Editörün Seçtikleri Hikaye

Bir Sarı Çiçeğin Yanından Üstad’a Mektup

Aziz Üstadım

“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor” dediğiniz evlatlarınızdan birinin mektubudur şu çalakalem name.

Ateşler içre kuş uykularımdan uyanıp, bir inci, bir iz, bir ben, bir kurtuluş, bir reca, bir parça ab-ı hayat arıyordum yanan kalbime.

Yağmura, ağaçlara kuşlara dalıp gitmişken, sarı çiçekle hasbihal ederken buluyorum kendimi.

Her sarıçiçeğe;

“Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm” dediğiniz çiçek, bu çiçek mi diye bakıyorum.

Şehirler düşüyor aklıma.

Emirdağ, Isparta, Denizli, Barla bağ ve bahçeleri…

Çam Dağı, Yokuşbaşı Çeşmesi, Cennet Bahçesi…

Burnumun direğini sızlatıyor, “Hâfız Ali benim canım” sözleriniz. İlbade Kabristanına gidiyorum. “Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor.” deyişiniz aklıma düşüyor. O sarsıntının hüznüyle, ‘Mahkeme-i Kübra-yı Haşrî’de, Risale-i Nur Talebelerinin Bayraktarı, Şehid Merhum Hâfız Ali’nin yanından ayrılıp, “Bütün ömrümde, bir vefattan bu kadar müteessir olup ağlamamıştım.” dediğiniz Hasan Feyzi’nin kabri başında yığılıp kalıyorum. Bağrında biten sümbüllere baka baka ikinizin adını yan yana anıyorum. Hasan’ları Feyzi eyleyen halleri öğrenmeye niyetlenip yollara düşüyorum.

Asri Mezarlığa giderken, Barla ile Sav arasını yaya gidip gelen Şükrü Ağabeye dualar   gönderiyorum.

Bir selam taşıyorum içimde. Emaneti teslim edecekken içleniyor, kalbimi de bırakmak istiyorum kabirde. Manevi evladınız Hesna Şener’e sesleniyorum:

“Ben de yangından çekip aldığı evladıyım” diye kendimi tanıtıyorum. Gözyaşlarımı Denizli toprağında bırakıp Barla sokaklarına vuruyorum kendimi.

Abdullah Bin Ömer (ra), Re­sû­lul­lah bir yere giderken nere­de inmiş, ne şekilde yürümüş, hangi sokaktan geçmiş, nerede oturmuş, nerede abdest almış, nerede namaz kılmışsa aynısını tatbik edermiş.

Bir gün giderken devesini yoldan çıkarıp bir yerin etrafına dolaştırdıktan sonra tekrar yola düşmüş. Sebebini soranlara;

“Neden olduğunu ben de bilmiyorum. Ancak Resulullah’ın (asm) böyle yaptığını gördüm. Ben de öyle yaptım.” demiş.

Ben de zamanın Abdullah Bin Ömer’iyim (ra) sanki.

Şimdi pencerelerden çınar ağacını, karşı dağı, taşı, denizi seyrediyorum. Gözünüzün değdiği yerleri gözümle görüyorum. Ah ki karanlıkta şafakta, soğukta sıcakta, yağmurda karda ne halde Barla…

Sıddık Süleyman’ın, “Mübareğin bir ayağında ayakkabısı var, ötekisinde yok. Ayakkabısı yırtılmış elinde. Dayanamadım, ‘Gideyim bu muhtereme bir yardım edeyim’” deyişini, “Gel kardeşim” davetinizi, o günden itibaren hiç gücendirmeden sekiz yıl sebat ve sadakatla hizmet edişini anıyorum…

Süleymanları Sıddık Süleyman eyleyen halleri öğrenmeye niyetleniyorum.

Meşakkatle dolu kalp el ayakla, destursuz çıkıp geldiğim kapıda, yitiğimi bulmaya, bulup almaya çabalıyorum.

Ah Barla…

Bir kurtuluş, bir reca arıyorum sokaklarında.

İhlâsıyla, takdiriyle, sadâkatıyla, hizmet ve gayretiyle o dört zât, saff-ı evvel’ler, iki Mustafa’lar, Asiye, Ulviye, Lütfiye’ler, Zehra’lar, Şerife’ler, Hacer’ler, Necmiye’ler, Nimet’ler, Aliye’leri binler rahmet selam ve duayla anıyorum.

Söndürmüyor yangınımı ne Denizli toprakları ne Barla sokakları. Bir parçamı Barla’da bırakıp, meyusâne başımı eğerek Barla görmüş gözlerimle okumaya başlıyorum:

“Risale-i Nur’u okumak, on defa benimle görüşmekten daha kârlıdır.”  “Bizim gibi hakikat ve âhiret kardeşlerin, ihtilâf-ı zaman ve mekân, sohbetlerine ve ünsiyetlerine bir mâni teşkil etmez. Biri şarkta, biri garpta, biri mazide, biri müstakbelde, biri dünyada, biri âhirette olsa da, beraber sayılabilirler ve sohbet edebilirler.”

Göz incileri dil esmalarına tutunuyor.

Ya Zâhir! Ya Bâtın!

Gözden düşen, kalpte çekirdekle buluşuyor.

Bir kurtuluş, bir reca, bir parça ab-ı hayat…

 

-Birinci Mektubun âhiri-

 

 

 

 

.

 

 

 

.

 

 

Yazar hakkında

ayşe inci

ayşe inci

Yorum yaz