’dan

Ver elini karlı dağlar aşalım
Bayramlaşalım

Yayladan gel allı gelin yayladan
Kesme ümidini Kadir Mevla’dan

Ben bir koyun olsam sen de bir kuzu
Meleye meleye getirek yazı

Yayladan gel allı gelin yayladan
Kesme ümidini Kadir Mevla’dan

Ne karlı dağları aşabildik; ne de şöyle doya doya bayramlaşabildik. Zaten kâkülüm de dökülüp gelmiyor artık. Şarkıdan bana kalan tek şey Karahisar Kalesinin yıkıla yıkıla benim üzerime gelmeye devam ediyor olması. Hani yaşım da genç değil ki, ben bir koyun olsam, sen de bir kuzu olsan. Şöyle bağıra bağıra türküler söyleyerek yazı getirsek de evlensek. Zayıf bir umut ve aciz bir sesle türküyü söylemeye devam etmekten ve dua etmekten başka yapacak başka bir şey yok galiba:

Yayladan gel allı gelin yayladan

Kesme ümidini Kadir Mevla’dan…

Yazar hakkında

Mustafa Oral

Mustafa Oral

Yorum yaz