Genel

Bazen insan şefkatiyle de sınanır

ak-partili-vekilden-leman-sam-a-sert-tepki-4843768Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli’l-Âlemîn zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir.” Kastamonu Lahikası’ndan…

Hiç boşta kalmıyoruz. Fazıl Say’ımız olmazsa Hülya Avşar’ımız, o da olmazsa bir başka ‘İslam uzmanımız’ dinî vecibeler hakkında bizi bilgilendiriyorlar. Eğitim dönemlerini ‘dinle ilgilenmeyerek’ geçiren bu uzmanlar, bu şekilde kazandıkları uzmanlığı, cahilce empatilerini vicdanın sesi yerine koyup bunu bize dayatarak, büyük yararlar(!) sağlıyorlar. Fatiha’yı okutsan okuyamayacak, elifi görse mertek sanacak dehaların fıkhı hallaç pamuğu gibi attığı, Kur’an okunmadan Kur’an hakkında konuşulan ilginç bir devirdeyiz. Diploması olmayan doktorluk yapamaz ama camiden yolu hiç geçmemişler İslam konusunda ahkam keser ahirzamanda.

Uzmanlaşma istemeyen tek ilim dalı: Din. Erkan öğrenmede Zekeriya Beyaz’a kadar düşen bir medyada sanatçılarımız neden görüş beyan edemesinler? Ederler elbet. Geçtiğimiz bayramlardan birini de Leman Sam’ın kurban hakkındaki twitini anlamlandırmaya çalışarak geçirmedik mi: “Benim için IŞİD ile bıçağını masum bir hayvanın boğazına dayayan aynı duygudadır, IŞİD beni şaşırtmıyor.

Kasaplar Odası (varsa böyle bir oda) bu sözden üzerine alınıp bir cevap yayınladı mı bilmiyorum. Ama ben hem onlar hem kendi adıma alındım. Takdir edersiniz ki mevcut anayasal düzende suça karışmış hayvan bulabilmek zor. Sovyet Rusya’da olsaydık belki. Soljenitsin hikayelerinde böyle şeyler olduğunu anlatıyor. Ama bizde yok. Bir de kurbanlık şartlarını düşününce kesilebilecek ideal hayvanı bulmak iki kere zorlaşıyor. Hem köftehor bir kere suça karıştıktan sonra sahibinin yanında durur mu hiç? Elbette efendi olanlar getiriliyor satış alanına. Bu yüzden de biz hep masum hayvanları kesiyoruz. Nasıl da yakaladı 14 asırdır düşünemediğimiz noktadan bizi Leman Sam! Hay aksi! Fakat bir saniye: Ya bitkiler? Biz onları da bıçakla kesiyoruz bazen. Salata falan yaparken. Domatesler suçlu mu peki?

Görüyor musunuz nerelere uzanıyor bu iş! Bir de IŞİD’den açıklama gelmiş diyorlar. Onca kıyımın/işgalin içinde üşenmemişler Leman Sam’ın twitini değerlendirmişler. Halife(!) Hazretlerinin cevabı ise şu: “Leman Sam’ı şaşırtmaya çalışmıyoruz.”

Üstelik Leman Sam vejeteryan falan da değilmiş. Hele balık falan çok severmiş diyorlar. Demek ki, onların ecelleriyle ölmesini bekliyor, sonra yiyor. Kalmadı ki böyle ince düşünceler. Leş yemek akbaba zerafetidir. Yemesek de saygı gösteririz.

Şakası bir yana bütün bunlar aslında tek sebepten: Empatik cehalet. Yerine kendini koymakla ‘yerinde olmayı’ aynı şey sanmaktan. Örneğin: Leman Sam, istediği kadar empati yapsın, bir müslümanın mülk algısının nasıl olduğunu bilebilir mi? Yani varlığı nasıl gördüğünü? Ve nasıl düşünmekle mü’min olunduğunu? Dinin böyle bir bakış açısı/varlık algısı da içerdiğini biliyor mu Leman Sam?

Muhtemelen bilmiyor ve kendi varlık algısını bir müslümanın üzerine koyarak, onu öyle olmaya mahkum ederek, zalim benzetmeler kuruyor. Mesela diyor ki: Benim dünya algımda ancak herkes kendinin sahibidir. Herkes kendisinin olduğu için yaşam hakkı kutsaldır. O halde bir suça karışmadığı halde, masum kaldığı halde, canı alınamaz. Canını alan bunu kendi sadistik tatmini için yapmıştır. Bu sadistik tatmin elbette o insanın sadist olduğunu gösterir. Müslümanlar kurban kestiklerine göre sadistler. Sadistler de elbette insan kafası keser. IŞİD’leşmesi şaşırtmaz.

Ne kadar güzel geldi buraya kadar değil mi? Hiçbir sorunu da yokmuş gibi. Fakat öyle değil. İlk adımında yanlış var bu yürüyüşün. Dansa yanlış ayakla başlayanın toparlaması zor. “Herkes kendinin sahibidir.” Bir müslümanın mülke bakışı öyle değildir ki. Bir mümin için mülk Allah’ındır. Ancak Allah dilediği gibi tasarruf eder. Kendi hayatı da dahil olmak üzere bütün hayatlar Onundur. Yaşam hakkı, tüm hayatlar Onun sanatı olduğu için kutsaldır, kendi mülkü olduğu için değil. İnsan, insan gibi insan, kendi nefsine dahi zulmedemez.

Bediüzzaman’ın 26. Söz’deki örneklemesiyle ele alırsak: Terzi Odur. Model birey birey bütün varlıklardır. Terzi, modeli kiraladıktan sonra, elbiseyi biçerken istediğini yapabilir. Oturur kaldırır, bollaştırır daraltır, istediği rengi istemediği rengin yerine yerleştirir, hakkı Ondadır. Model diyemez ki: “Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.

Bu nedenle, bir müslüman hayata da, hayatın başına gelen herşeye de güzel bakar. Çünkü nihayetinde Ondan gelinir ve Ona dönülür. Hastalık, musibet, ölüm, savaş… Bütün bu ‘sureten siyah’ tabloların içinde bir müminin gördüğü ‘hikmeti bembeyaz terzinin’ varlığıdır. Bir terzi onu oturup kaldırmaktadır. Elbisesini veya rızkını daraltıp bollaştırmaktadır. Yine bu nedenle “Birşey ya bizzat güzeldir veya neticesi itibariyle güzeldir.” Mü’minin gözü böyle görür âlemi. Böyle gördüğü için de böyle hükmeder. “La ilahe illallah!” yalnızca ‘La ilahe’ değildir, aynı zamanda ‘illallah’tır.

Bu kısım önemli. Çünkü mü’minin günah/sevap algısı da bu mülk algısının üzerine bina edilmiştir. Kürtaj gibi bir cinayete “Benim bedenim benim kararım!” diye destek verenlere mü’minin vereceği cevap şudur: “Allah’ın yarattığı bedenim, Onun emri.”

Bediüzzaman’ın 30. Söz’ü (Ene Risalesi’ni) ’emanet ayeti’ ve o ayetten hareketle insanın mülk algısı üzerine inşa etmesi boşuna değil. Allah’ı bilmek için verilen ‘mülk edinebilme yeteneği/vehmi’ eğer yanlış kullanılırsa, Allah’ı bilme önündeki en büyük engele dönüşebilir. En görünmez silahı ise şefkat olur. Terzi ve model misalini verdiği kısma “Ey şiddet-i şefkatten şedid bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım!” diye başlaması da bunun içindir. Allah’ın mülkünü Allah’tan alıp başkalarına veriyorsan, bunu hislerin en masumu şefkat ile de yapsan, yaptığın masum değildir. Çünkü insan bazen şefkatiyle de sınanır. Tıpkı öfkesiyle, hasediyle, kibriyle, kıskançlığıyla sınandığı gibi.

Kur’an’da geçen, Bakara sûresinin ‘bakara’ ismiyle anılmasının da sebebi olan Hz. Musa aleyhisselam kıssasını hatırlayalım. Bir çocuk amcaları tarafından katledilir mirasına konmak için. İsrailoğulları bu çocuğun katilinin bulunması için Hz. Musa’ya gelirler. Hz. Musa, Allah’a dua eder. Ve Allah İsrailoğulları’na bir inek kesmelerini emreder. (İneğin kemiğiyle dokunulduğunda çocuk canlanacak ve katillerini söyleyecektir.) Tam bu noktada Kur’an, onların tereddütlerini anlatır bize. İyice tarifini isterler. ‘Bulamıyoruz’ diye bahane üretirler. Daha ayrıntılı bilgi gelir. Daha da isterler. Daha da ayrıntılı bilgi vahyolunur. En sonunda öyle bir hayvan tarif edilir ki ‘işte budur’ demek mecburiyetinde kalırlar. Ve keserler. Fakat ayet onların halet-i ruhiyesini şöyle tarif eder: “Neredeyse kesmeyeceklerdi!”

Neden kesmemekte direndi İsrailoğulları? Bunun cevabını Bediüzzaman, 20. Söz’de, Eski Mısır teolojisinin tarım hayvanlarına kutsallık atfetmesine ve İsrailoğullarının da orada yetişmelerinden ötürü bu sığır-tapıcılıktan etkilenmelerine bağlıyor. Hatta Hz. Musa aleyhisselamın Tur’a çıkışının ardından, Samiri’nin değerli madenlerden yaptığı buzağıya tapmaları da (icl hadisesi diye bilinir) bu görüşü destekliyor. Ve vahiy, aslında onlara bu ineği kestirmekle bakar-perestliğin, yani sığır-tapıcılığının, boynuna bıçağı vuruyor.

İnsan hergün kesip etini yediği hayvana tapamaz. Kutsamak aynı zamanda onu ‘dokunulmaz’ kılmaktır. (Bugün Hindistan’daki örneklerinde olduğu gibi.) Bakara kıssasının içinde dikkatli bakanlar için böyle bir ders de vardır.

Şimdi bu pencereden Leman Sam’a ve twitine bakın. Müslümanlar neden kurban kesiyor bir tefekkür edin. Hatta zekat gibi, namaz gibi, hac gibi ibadetleri de böyle bıçaklar olarak düşünün. Zekat mal-perestliğe vurulan bir bıçak, namaz zaman-perestliğe vurulan bir bıçak, hac mekan-perestliğe vurulan bir bıçak, oruç rızık-perestliğe vurulan bir bıçak. Allah kendisine ne kadar kul olduğumuz yalnızca herşeyi Ondan bilmemizle sınamıyor. Aynı zamanda istediğinde geriye vermemizle de deniyor bizleri. Tevbe 111’in dediği gibi: “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.” Satamıyorsan, zarardasın.

Peki, kurban kesenler şefkatsiz insanlar mı? Kesinlikle hayır. Örneklerim var bu konuda. En birincisi babam. Babam ki, yarım kasap sayılırdı, hayvanlara şefkatinden çekinir, vuranlara öfkelenirdi. Hayatı boyunca çobanlık/hayvan bakıcılığı yaptı. İstanbul’a göçtüğümüzde bıraktı hayvanlara bakmayı. Fakat o zaman bile kurban kesimleri sırasında yaşananları izlerken hayvanlara eziyet edildiğini görürse öfkelenirdi. Küçüklüğümü anımsıyorum. Biz onun beslediği hayvanlardan birisine vuracak olsak, bize kızardı, ki babamın ömründe pek az sinirlendiğini söylemeliyim. Kurban kesiyordu. Beraber kesmişliğimiz de var. Masumiyetleri konusunda hiçbir şüphesi yoktu. Ama mülk Allah’ındı. Emrederse kesmek lazımdı. Çünkü Allah’tan bilmek kadar, Allah istediğinde vermek de kulluktu ona göre. Şefkatinin kulluğunun önüne geçmesine izin vermiyordu. (Allah kabrini pür-nur etsin. Fatihanıza vesile olsun.) Demek: Şeriat, kuvveleri gittikleri yere kadar salmak değil, hadd-i vasatta tutmaktı.

Yani Leman Sam, senin sorunun bıçakta, hayvanda değil, bakış açında. Bizi bilmiyorsun ki ne yaptığımızı/duygularımızı anlayasın. Bir aşçı, tıp konusunda konuşmaya ne kadar hak sahibiyse, senin de din hakkında konuşmaya o kadar hakkın var. Şefkatimizi sınamak ise haddin değil. Peki İslam’ı sınamak? Ağzına almaya hakkın yok senin. Çünkü o ağız başka şeyler söylemeye alışmış. Allah’ı bilmemiş ki emrettiğini bilsin. Çamlıbel’in bir şiirinde söylediği gibi: “İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar.” Ayaklarının alışık olduğu yerde gez. Dilinin konuşmaya alışık olduğu alanlarda konuş. Ne bizi incit ne sen incin.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz