Genel

Sineğin kanadına takılmak

caner-taslaman-kimdirŞüphesiz Allah (hakkı açıklamak için) sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince: Onlar böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince: Allah böyle misal vermekle ne murat eder, derler. Allah, onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır.” (Bakara sûresi, 26)

Mürşidimin metinlerinde birkaç kez altı çizilen birşey var. 33. Söz’deki şeklini alıntılayayım: “Büyük bir sebep zannedilen güneşi ihtiyarlı, şuurlu farz ederek, ona denilse, ‘Bir sineğin vücudunu yapabilir misin?’ Elbette diyecek ki: ‘Hâlıkımın ihsanıyla, dükkânımda ziya, renkler, hararet çok. Fakat sineğin vücudunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkânımda bulunur ve ne de benim iktidarım dahilindedir.‘”

Ben burayı biraz da şöyle anlıyorum bugünlerde: Sanat gücün acze düştüğü yer. Ne demek bu? Belki biraz şu demek: Güç birçok şeyi başarabilir. Atabilir. Tutabilir. İtebilir. Çekebilir. Ama sanat? Sanata gelince iş değişiyor. Zira sanatta fiilerin sınırları var. Hem fiilerin içiçe geçmesi var. Hem zıtların birarada bulunması var. Güç ise ancak basit eylemler için açıklayıcı olabilir. Sanat basit bir eylem değildir. Bir sistemdir. Bir eylemler bütünüdür. En nihayet denilebilir ki: ‘Eylem’ sadece güç ile başarılabilir birşey gibi görünürken ‘sanatlı eylem’ ilim, irade ve kuvvetin birlikteliği ile ancak kotarılabilir görünür. Bu yüzden insandaki sanatın kainatla boy ölçüşür bir tarafı vardır. Ve bir sineğin kanadı bu açıdan güneşi acze düşürebilir.

Caner Taslaman ile Ebubekir Sifil Hoca’nın Habertürk’teki münazarasını ve orada Taslaman’ın ‘sineğin pis bir hayvan olduğunu’ ateşli bir şekilde savunmasını izlerken anımsadım. Biz küçükken resmi metinlerde yaygın bir kanaat vardı: Sinekler pislik yuvası hayvanlardı. Taşıdıkları mikropları gelir bizim en sevdiğimiz yiyeceklerin içine bırakırlardı. Acımadan kanımızı alırlardı. Hastalık bulaştırırlardı. Uykumuzu kaçırırlardı vs. O yüzden çocuklar olarak sineklere karşı pek merhametsizdik.

Şimdi o halimi hatırlayıp şöyle düşünüyorum: Birşeyden tiksinme iki şeyi beraberinde getiriyor. 1) Varlığına saygısızlık. 2) Sanatına dikkatsizlik.

“Acaba sinekler gerçekten böyle canlılar mı?” Hiç sormamıştım bu soruyu o yıllarda. Kuru yaprağın bile hikmetsizce yere düşmediği bir âlemde ‘sinekler neden bu kadar bol ve sık yaratılırlar’ düşünmezdim. Bu sorgulamayı ilk kez mürşidimin metinleri sayesinde yaşadım. O kadar çok sineğe/sivrisineğe atıf yapıyordu ki Risalelerinde. Şaşırmıştım o vakitler. Hatta Sinek Risalesi diye anılan bir eseri dahi vardı:

Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’da, vahy-i Rabbaniye mazhariyetle serfiraz olduğundan, onları sevmek lazım gelirken, sinek düşmanlığı, belki insana daima muavenete dostane koşan ve her belasını çeken o hayvanata düşmanlığı gadirdir, haksızlıktır. Muzırların yalnız zararlarını def için mücadele olabilir. Mesela koyunları, kurtların tecavüzünden korumak için onlara mukabele edilir. Acaba hararet zamanından vücudun idaresinden fazla olan kanın çoğalması ve bulaşık ve bazı mevadd-ı muzırrayı hâmil evridede cereyan eden mülevves kana musallat, belki memur olan sivrisinek ve pireler fıtrî haccamlar (kan alıcılar) olmasınlar mı? Muhtemel…

Sinek pisliği, tıp cihetiyle zararı yok bir maddedir ki, bazan tatlı bir şuruptur. Fakat sinek, yediği binler muhtelif muzır maddelerin ve mikropların ve semlerin menşei olmakla, sinekler küçücük istihale ve tasfiye makineleri hükmüne geçmeleri hikmet-i Rabbaniyeden uzak değildir, belki şe’nindendir. Evet, arıdan başka sineklerin bazı taifeleri var ki, muhtelif ve müteaffin maddeleri yerler, mütemadiyen pislik yerine katre katre şurup damlatırlar. O semli (zehirli), müteaffin maddeleri ağaçların yapraklarına yağan kudret helvası gibi tatlı, şifalı bir şuruba tebdil ederek, bir istihale makinesi olduklarını ispat ederler. Bu küçücük fertlerin ne kadar büyük bir milleti, bir taifesi olduğunu göze gösterirler.

Aynı eserden bir küçük alıntı daha:

(…) seher vaktinde, sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki: Böyle nüshaları çoğalan nevilerin ehemmiyetli vazifeleri ve kıymetleri vardır. Evet, bir kitap, kıymeti nispetinde nüshaları teksir edilir. Demek, sinek cinsi de ehemmiyetli vazifesi ve büyük kıymeti var ki, Fatır-ı Hakîm, o küçücük kaderî mektupları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çok teksir etmiş.

Ben neden Bediüzzaman’ı seviyorum? Biraz da bundan: Bildiklerime ya da daha doğru bir ifadeyle ‘bildiğimi sandığım şeylere’ farklı açılardan bakmamı sağladığı için. Her neyi nazarına alsa marifetullahın süzgecinden geçirip hikmet mihengine vurduğu için. Modern zamanların dayattığı her ‘seküler dogmanın’ yakasına ehl-i sünnet itikadı çerçevesinde bir ‘acaba’ iliştirdiği için.

İşte önümüzde güzel bir örnek: Hiç sineklerin böyle canlılar olduğunu düşünmüş müydünüz? Dünyayı temizleyen, mikropları öldüren ve sanıldığının aksine insanlara birçok fayda sağlayan arkadaşlar olarak. Halbuki Cenab-ı Hakkın hiçbirşeyi hayırsız, faydasız ve hikmetsiz yaratmadığını bildiğimiz şu âlemde onlardan çoklukla yaratılan birisine ‘kötülük kaynağı’ olarak bakmakta sıkıntı yok muydu? Vardı. Ama bu sıkıntının varlığını yine bir mürşidin ayakizleri sayesinde farkettim.

O küçükler artık ‘küçüklükleri’ nedeniyle hor ve hakir değiller gözümde. Canları kolayca ve acıyla alınası değiller. Çünkü varlıklarının pislikten ibaret olmadığına dair bir kapı açıldı zihnimde. Tıpkı sinek kanadı hadis-i şerifinin de mü’minlerin zihinlerinde benzer bir kapıyı açması gibi…

Belki de en çok bu küçüklük ve büyüklük oyununda çok aldanıyoruz. Her gün gözümüzün içine bakan mucizelere ayılmak lazım: “Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir.” Ve hem “(…) mahlûkat mâbûdiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler!” Bu cümleler az şeyden haber vermiyorlar. Bir sistemin iki büyük ucundan haberdar ediyorlar. Birisi diğerisiz olmaz, hem birisi diğerinden sanatça geri kalmaz. Allah’ın, sivrisinekle misal vermekten çekinmemesi, bir nevi, onun ism-i Hakîm’den hissesini savunmak için değil mi?

Buradan Caner Taslaman’ın ‘sinek kanadı hadisi’ne takık tavrına tekrar dönmek istiyorum. ‘Sinek pistir!’ cümlesine saplantılı, Kur’an’da misal olarak zikredilmiş bir canlının yaratılışındaki hikmetleri okumaya kapalı bu nazar, onun varlığındaki sırları bir hadis-i şerif ışığında okumaya/anlamaya çalışan Ebubekir Sifil Hoca’nın nazarı yanında ‘bilimsel olarak da’ gayet gerici durmuyor mu?

Kur’an’da sineğin misal verilmesiyle alay eden psikoloji, hadiste kanadındaki panzehirden bahsedilmesiyle alay eden psikolojiyle (ve hatta mağaranın önüne kadar gelip örümcek ağını aşamayan psikolojiyle) bazı açılardan denk düşmüyor mu? Bu sapanların tabiatında, “Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır!” hakikatinin haber verdiği şekilde, varlığa yaklaşımları açısından bir benzerlik yok mu? Bunları sorguluyorum bu aralar. Sormakta da fayda görüyorum.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz