Gündem

İslamoğlu ‘levlake levlak’a neden bu kadar takık?

yazar-mustafa-islamoglu-selam-orgutu-sorusturmasi-5992203_5777_o‘Güya Allah’ı takdis ederken’ ifadesi, Bediüzzaman’ın, Mutezile’nin zihin kodlarına yönelik bir tesbitinden mülhem. Ama anlatmak istediklerimin özü, özeti, o. Malum şahıs gibilerinin ifrata gittikleri zemin en çok bu yağdan kayganlaşıyor kanaatimce. Evet. Onlar, Allah’ı, Kur’an’daki ve şeriattaki dengeyi bozacak kadar bir ifratla takdis ediyorlar. Bu takdis, aslında sûreten takdis, özündeyse (dengesizliğinden ötürü) tastamam bir sınırlama. Zira öyle bir noktaya varıyorlar ki bu sınırlamada, Allah, bu beyzadelerin aklı müsaade etmiyorsa, irade bile edemez oluyor. Öyle hassas terazileri var ki, hâşâ, kendisine zarar vermesine bile izin vermiyorlar Allah’ın.

Nasıl tarif etsem? Belki şunu denemeliyim: Eğer birşey bunların akıllarına sığışmıyorsa onun Allah için de olabilme ihtimali yok sanki. Neden? Çünkü Allah’ı takdis eden (aslında tayin eden) onların akılları. Onlar nasıl derlerse, hâşâ, Allah öyle olmaya mecbur. Denize daldırılan bardağın “Su bendeki kadardır!” diyerek yedi deryaya efendilik tasladığı bir zemine geçiyoruz artık. Kendi gizli şirkini tevhidin en yüksek mertebesi gibi sunan bir zihniyet karşımızdaki. Çok sinsi. Düşünsenize, öyle bir şirkin içindesiniz ki, dilinize baksalar amacınız tam tersi. Yani şirki yok etmek. Fakat yokettiğinizi sanrıladığınız şey Allah’ın keyfinize uymayan tarafları.

Bu ‘güya takdis’in daha net bir ifadeyle ‘sözde takdis’in en çok takıntılı olduğu şeylerden birisi de Allah’ın Ehadiyeti. Allah dışında hiçbir şeyin biricikliğini kabul etmedikleri için, varlıkla, ‘biriciklermiş gibi’ özel bir ilişkiyi ifade eden Ehadiyetle takıntıları var. Kendi esma derslerinde sıkça söylediği gibi Mustafa İslamoğlu’ndan bile birkaç tane olmalı şu dünyada onlara göre. Bir tane olamaz. Başka birşey de bir tane olursa eğer Allah’ın birliği zarar görür gibi geliyor onlara.

Niye böyle düşünüyorlar? Zariyat sûresi 49. ayette öyle buyrulduğu(!) için. İyi de orada bahsedilen çift oluşun nesillerin devamını sağlayan ‘eşli düzeni’ kastettiği söylüyor salih müfessirler. Yok, hayır, bu şıkkı tercih etmiyorlar, ettirmiyorlar. Çünkü eşler birbirinden farklı. Bu da onların yine biriciklik takıntısına dokunuyor. O yüzden ayetin manasını mutlaklaştırıyorlar. Geriye kalan bütün yorumları da kapıdışarı ediyorlar.

O zaman tabii insan “Hadi bakalım…” demek istiyor. “Atanmamış müçtehid, madem herşey iki tane, göstersene peygamberlerin ikincilerini? Kur’an’da senin bu ikilik iddianı doğrulayan, şu ayetin manasında yaptığın çarpıtmadan başka, delil var mı? Mesela Kur’an diyor mu hiç: “Hz. Nuh’tan iki tane vardı. Hz. Musa’dan iki tane vs…”

Bunları hiç sorgulamak yok. Niye sorgulayacaksınız? Zamane müçtehidinin aklı hepinizi esir alıyor ya. Ona sorsanız kendi takipçilerinden daha ehl-i tahkik kimse yok. Fakat ne hazindir, sözde hocasının 14 asırlık İslam geleneğini ayaklar altına alışını izlerken, “Yahu sakın bizde bir yanlışlık olmasın?” diye soran da yok. Orada iki tane Arapça kökten kendince  bağlantı kuruyor, üç tane klasik metinden hevesince alıntı yapıyor, işlem tamam. Modern zaman büyücülüğü etimoloji üzerinden yürüyor zaten.

‘Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım!’ hakikatine de takıntı derecesinde saldırması, manasının Allah’a ve Resulü aleyhissalatuvesselama hakaret içerdiğini söylemesi, derslerinde tekrar tekrar gündem yapması da bundan. O hakikati kabul ederseniz, bir varlığın, Allah’la biriciklik düzeyinde ilişki kurduğunu da kabul etmek zorundasınız. Yani Ehadiyet düzleminde…

Halbuki, İslamoğlu’nun, Rububiyet ve Uluhiyet dairelerini birbirine karıştırdığının en zâhir delili bu. Allah’ın birşeyi ‘bir manaya yönelik’ yaratması ile ‘bir şarta bağlı olarak’ yaratması arasındaki farkı göremiyor atanmamış müçtehidimiz. Allah, elbette, Samediyet penceresinden bakıldığında hiçbirşeye muhtaç olmayan ve herşeyin Ona muhtaç olduğudur. Fakat, birşeyi bir mana için yaratmak, Ona muhtaç olmak anlamına gelmez ki. Bediüzzaman da zaten bu hakikatin zat-ı Muhammediye’den ziyade hakikat-i Muhammediye’ye baktığını söylüyor 14. Şua gibi yerlerde. İslamoğlu ise daha ‘zat’ ile ‘hakikat’ arasındaki nüansı anlamıyor.

(…) külli hakikat-ı Muhammediye (a.s.m.) hem hayatın hayatı, hem kainatın hayatı, hem İsm-i Azamın tecelli-i azamının mazharı ve bütün ziruhların nuru ve kainatın çekirdek-i aslisi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, o hitap doğrudan doğruya ona bakar. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete onun hesabına nazar eder.

Bunu, kusurlu bir örnekle de olsa, anlatmayı denemek istiyorum. Bir ressam olduğunuz düşünelim. Ve öğretmen olan dostunuz, ders verdiği okula gelip, bütün okulun resmini yapmanızı istiyor. Gidip yapıyorsunuz. Ve bitirdikten sonra dostunuza diyorsunuz ki: “Sen olmasaydın ben bu resmi yapmazdım.” Bakınız. Detaya dikkat çekiyorum: ‘Yapamazdım’ demiyorsunuz, ‘yapmazdım’ diyorsunuz. Çünkü ‘şart’ bağlamında ona muhtaç değilsiniz. Kendiniz de iradenizle seçip o resmi yapabilirsiniz. Ancak hakikat ve mana anlamında o dostun temsil ettiği şeyin kıymetini ifade etmek için altını çiziyorsunuz: “Sen olmasaydın ben bu resmi yapmazdım.”

Biz bu tarz ifadeleri o kadar çok kullanıyoruz ki. ‘Sen olmasan, senin hatırın olmasa, arada sen varsın diye, sen araya girmeseydin…’ hiçbirinde kastettiğimiz ‘Sana muhtaçtım. Sen olmasan ben bunu yapamazdım. Sen elvermesen beceremezdim’ demek değil. Kastettiğimiz ‘Bunu yapışımın hakikati/manası senle ve senin benim dünyamda temsil ettiğin şeyle ilgili…’

Bu dostluk olabilir, sevgi olabilir, sadakat olabilir, vefa olabilir, hikmet olabilir. Yani İslamoğlu’na baksanız bunların hiçbirisi yok. Sanki Allah Resulü aleyhissalatuvesselam “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım!” hadis-i kudsîsini nakletmekle (hâşâ) şöyle demek istemiş: “Ben olmasam Allah bütün bunları yaratamazdı.”

Bunu da İmam-ı Gazalî’den (r.a.) günümüze kimse anlamamış. Gele gele zamane müçtehidi Mustafa İslamoğlu farketmiş. Hey mübarek! Ne eşi bulunmaz dehan varmış senin! İyi de, hiç düşündün mü acaba bunları yumurtlarken, sonra yaratılan önce yaratılana nasıl ‘zorunluluk’ olabilir? Zatıyla, Efendimiz aleyhissalatuvesselam, kainattan sonra yaratılmışken nasıl âlemlerin yaratılmasının zorunluluğu olabilir? Hakikat-i Muhammediye’yi savunanların bu kadar da mı aklı yoktu sana göre? İşte bu tür sorular yok onların dünyalarında. Zaten çobanı çoban eden kavalına razı koyunlardır.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz