Gündem

İslamoğlu’nun Gülen’e en çok nesi benziyor?

maxresdefaultBu meselede herkes ‘bir’ yazıyorsa, ben ‘beş’ yazmaya mecburum. Çünkü, cahilliğimde, bu zatın yaptığı tedrisin ‘Kur’an’dan(!) oluşuna’ hüsnüzan edip nur talebeleri arasında reklamını yaptım. (Hüsnüzan ile aptallık arasında bir ince çizgi var, aşmamak gerek, demek ben gençtim, bilmezdim, beceremedim ve aştım.) Ehl-i sünnet ile uyuşmayan görüşlerine şahit olmuyor değildim, ama muhalif fikre hakk-ı hayat vermeden hakikatin hakkının verilebileceğini de sanmıyordum. Kardeş bilip merhametle baktığım için musavvibe mesleğince ‘anlamaya ve tutmaya’ veya Bediüzzamanca ifadesiyle ‘lütufla ıslahına çalışmaya’ taraftardım.

“Nihayetinde ehl-i ilim…” diyordum. “İnsaflıdır.” Sen delilini gösterirsin, o delilini gösterir; sen yorumunu söylersin, o yorumunu söyler. Mesele deliller eşliğinde, değil hisle veya husumetle, ilmî bir surette konuşulur. O, “Ben böyle anlıyorum” der, sen dersin “Bana göre de doğrusu bu!” Ya o senin sözüne gelir, ya sen onun sözüne gidersin veya ikiniz de başlarkenki noktalarınızda bitirirsiniz muhabbeti, saygıyla. Çirkefleşmeden. Yaralamadan. Bir mü’min böylesi müzakerelerden ne kaybeder ki? Çekinmem böyle şeylerden. Fakat bu kadar da hüsnüzanlı olmamak lazımmış. Detaylara (ve onların içinde yumurtlananlara) dikkat etmek gerekirmiş. “Şeytan ayrıntıda gizlidir!” derler. Hayatta herkesin verdiği bir ders var. İyinin iyiliğinden öğreniyoruz, kötünün kötülüğünden. İslamoğlu’ndan da öyle veya böyle birşeyler öğrenmiş olduk.

Peki ne değişti? Putuma mı vurdu yani? Sırf Bediüzzaman’a laf söyledi diye mi ben böyle karşı cepheye savruldum? Yok. Hayır. O kadar değil. Fazlası var. Bu mevzuda en çok gözümü açan ve tehlikenin asıl siretini tanımamı sağlayan, Allah ondan razı olsun, Ebubekir Sifil Hoca’dır. Ben ne zamanki kendisinin kitaplarını/derslerini takip etmeye başladım, ehl-i sünnetin ne olduğunu da, İslamoğlu’nun neye hizmet ettiğini de onunla öğrendim. Yoksa işin ne kem bir yere gittiğinin farkında bile değildim.

Bana şu çok çirkin geliyor aslında: Tamam, ne düşünürsen düşün, ne yorum çıkarmış olursan ol, bunu cerbeze ile karşındakine yutturmaya çalışmayacaksın. Ve hak, sana, karşı konulmaz delillerle gösterildiğinde de cerbeze ile yanlışında inat etmeyeceksin. Cerbeze nedir? Cerbeze, en özet ifadesiyle, aklın ifratıdır. Bütünün içinden bir parçayı kaldırıp şöyle demektir: “Hey, baksana, işte senin bütünün bundan ibaret!”

Bunun ‘Bütün Kürtler/Türkler şöyle şöyle’si de insafsızdır, ‘Kayserililer/Sivaslılar böyle böyle’si de. Çünkü insan ancak parçalara hâkim olabilir. Aklın ve de nazarın sınırlılığının bir sonucudur bu. Bütün Kürtleri/Türkleri veya bütün Kayserilileri/Sivaslıları tanıman mümkün değildir ki, bir tek insanı veya birkaç insanı tanımakla ve hem onlar hakkında ‘onların da bütününü ıskalamış’ kanaatler belirtmekle, herkese racon kesesin. ‘Şu şudur, bu budur!’ diye insanları sınıflara ayırasın.

Bu netlik, bu insanın haddini aşmış ‘astığı astık kestiği kestik’ hali, bu çok korkutur beni. “Bu ümmetin başına her ne bela gelmişse böylesi bir dilden gelmiş!” diye düşünüyorum. Önce dilde ‘astığı astık kestiği kestik’ olanlar, sonra bunu dilde bırakmamış, bugün IŞİD’de, geçmişte Haricilikte olduğu gibi hakikaten ‘astığı astık kestiği kestik’ bir hal almıştır.

