Gündem

Aptal Kutusu

Televizyonda verilen haber bültenlerindeki tekrarlar

Televizyondaki bütün kanallarda, ana haber bültenlerindeki haberlerin en az 2 kez tekrarı yayınlanıyor. İlkinde, sunucu stüdyoda haberi okuyor ve hemen ardından bu haberin görüntülerinden oluşan band yayına giriyor ve bu bandın yayınlanması sırasında da ikinci kez haber olduğu gibi tekrar ediliyor. Bu ikinci tekrarın haricinde de haber içindeki bazı cümleler veya kelimeler, defalarca tekrar ediliyor.

Haber programları kadar ciddiyetle takip edilen diğer bir program türü de paparazzilerdir. Sanatçıların ve mankenlerin aşk hayatları, saç modelleri, giydikleri kıyafetler, yeni aldıkları arabalar, tatillerini geçirdikleri yerler, birbirleriyle yaptıkları kavgalar son dakika haberleri şeklinde veriliyor. Bu programlarda gerçek hayat tablolarına rastlamak mümkün değildir.

Televizyon kanallarındaki bazı programlar sadece manken ve sanatçıların hayatlarını anlatan dedikodu makineleri haline geldi.

Martin Esslin ‘Beyaz Camın Arkası’ adlı kitabında televizyonun dedikodu makinesi olması konusundaki görüşlerini şöyle açıklıyor. “Bir zamanlar, sömürge olan Doğu Afrika’nın uzak bir köşesinde gezerken ve ne mağazaları, ne elektriği, ne yolları ne de başka medenî kolaylıkları olan çalı çırpıdan yapılmış köyleri gördüğümde Afrikalı bir arkadaşıma bu yöredeki insanların ekvatorda tüm yıl erkenden çöken uzun gecelerde ne yaptıklarını sordum. Arkadaşım duraksamadan cevap verdi: ‘Dedikodu yaparlar. Birbirlerine komşularının aşklarını ve hastalıklarını anlatırlar.’ Gerçekten de bana öyle geliyor ki, bu, en temel insanî dürtülerinden birisidir. Yiyecek, barınak ve üremenin tatmininden sonra başkalarının başından geçenlerin dedikodusunu yapma dürtüsü bütün insanların başta gelen ilgilerinden birisidir.

“Bütün kurgular son adımda birer dedikodudur. İster kurguya dayalı, isterse “gerçek” olsun, sonu gelmeyen karakter selini dramatik biçimde aktaran televizyon en gelişmiş dedikodu ulaştırıcı makinedir. Hem de, bilgileri parça parça sunmaktan çok dramatik mahiyet taşıyan televizyon bu iştiyakı eşsiz bir etkinlikle tatmin eder; dışımızdaki bu kişileri fiilen oturma odalarımıza nakleder.”

Televizyonun hitap ettiği zekâ seviyesi

Televizyon sadece dedikodu makinesi olmakla kalmıyor. İnsanı sürekli mesaj bombardımanına maruz bırakıyor. Bu mesaj bombardımanı da aynen haberlerde olduğu gibi defalarca tekrarlarla yapılıyor. Bir haber sadece bir akşam verilmekle kalmıyor, birkaç gün gündemde tutularak zihinlere iyice işleniyor. Böylece algılamamız, düşüncemiz ve beynimiz yönlendiriliyor. Yapılan bu defalarca tekrarlar, mesajların kolayca çözümlenmesini hedefliyor. Çünkü bu mesajları çözümleyebilmenin, yaş ortalaması 13 olarak ele alınıyor. Yani 13 yaşında bir çocuğun anlayabileceği görüntülerle çevreliyor bizi TV ekranları. Bu nedenle TV’nin karşısında zihnimiz rahat. Verilen mesajlara kendimizi bırakmış gidiyoruz.[1]

Uzun yıllar BBC’nin çeşitli kademelerinde görev yapmış olan drama profesörü Martin Esslin, 12 yaş seviyesindeki izleyicilere hitap eden malzemelere sürekli maruz kalmanın birkaç nesil sonra genel zihin seviyesinde bir düşüşle sonuçlanacağını söylüyor. Martin Esslin sözlerine söyle devam ediyor: “Oysa sanayi sonrası çağımız çok daha eğitilmiş ve zeki vatandaşlar gerektirmektedir. Bu itibarla, televizyonun programcılığının kalitesi önemli bir siyasî ve ekonomik problem haline gelmektedir. Bu, doğrudan doğruya eğitimin geleceğiyle bağlantılı bir problemdir, zira eğitim sürecinin kendisi, de çocukların ve gençlerin TV’de maruz kaldıkları, onların dünyaya ilişkin algılarını ve düşünce alışkanlıklarını derinden etkileyen malzemelerden etkilenmektedir.

“Sözgelişi, pek çok televizyon reklamının altında yatan yarı sihirli dünya görüşünü ele alın: Gelecekleri mantıkî muhakemeye dayanan bir toplum sürekli biçimde ‘Bu deterjan daha beyaz yıkar, çünkü içinde daha beyaz yıkayan özel bir unsur vardır’ kalıbındaki reklamların sahte muhakemesiyle mi beslenmeli? Ve, eğer piyasa araştırmaları büyük insan kitlelerince kabul edilebilir –ve etkili- olduğunu göstermeseydi, bu tür kısır döngülü muhakeme hoş mu görülecekti? Böylesi bir yalancı muhakemeyle beslenen ve onu kabul eden bir toplum ilkel düşünce tarzlarına, ümmî toplumların animistik haline tekrar batma tehlikesi içindedir.”

13 yaşındaki bir insanın zeka seviyesine göre hazırlanmış programlar ve içerik olarak büyük insan kitlelerinin ulaşamadığı sadece küçük bir azınlığın yaşadığı hülya alemi sürekli ekranlarda tutuluyor. Hülyaları hülya yapan, şuurlu kontrolümüzün dışında olmasıdır. Hülyaların cazibesi, zihnimizin önünden geçit yapan pasif biçimde ve zevkle teslim olduğumuz imajlarda yatmaktadır. Bu açıdan televizyon “hülya makinesi” olarak da isimlendirilebilir. [2]

Hülya makinesi sürekli olarak paparazzi programlarıyla, mankenlerin ve şarkıcıların hayatlarını tekrar tekrar ekrana getirerek, insanların zihinlerine binlerce imaj, görüntü naklediyor. Uyku ve iş zamanları dışında içine girdiğimiz bu dünya, aynı zamanda düşüncelerimize de hükmederek bize gerçekle düş arası yeni bir yaşam atmosferi sunuyor. Kendi tanrılarını yaratan medya, hepsine bir görev de yüklüyor. Marilyn Monroe+Madonna= cinsellik. Michael Jackson+Elvis Presley= Müzik. Silvester Stallone= Güç. Elizabeth Taylor= Sonsuz güzellik ve sağlık tanrı ve tanrıçaları olarak düş dünyamıza kanalize oluyorlar. Radyo, TV, sinema, gazete ve dergiler bu medya tanrılarının maceralarıyla dolu. Bireysel olarak bakıldığında, izleyiciye, dinleyiciye ulaşılmazı gösteren, dinleten, bu belli imaj yüklenmiş medya tanrılarının görevi: kitlelere gerçek yaşamın güçlüğünü unutturmak, hayatı hazır düşlerle kolaylaştırmak, kaçışı sağlamak.[3]

Ninnilerle rahatlatılan çocuklar ve hülya alemleriyle uyutulan gençlere karşılık, anne babalar da son moda müzik parçaları eşliğinde, TV’den yeni dünyalara yelken açıyorlar. Bu arada da uyuşturulan kitlelerin üzerinde, medya patronları ve siyasi güç odakları, elele gönülbirliği içinde, günlük ve uzun vadeli kararlarını demokrasinin hiçbir kuralına uymadan, uyuklayan kitlelerin uyanık önderleri olarak uyguluyorlar. Kitle iletişim araçlarından gelen en temel mesaj; “İYİ UYKULAR”.[4]

Biz ne kadar zekiyiz?

Bir taraftan iyi uykular mesajıyla uyutulmaya çalışılan diğer taraftan da geri zekâlı muamelesi yapılan insanların zekâlarının belli bir seviyenin üstüne çıkmasına engel olunuyor. En ciddi programlardan olan ve prime time denilen, izlenme oranının en yüksek olduğu bir saate yayınlanan ana haber bültenlerinde yapılan tekrarlarla insanlara, zekalarının ciddî oranda geri olduğu, bir haberi bir seferde anlayamayacakları vurgusu yapılıyor. Halbuki, 8 yaşındaki normal zekâya sahip bir çocuğa, ana haber bültenlerindeki en ciddi bir haberi bile bir kez söylemeniz yeterli oluyor. Anlaması için ikinciye tekrar etmeniz gerekmiyor. Defalarca tekrarlara dayalı eğitim, genetik bir bozukluk olan downsendromlu çocukların eğitiminde kullanılıyor. Bizler de downsendromlu çocukların eğitimine mi maruz kalıyoruz diye bir soru akla geliyor.

Televizyondaki programlar, sadece tekrarlarla değil mahiyeti açısından da insanların ilgi alanının veya merak ettikleri konuların çok dışında yer alıyor. Yine 8 yaşındaki bu çocuğa, çevresinde ilgilendiği veya merak ettiği konular sorulduğunda aldığımız cevaplar şunlar oluyor; kedi, köpek, civciv, ceylan, kuşlar, ağaçlar, çitanın ne kadar hızlı koştuğu, arkadaşları, annesi, babası, ablası, teyzesi, dayısı, dedesi, anneannesi ve cami. Bu cevapların içinde sanatçıların kavgaları, aşk hayatları, sosyetedeki boşanmalar, mankenlerin kıyafetleri, yeni arabaları gibi maddeler yok. 8 yaşındaki çocuklar, daha henüz tam bozulmamış fıtratlara sahip oldukları için en güzel ve normal olan cevapları veriyorlar. İsterseniz sizde yakınınızdaki çocuklarda bunu deneyebilirsiniz.

[1] Nurdoğan Rigel, “Medya Ninnileri”, İstanbul, Ocak 1994, sy. 37

[2] Martin Esslin, “TV Beyaz Camın Arkası”, İstanbul, Mart 1991, s. 34-35

[3] Nurdoğan Riğel, “Medya Ninnileri”, İstanbul, Ocak 1994, s. 7

[4] a.g.e. s.12

Yazar hakkında

Fatma Özten

Yorum yaz