Gündem

Kurt kızı yemeyi aklına koymuş!

primary-shareAramızda külliyat metni gibi üzerine konuşulabilir ‘somut’ birşey varken Mustafa İslamoğlu’yla neden anlaşamıyoruz? Neden ‘alıntıladığı’ ifadelerin külliyatta bulunmadığını tekrar tekrar kendisine gösterdiğimiz halde  iftiralarından vazgeçmiyor? Neden “Risale falan okuduğum yok. Kur’an’a arzettiğim de yalan. Kitaba koyduğum kısmı da başka birisinin makalesinden arakladım. O nedenle alıntıladığım kişinin yaptığı tahrifi de olduğu gibi kitabıma kattım. Özür dilerim…” gibi, değil bir ilim ehlinin, dürüst herhangi bir vatandaşın bile rahatlıkla sarfedebileceği cümleleri henüz dilinden duymuş değiliz? Neden Hz. Âdem’in mü’minlere bıraktığı mirasa yakışır bir itiraf ve istiğfar henüz taraf-ı şahanelerinden dile getirilmedi?

Bütün bu sorulara yanıt aramadan önce size yaşanmış birşeyi nakledeceğim. Elimden geldiğince özet geçeyim: Bir tanıdığımı iş arkadaşı önce zehirlendiğini söyleyip peşinden hastane hastane dolaştırdı. Sonra doktorlar “Zehirlenmiş değilsiniz!” deyince işbirliği halinde zehirleyenlerin onlar olduğunu söyledi. Şaştı kaldılar bu işe. Ancak doktorlardan birisinin “Arkadaşınızın psikolojik bir rahatsızlığı olabilir. Obsesif Kompülsif Bozukluk gibi birşey…” diye akıl vermesiyle olanları anlayabildiler. Zaten ilerleyen saatlerde meselenin hakikaten böyle olduğu ortaya çıktı. Arkadaşları düzenli kullandığı ilaçları almaya bırakmıştı. Bu kriz ondan dolayı yaşanmıştı. Rabbim şifalar versin.

‘Takıntı hastalığı’ da denilen bu rahatsızlığın birçok türü var. Özetle mahiyeti ise şu: Vehminiz artık kontrol edemediğiniz bir derecede dünyanıza hükmetmeye başlıyor. Temizlik konusunda olabilir, ibadet konusunda olabilir veya başka başka bir nedenden kaynaklanabilir. Hayatınızın dengesi sanrılarla/endişelerle bozuluyor. Örneğin: Birisi yanınızda diyor ki: “Bu şirketteki yemekler bir gün bizi zehirleyecek!”

Normalde arkadaşların gülüp geçtiği böyle bir espriye siz gülüp geçemiyorsunuz. Onu içinizde işlemeye başlıyorsunuz. Ve en nihayet o vehme siz de inanır hale geliyorsunuz. Bu da tıpkı yukarıda olduğu gibi doktor raporlarını, arkadaşlarınızın size gösterdiği yakın ilgiyi ve yıllardır süren dostluk hukukunu bile inkâr edip “Beni sizler zehirlediniz!” diyebilecek bir noktaya gelebiliyor. Suizan da bunun ilk adımlarından birisi belki.

Yani sorun eşyada olmuyor da nazarda oluyor. Fakat siz ‘nazarınızda’ görünenle öylesine körleşmiş oluyorsunuz ki eşyanın bin dille haykırdığı hakikati dahi inkâr edebilecek noktaya gelebiliyorsunuz. Hatta size maddî anlamda inkâr edilmez deliller sunulduğunda bile sırf kafanızdaki tevehhümün ateşiyle onları inkâr ediyor veyahut “Doktorlarla işbirliği yaptınız!” gibi ardıl okumalarla cerh etmeye gayret edebiliyorsunuz.

İslamoğlu ile aramızdaki sorunun da buna benzer birşey olduğunu düşünüyorum. Tabii, yanlış anlaşılmasın, kendisinin hasta falan olduğunu söylemiyorum. Bu temsil fehminize yaklaştırmak içindi. Bediüzzaman’ın da ta Muhakemat’tan itibaren altını çizdiği birşeydir: “Ukul-ü selime yanında muhakkaktır ki: Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir.

Ki, aynı eksende, yıllar sonra yazdığı 2. Söz’de şöyle der: “Hodbîn adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan; bedbînlik cezası olarak, ‘nazarında’ pek fenâ bir memlekete düşer.” Yani memleket aslında fena değildir. Varlık hayır üzerinedir. Hodbîn’in nazarındaysa, onun bakış açısı probleminden dolayı, varlık ‘pek fena’ görünür. “Arı su içer, bal akıtır; yılan su içer, zehir akıtır.

Kur’an’ın mü’min ile kafir halet-i ruhiyelerine dair yaptığı tasvirlerdeki zıtlık da buna dikkat çeker. Aynı âlemi soluklayan, tadan, yaşayan ama birbirinin zıttını görebilen iki farklı perspektif, iki farklı âlem algısı, iki farklı tecrübe. Bakara sûresinin hemen başlarındaki temsillerde bu hakikat ne kadar berrak görünür. “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Bu yüzden geri dönemezler.” Halbuki maddeten ne kafirler ne münafıklar kör değildir, körlükleri bir ‘bakış açısı’ körlüğüdür. Hakka ihtimal vermeyişleridir.

İşte biraz da bu yüzden bence İslamoğlu inadından vazgeçmiyor. Zira daha Risale-i Nur’un kapağını açmadan onun kafasında verilmiş bir karar vardı. Vehmi ile, bugün olmadığını kendisinin de kabul ettiği, ama bir asır sonrasına ‘mümkün’ gördüğü bir dalalete itham ediyordu bizi. Bediüzzaman’ı ise doğrudan ‘sapkınlıkla’ suçluyordu. Nur talebeleri yaptığı alıntıların Risalelerde bulunmadığını, Bediüzzaman’ın öyle hiçbir söz söylemediğini, alıntıladığı ifadelerin düzmece olduğunu isbat ettiklerinde de iftirasından vazgeçmiyordu. Cemaatin içindeki uygulamalara getiriyordu lafı. “Sadeleştirmeye müsaade etmiyorsunuz. Demek kutsuyorsunuz!” diyordu. Nur talebeleri; “Hayır, kutsadığımızdan değil, Kur’an’la olan, İslamî ilimlerle olan, dinî ıstılahlarla olan dil bağı kopmasın diye!” cevap verseler de vazgeçmiyordu:

“Eee, derslerinizi hep ondan yapıyorsunuz, Kur’an’dan yapmıyorsunuz, demek eşiti görüyorsunuz?” Nur talebeleri bu iddiaya cevaben de diyorlardı ki: “Biz Risaleyi de zaten ‘Kur’an ne diyor?’ diye okuyoruz. Kur’an’a çıkan merdivenimiz o bizim. İçimizde bir sürü ilahiyatçı, müfessir, hafız, hoca da var. Sadece esnaf, memur, işçi değiliz ki. Kur’an’ı tefekkür etmeyi Bediüzzaman’dan öğrendik biz. Kaldı ki bugün hangi ilim dalı yardımcı kitapları olmadan öğreniliyor?”

Bu sorulu/cevaplı ‘kurtbüyükanne’ ve ‘kırmızıbaşlıklıkız’ muhabbetini daha sürdürebilirim. Ama netice değişmeyecek. Kurt kızı yemeyi aklına koymuş. Elbet ellerine, dişlerine, kıllarına, kulaklarına vs. bir tevil getirecek. Eşyada olmadığını gösterseniz de tevil ile inkârına girişecek. Çünkü onun aklı karar vermiş zaten doğruya. Fakat insanın vahiy karşısındaki en büyük imtihanı da budur bence: Aklını mutlak doğrunun sahibi gibi görmemek. Onu vahiyle, sünnetle ve fıtratla sınamak. Ve şeriat kendi kanaatini boşa çıkardığında, söylediği gibi olmadığını gösterdiğinde, yanlışını kolayca/istekle terkedebilmek. İmtihanın aslı bu değil mi zaten? Hem şeytan ile Hz. Âdem efendimi ayıran da ‘insanın hatasını görünce kabul ve tevbe edebilmesi’ değil mi? Evet. Ne diyelim. Herkesin imtihanı başka oluyor işte.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz