Günlük

Mart’ımın Gündökümü


Birmart. Günlüğe takıştırdığım çok özel an/duygu lafzından olsa gerek günlük paylaşımı yapmaya yanaşmamıştım başlarda. Gelin görün ki yazılanları okudukça; sözü sese çevirmeye çekindiğimiz ayrıntılarla yazılmaya değer ne çok şeyimiz olduğunu hissettim. Her güne birkaç kelime bahşedileceği bilinci, güne anlam katma amacımızı pekiştirir belki de
J

ikimart. Çok okuyan değil çok gezen bilir diye diye hem ayağımdan hem aklımdan oluyorum hep; ikisini de incitiyorum günün ışığıyla, gürültüsüyle. Günler; örtünüp karanlığa, sessizliğe incinmişliğe edebiyat sunmakla geçmeli.

Geçen günlere dipnot: Çok okuyan bilirmiş üstad fazla kaşınmaJ

üçmart. Ne ise bu kimselerin umursamazlığı, sıradanlığı işte  beni o hırslandırıyor.

dörtmart.  Yüreğim ağzımda, hissim dualarımda geçen dokuz aydan geriye; gelişi bahardan güzel bir cana teyze olmak nasip oldu 15.49’da. Ablam benim annemdi, ben onun babası. Küllerinden doğan yüce annem, biz şimdi seninle bir çocuk mu büyüteceğiz?

beşmart. Bugün his’alime “bahar gelmiş balam benim bahar gelmiş dayanmış, dalda yaprak bebeciğim suda köpük uyanmış“ dizeleri işledi.  Ahmet abim bırakmıyor ki kendi edebiyatımı yapayım, özgürce dizeyim harflerimi, baharımı anlatayım. Öyle güzel geliyor ki kelimeler sesinden sanki diyorum; o söylese ben dinlesem, bir nesil böyle öğrense güzelliği bizden.

sekizmart. Sanki ya tamamen hukuki ya da boydan boya edebi olmalı kelimelerim, ikisini aynı kağıda sığdıramıyorum. Çünkü yazmaya başlasam da kadınları takılıp kalıyorum hırsıma, merhametime, nefretime, inceliğime. Misal; hak nurudur diye methiyeler dizmeye başlarken nur’luğundan vurulan bir kadın geliyor gözümün yaşına, gelenektir diye gösterilen gelinliğin kan ile denkliğini görüyorum 13 yaşında bir Nur’da ya da aslına uyup emekten bahsetmeli diyorum, yine olmuyor. Tek bir kadın kalmazsa yeryüzünde emek verirken yaprak dökmeyen işte o gün, kutlu olsun günümüz!
*
Bir adam tanıdım yakın geçmişte. Kadınları sevmiyor. Bu, beni korkutuyor. Dilek oyunu oynamıştık. Ben onun hep yalnız kalmasını dileyecektim. Ona yalan söyledim. Ona bir sevgi diledim. Gerçekleşmesi umuduyla. Özür dilerim.

dokuzmart: Madem yine derslerle bütünleşmiş uzun bir gün var önümde ve sonunda ne hissedeceğim belli o zaman ben, sabahın yedisinde yazma hakkımı tüketmek istiyorum: Buca’nın istese kendi rüzgarını bile estirebilecek deli güneşi eşliğinde kalabalık sınıflarda kendine oturacak bir yer ararken bencilleşiyor insan. En çok o zaman hissediyorum insanlık üzerine hayaller kurarken insansız kaldığımı. Şimdi nasıllar, kaç çocuk cansız, kaç ana ağlamaklı bilmiyorum ve gözlerimin dili, onları bana getirecek hiçbir şeyi duymuyor. Bana bu sabah bencilliğimi hatırlatan yine aynı adam oldu. Varsa unutan gerçekten bugün vesile bana düşsün dostlar: Halkları ile barışmış ve kucaklaşmış, özgür bir Anadolu sabahında gözlerinizin içine gülerek bakmak isterdim. Ahmet Kaya

onmart. İki aydır ders çalışmamamın ızdırabını; bir romanın daha son sayfasını kapatıp göğsüme bastırmadan dindirdim çok şükür. Arka kapağında, ‘…büyüleyici gücünü arka plandaki derin ve suskun acıdan alır.’ diyen, derin ve suskun bir acı barındırmayan, Nobel ödüllü, neyi öğretmek amacıyla okutulduğu anlaşılamayan sınav kitabı, Albert Camus, Yabancı. Ben bu kitabı sev-me-dim!

onbirmart. O, her süt emmeye başladığında elimde bitiveren bir bardak süt; bir bebeğin hiçbir şey yapmadan bi’şeyleri nasıl değiştirebileceğini gösteriyor. ‘İhmal suretiyle icrai menfaat’ desek olur mu acaba? Bir de uyku demlerimiz var, bana düşen her nöbet bir deneme demek. Art arda deneme okumaya başladığımdan mıdır bilmem gözüme batan bir şeyler var. Fark ediyorum ki hep aynı yazıyoruz; girişlerimiz hep sorular, gelişmelerimiz cevap ararken daha da karmaşıklaşmamız ve sonda ilkinden daha mahçup dolusuya soru. Oysa deneme; sınırsızlığın, özgürlüğün düzlüğü değil mi, nedir bu tek’düzlüğümüz? Tek birimizin bile yok mu gözü sevindirme amacı, yeni şekiller şukullar hadi ama üstadlar; deneme’ye reform şart!

onikimart. “Çünkü insan yalnızken kat ettiği yollardan ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir.” diyor Edip. Zaten bu kat ediş başlı başına yalnızlık sebebi değil mi? İnsan yalnızken kat ettiği onca yoldan kim için, ne için dönmeye cesaret edebilir ki?
onüçmart: Bi’şeylerin hayal edildiği kadar güzel gitmesi ürkütmez mi hiç sizi? Ben işte tam o zamanlar elim yüreğimde, pınarımda bir damla yaş hüznümü beklerim; nereden gelecek, kim getirecek? Bugün öyle bir gün ve kimse sormuyor Ceylan’ım neden bu hüzün?

ondörtmart:  Bazı günlere hiçbir kelimem yakışmıyor ama his’al nasıl durdurabilir ki kalemini;  o kırmızıyı o yaşı anlatmadan.

onbeşmart: ‘sanki gönlümü bilerek yüzüme gülen’e muhtacım en çok.

onaltımart: Ülkem telaşlı. Kendi ölümünden korkanlar varmış. Ben korkmuyorum. Hatta diyorum ki tamam-sakin olun-çekilin efendiler ben hepimizin adına ölebilirim. Ölüm, mutsuzluktan daha güzel bir seçenek değil mi?

Yazar hakkında

İlay Ceylan Gidici

İlay Ceylan Gidici

Yorum yaz

2 yorum

  • güzel. ama biraz ağır. bana çocukluğumun buca günlerini hatırlattın.tren raylarında oynadığımız günleri…

    • Çocukluğunuzdaki tren rayları hala aynı masumlukta hocam hep çocuklar görüyorum etrafında:) Yazının ağırlığı, yaşananların ağırlığından olmalı. Gönül de isterdi neşeli şeyler yazayım ama başka bahara artık:)