‘Anlamaya çalışmak’ diye birşey var arkadaşlar. Çok kıymetli birşeydir. İnsanı insan eden birşeydir. İnsanın kalbinden, o kalpteki şefkatten, şefkatteki dikkatten haber veren birşeydir. Önce âlim olana lazımdır. İslamoğlu’nda bu var sanıyordum. Yokmuş. Uyandım. Kur’an’dan konuşuyor güya, ama Kur’an’daki şefkatten nasibinin olmadığını anladım, Bediüzzaman, Mevlana (k.s.) ve Ebu Hureyre (r.a.) gibi isimler hakkındaki açıklamalarıyla. Düşünsenize: Ne Mevlana Hazretlerinin ne Bediüzzaman’ın ne de Ebu Hureyre’nin (r.a.) bütün hayatına hâkimsiniz. Ama şöhret buldukları lakaplara yanlış mana vermekle veya haklarında canınız ister bir-iki ifade duymakla ‘mahviyet ayakları’ deyip isimlerine bir çamur sürmek niteliği içeren genellemeler yapıyorsunuz. Bunu ancak ‘anlamamaya çalışmakla’ yapabilirsiniz. Ben İslamoğlu’nun bu yanını geç anladım işte.

Demek aklında bir şekilde bu çamuru sürmek var. Kaçarı yok. Niyeti bozmuş. Yapacak bunu. Malzeme arıyor. Bu çamuru sürmek aklında olduğu için kelimelerde mecaza müsaade etmediği gibi, doğruya, farklı kaynaklara da kulağını açmıyor. Bu da yetmiyor. Attığı çamuru sıvamak nevinden genellemeler de yapıyor. Düşünün kardeşlerim: Bugün İslam tarihinde böylesi lakaplarla anılan kaç manevî önder, kaç âlim, kaç gönül sultanı var? Aziz Mahmud Hüdaî böyle, Mevlana Halid-i Bağdadî böyle, Bediüzzaman-ı Hamedanî böyle, Hacı Bayram-ı Velî böyle. Böyle, böyle, böyle…

Ya insan azıcık elini kibrinin üzerinden kaldırıp vicdanına koysa der: “Ulan bir tek ben mi müslümanım? Bu kadar mü’min Asr-ı Saadet’ten bu yana böyle ifadeleri kullanmaktan çekinmemişlerse herhalde bu kelimelerde mecaza müsaade var.” Bunu demesi lazım. Yoksa aksi düşünce şunu gerektirir: “Bunu söylemek benim/bizim aklımıza geldi. Çünkü bizler de bu ümmetin ‘biricikleri’yiz. Hakikati anlamış tek kesimiz.” FETÖ’deki ‘seçilmişlik sanrısı’nın bir değişik versiyonu da bunlarda var demek ki. En son gelip de kimsenin göremediğini görmek iddiası ancak bu marazla olur.

Bir insan en azından kendisiyle çelişkiye düşmemeli. Değil mi ya? Bir ilim adamının niteliğini en çok bununla anlarsın çünkü. İki cümlesinden birisi diğerini tekzip ediyorsa, kendisi kendisini yalanlıyorsa, ona ilim adamı demezsin. Şimdi ben İslamoğlu’na bakıyorum. Çay TV’deki açıklamalarında sunucunun hatırlattığı “Bediüzzaman’ın ‘yazdırıldı’ falan gibi ifadeleri var…” beyanına diyor ki: “Onlar tevil edilebilir.” İyi de pek müdakkik(!) hocam, aynı gün matbaadan çıkan kitabında, hiç de onları ‘tevil edilir’ bulmuyorsun? Hatta orada (YN: 342. sayfanın dipnotunda) Nurcuların Risale-i Nur’u (hâşâ) ‘Kur’an’ın eşiti’ gibi gördüğüne karine olarak veriyorsun.

İnsan fikir değiştirir de daha matbaadan yeni çıkmış kitabındaki fikrini kitap eline ulaşmadan değiştirir mi? Madem tevile mecali vardı ve görmedik onu kitabında, demek sen ‘anlamaya’ değil ‘anlamamaya’ bakıyorsun. Uzatmaya gerek yok. Ben sana senin Sünuhat’taki adını söyleyeyim: Sen tam bir tahtiecisin. Tefekküründe şefkat yok. Allah’ı biricikleştirmek davası altında kendini ve kendin gibi olanların yorumunu biricikleştirmeye çalışıyorsun. Mesleğinin şiarı budur. Ölene kadar da böyle gezineceksin: “Hak yalnız benim mesleğimdir.” Ve bu cümlenin cezası olarak da ümmetin seni yalnız bırakmasına mahkûm olacaksın. Çünkü, bu ümmetin ferasetli tarihi, kendi parçasını bütün diye dayatanlara ders vermelerle doludur. Dün Gülengiller, bugün sen, aynı savrulmanın iki ucu, aynı hastalığın iki belirtisisiniz aslında: Kendi kanaatini biricikleştirme hastalığı.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz