Editörün Seçtikleri Hikaye

Tüy Kadar Hafif Yaşamak

Kafile yine yürümeye başlamıştı. Her yer ses ve kokuya bürünmüştü. Gençler derin derin nefes alıyor, oksijeni tüm zerreleriyle içlerine çekmek istiyorlardı. Zaman zaman durup denizi, denizde cilveleşen güneş ışıklarını seyrediyorlar. Arkada bıraktıkları devasa ağaç hâlâ heybetli dallarıyla görünüyor. Gizem gözlerini ağaçtan alamıyor.

– Ne güzel değil mi?, dedi Arzu.

-Öyle,  dedi Gizem. Şimdiye kadar gördüğüm en gizemli ağaç.

-Belki çınar ağacı olduğu içindir, dedi Arzu. Babam anlatırdı. En uzun ömürlü ağaçlardan biriymiş çınar. Bir çınarın anlattıklarından rahat beş-on cilt tarih kitabı çıkar, derdi.

– Gün görmüş ihtiyarlar gibi, dedi Gizem. Bir bilge gibi kurulmuş tepeye. Şefkatli kollarını uzatmış, üzerine konacak kuşları bekliyor.

– Sanki dua ediyormuş gibi,  dedi Arzu.

-Kimbilir, dedi Gizem. Belki hayatı bir duadır.

Biraz sonra Ayçin’in sesi duyuldu.

-Şuraya bakın çocuklar. Tepede bir kulübe var.

– Bu bizim Tarzan’ın kulübesi olmalı, dedi Nihat. Yanına gidelim mi?

Herkesten farklı bir ses çıkıyordu. Kızlar pek taraftar değillerdi. Ancak Gizem ile Erdem ısrarla gitmeyi istiyorlardı.

– Neyse, dedi muhalefet lideri olan Arzu. Gidelim bari, biraz dalga geçeriz.

Yalnız adam, kar gibi atı kaşağılarken farketti gençleri. Gençler etraftaki hayvanlara, kulübeye, adama hayretle bakıyorlardı.

– Kolay gelsin, dedi Nihat.

-Sağolun, diye karşılık verdi adam. Yolunuzu mu kaybettiniz? Buraya pek kimse uğramaz.

-Hayır, dedi Nihat. Biraz aşağıda kamp kurduk. Birkaç gün buralarda kalmayı düşünüyoruz.

– İyi düşünmüşsünüz, dedi adam. Buralar güzeldir. Gerçi pek şehrin imkânları yoktur ama onlardan çok daha güzel olan hayat vardır.

– Ne gibi, dedi Gizem.

– Ağaç gibi, dedi adam. Güneş, ışık, deniz, kuş, toprak, gökyüzü, ufuk… Sizce yetmez mi?

-Bunlar güzel, dedi Gizem. Ancak yaşamak için yeter mi?

-Yaşamaktan gayen nedir?, diye sordu adam.

– Mutluluk, dedi Arzu.

– Öyleyse mesela ben burada mutluyum, dedi adam.

– Peki, hiç dost aramıyor musunuz?, diye sordu Arzu.

– Arıyorum tabii ki, diye cevapladı adam. Arıyor ve hakiki dostu buluyorum burada.

– Hayvanların arasında mı?, diye alaycı bir tebessümle sordu Cem.

– Evet, dedi adam. Hayvanların, çiçeklerin, böceklerin, yıldızların arasında.

– Garip, dedi Nihat. Sanki başkalarından, insanlardan nefret ediyor, onlardan kaçıyormuş gibi konuşuyorsunuz.

– Hayır, dedi adam. Ben yaratılmış olan hiçbir varlıktan nefret etmem. Nefreti içimde eriteli çok oldu. Sadece acırım insanlara.

– Niye?, diye sordu Gizem.

-Bütün hayatları boyunca mutluluğun peşinde koşarlar, ancak mutluluğun ne olduğunu bilmezler. Kızılelma gibi. Yakaladıklarını sandıkları an ellerinden kaçırırlar onu. Hayatlarını mutluluk için harcarlar. Ama o peşinden koştukları, ömürlerini bedel olarak verdikleri şeyin ne olduğunu bilemeden ölüp giderler.

-Kendinizi çok zeki sanıyorsunuz, dedi Arzu. Ancak, dostluğu ve mutluluğu hayvanlar arasında bulmak pek akıllıca görünmüyor bana.

– Bazen hayvanlar insanlardan daha dosttur bayan, dedi ev sahibi.

– Hayvanlarla dost olduğunuz görülüyor, dedi Nihat.

Gülerek atın yelelerini okşadı adam. At da başını sallayarak karşılık veriyordu bu iltifata. Yıldırım’da gelenlerden ürkmüş gibi adamın ayaklarının etrafında dolaşıyordu.

– Nereden geliyorsunuz?

– İstanbul’dan, dedi Ayçin. İstanbul’u bilir misin sen? Büyük, kocaman bir şehir.

– Olsa olsa bizim ilçe kadardır, dedi adam.

Gülüştüler.

– Yok, dedi Ayçin. İstanbul’un bir sokağı sizin bir ilçeniz kadardır.

-Sahi mi?, dedi adam. İnsanlarının gönülleri küçük olduğu için mi şehirleri o kadar büyük yapmışlar?

-Büyük gönüllere büyük şehirler, dedi Erdem.

– Olabilir, dedi adam. Acaba hâlâ o büyük şehirde, ekmek fiyatını bilmeyen insanların yanında, sokakta yatan çocuklar var mı? Hâlâ egzoz dumanlarını ciğerlerinize çekip, bir sabah çamur yağmuruyla uyanıyor musunuz? Hâlâ okul kapılarında eroin satılıyor mu gençlere? Bir iş bulabilmek için kahvelerde pinekleyen amelelerin yanında; karısına, oğluna son model arabalar alıp ülkeyi kurtarmakla meşgul siyasetçilerimiz duruyor mu?

Ben sizin İstanbul’unuzu bilirim. Ama siz benim dağlarımı bilmezsiniz. Çiçeklerimi, böceklerimi, hayvanlarımı, ağacımı bilmezsiniz. Siz hiç hayatınızda bir ağaç ile konuştunuz mu?

Ben konuştum, diyecekti Gizem. Diyemedi. Birşeyler düğüm olup boğazını tıkamıştı.

– Biz gitsek iyi olacak, dedi Nihat. Misafirperverliğiniz için teşekkürler.

– Önemli değil, dedi adam. Yine beklerim. Yeni fanteziler için dağımız her zaman müsaittir.

– Ne kadar soğuk bir adam, dedi Ayçin dönüş yolunda.

– Aynı zamanda küstah,  dedi Arzu. Sanki dağını yemeye geldik. Köylü kısmı işte.

– Hayır, dedi Nihat. Bu adam köylü değil. Buralı hiç değil.

– Hadi ordan, dedi Arzu. İstanbul’dan bahsetti diye adamı İstanbul’lu yap bari.

– Nereli olduğunu bilmiyorum ama buralı olmadığı kesin. Köylü olmadığı da kesin. Konuşması ve hareketleri bir köylüye hiç benzemiyor. Dün konuştuğum köylüler gibi değil.

– İlginç, dedi Gizem. Dağın birinde, tek başına, hayvanlarıyla oturan bir şehirli.

– Tamam abla, dedi Salih. Sana bir haber çıktı.

– Zevzeklik etme de şu cep telefonunu bana ver.

– Şaka yaptım abla. Görmedin mi adamın bizi bir kovmadığı kaldı, bundan haber falan çıkmaz.

– Çok konuştun Salih. Ver şu telefonu.

Salih istemeye istemeye ablasına uzattı telefonunu.

– Alo Serap, nasılsın canım?

– İyiyim Gizem. Tabii siz orada tatil yaparken biz burada ne kadar iyi olabilirsek.

– Patron orada mı?

– Toplantıda.

– Ya çok önemli. Bir bağlasana beni.

– Tamam. Ama benden söylemesi kızabilir. Bağlıyorum.

– Tamam, teşekkürler.

– Alo, başımın püsküllü belası. Dağda da mı buldun beni?

– Patron, acaip bir haberim var.

-Neymiş o? Dağda uzaylılarla mı karşılaştınız?

– Gibi gibi. Yani burada dağın başında tek başına yaşayan bir şehirli var.

– Olabilir kızım, bu ülkede isteyen istediği yerde yaşayabilir. İlle şehirliler sadece şehirde, köylüler köyde yaşayacak diye bir kaide yok.

– Ama bir başka patron. Garip bir adam.

– Nasıl garip?

– Filozof gibi.

– Deli desene şuna. Tatile gidiyorsun bana bir deli buluyorsun. Boşver kızım sen gezip tozmana bak.

– Patron lütfen. Çok nostaljik birşey olacak.

– Tamam tamam. O zaman bir röportaj yap, üç beş resim çek, gelirken getir magazin ekinde basalım.

– Kat’iyen olmaz. Sen bana bir gizli kamera gönder, televizyon haberi yapalım.

– Kafayı mı yedin kızım? Buradan nasıl kamera göndereyim sana? Sen iyisi Amerikalıları ara onlar uzaydan çeksinler.

– Ya dalga geçme patron. Bul bir yolunu işte. Olmazsa helikopterle gönder.

– Ne? Bir deli için helikopter mi?  Sen iyice tırlatmışsın. Helikopter falan yok.

– Lütfen dedik patron ya. Hadi benim canım, cicim patronum. Kırk yılda bir şöyle dişime göre birşey yakaladım. Hadi kırma beni.

– İyi de ben nasıl şimdi oraya kamera göndereyim.

– Bul birşeyler işte.

-Dur düşüneyim biraz. İzmir’e kaç saat orası?

– Köy iki üç saat kadar.

-Tamam. Ben şimdi İzmir’i arıyorum. Köye bir kamera gönderiyorum. Senin telefonunu arkadaşlara veririm. Ama birşey çıkmazsa gelince seni vururum.

– Tamam patron. Sen medyanın en tatlı patronusun. Ben köyde bekliyorum.

Öğleden sonra Gizem ile Salih köyde kamerayı teslim alıyorlardı. Bu arada Özcan Dayı’nın adam ile irtibatlı olduğunu öğrenip onu buldular.

– Kimdir bu adam, diye sordular.

– Doğrusu ben de kimliğini bilmiyorum, dedi Özcan Dayı. Geleli epey oldu. Şehirden bıktığını ve buralara yerleşmek istediğini söyledi. Biz de yardımcı olduk. Kulübesini beraber yaptık. Hayvanlar sattık. Şimdi de ilçeye indikçe ihtiyaçlarını alıp getiririz.

– İlçeye hiç inmez mi?

– Hayır. Köye bile geldiğinden beri iki üç defa inmiştir. Yalnızlığı seviyor. Tek başına yaşayan garip bir adam. Daha çok kendi içinde yaşıyor. Sessiz ve suskun. Durgun ve dalgın. Ama hep düşünceli. Kendini, duygularını, kâinatı, ölümü, sonsuzluğu düşünür durur. Bazen benimle paylaşır düşüncelerini. Daha çok da hayvanlar ve ağaçlarla. Kendi kendisiyle konuşur. İçinden konuşur. Varlıkları ve kendisini dinlemeyi sever. Herşeyin kendisine mahsus bir dili vardır, der. Onları anlamaya çalışır. Bir çiçeğin açışı, bir martının uçuşu heyecanlandırır onu. Dışarıdan bakıldığında belli olmaz, ama duygulu, hisli adamdır. Hafif yaşar. Az yer, az uyur. Kitapları vardır. Durmadan okur. Dünyanın hiçbir şeyi ona yük değildir. Tüy kadar hafif yaşar. Yılda bir iki defa kaybolur. O zamanlar hayvanlarına ben bakarım. Her gün yemlerim. Sık sık seferde olduğumuzu söyler. “Bu yolculukta bana yoldaşlık etmeyen şeylere kalbimi bağlamayacağım. Bir gün beni terk edecek olanı ben şimdi terk ediyorum.” der. Velhasıl biraz deli, biraz veli, ama oldukça garip bir adam.

– Nereli acaba?

– Tam olarak bilmiyorum. Gençlik yılları İstanbul’da geçmiş. Sanırım buraya gelmeden önce yurt dışında kalıyormuş.

– Hiç evlenmemiş mi acaba?

-Sanmam. Onda kadın korkusu var. Aramız biraz samimileştiğinden beri seni everelim, diye başının etini yiyorum. Bir türlü yanaşmıyor. Yalnız yaşayıp yalnız ölecek anlaşılan.

– İnsanlardan kaçıyor sanki, dedi Gizem.

– Doğru, dedi Özcan Dayı. Ben hariç kimse ile görüşmek istemiyor. Köydeki düğünlere, derneklere o kadar çağırdık hiç gelmedi.

– İlginç!

– Siz ne zaman dönüyorsunuz çocuklar?

– Yarın dayı. Akşama doğru.

*   *   *

 

O gece Gizem hep adamı düşündü. Bir de ağacı. Ve o sesi.

– “Ağaçlar kutsal varlıklardır. Onlarla konuşmasını, onları işitmesini bilen, gerçeği de yakalar.”

Bu ses. Yoksa onun muydu bu ses. Konuştuğu ağaç o muydu?

Ertesi sabah yine Nihat’ın düdük sesiyle uyanan gençler sabah sporunu yapıp kahvaltıya oturmuşlardı. Arzu, Gizem’i vazgeçirmeye çalışıyordu.

– Bırak şu ukala adamı. Boşuna uğraşma. Son günü beraber geçirelim.

– Biz Salih’le gider geliriz, dedi Gizem. Ta İzmir’den kamera getirttim. Birşeyler çekmezsem patronun dilinden kurtulamam. Hem o adamda beni çeken birşeyler var.

– Kahvaltıdan sonra Gizem ile Salih kulübeye doğru yola çıktılar. Adam bahçede, diktiği sebzeleri sulamakla meşguldü. Hayvanların kaçışından, Yıldırım’ın havlamalarından birilerinin geldiğini fark etti. Sıkılmıştı.

– Yine mi siz, dedi gelenlere.

– Evet, dedi Gizem. Yine biz. Gördüğün gibi dağın başında bile rahat yok insana.

– Öyle, dedi adam.

– Merak etme, dedi Gizem. Fazla kalacak değiliz. Sadece dün için özür dilemeye gelmiştik.

– Özür dilemek mi? Siz şehirliler hâlâ özür diliyor musunuz? Şimdiye kadar çoktan unuttuğunuzu sanıyordum. Gerçi pardon’u çıkararak özürü tanınmaz bir hale soktunuz ama az da olsa hâlâ yaşıyormuş demek.

– Siz de çok kırıcısınız. Şehirde doğup, orada büyümek suç mu?

– Hayır. Zaten benim derdim şehirle değil. Şehir, köy diye bir ayırım kalmadı artık. Şu bizim köyün gençleri de düşünce olarak en az sizin kadar şehirliler. Benim meselem şehirle değil. Şehri kendisi gibi dönek ve şahsiyetsiz yapan insanla. Şehrin insanı yok artık. İnsanın şehri var. Tabii bunda sizin kabahatiniz yok. Benim de yok. Öyleyse birbirimizle didişmenin anlamı da yok. Bu kadar yokların arasında biraz da var lazım. Buyurun şöyle oturun. Süt içer misiniz?

– Olabilir, dedi Salih. Bu kadar sözden sonra biraz sütü hak ettik sanıyorum.

– Doğru, dedi adam kulübeye girerken. Bu kadar fırça ile epey bir idare edersiniz artık.

Gülüştüler. Biraz sonra adam elinde iki bardak sütle geri döndü. Sütler bittiğinde adam sordu.

-Domates ve salatalık toplamak ister misiniz?

– Kesinlikle evet, dedi Salih.

Kalkıp sebze bahçesine girdiler.

– Aman Allah’ım,  dedi Gizem. Patlıcan, fasulye, biber herşey var burada.

-Özcan Dayı sağ olsun, dedi adam. Tohumları o getiriyor. Ben toprağa saçıyorum. Toprak, su, hava ve ışığı birleştiren o büyük Sanatkâr da işte böyle muhteşem varlıkları yaratıyor.

– İlk defa, dedi Gizem. Bir sebze bahçesinde kendi kopardığım domatesi yiyorum. Harika birşey bu.

– Unuttuğumuz o kadar çok harikalıklar var ki bu dünyada.

– Doğru, dedi Salih. Siz o harikalıkları aramak için mi buraya kaçtınız?

– Bilmem, dedi adam. Belki.

– Ama şehirde de güzel şeyler var, dedi Gizem. Bakmasını bilen için şehir de harikalıklarla dolu.

– Fiyat meselesi, dedi adam. Şehirde yaşamanın fiyatı o kadar pahalı ki, o parayı karşılamak için bir hayat vermeniz gerekiyor. Zengini de, fakiri de yaşamak için kelle vergisi vermek zorunda. Bu vergi de eskisi gibi tek tip değil artık. Her kellenin traşına göre biçilmiş vergilerimiz var. Ama ortak payda bir. Hayatı, yaşamak uğruna feda etmek. Erich Fromm yıllar önce olmak ile sahip olmak arasında seçim yapmalıyız, demişti. Ben sahip olmayı değil, sadece olmayı seçtim.

– Şehirden çok çekmişe benziyorsunuz, dedi Gizem.

Adam son söyleneni duymamış gibi misafirleri tereddütlü gözlerle seyreden iki tavşanı yanına çağırdı. Yavru olanını tutup Gizem’e verdi. Gizem ilk defa elinde bir tavşan seviyordu.

– Pamuk gibi, dedi. Sevgi dolu, şefkat kokulu.

– Hayvanlar ve bitkiler bizden bir parçadır aslında. Bizler   onların ruhları, bilinçleriyiz. Onlar bizim bedenlerimiz. Bir güvercinsiz, bir gülsüz dünya ne kadar renksiz olurdu. Ağaçların rengârenk oluşu, denizlerin dalgaları, dağların zenginliği hayatımıza neler katıyor.

-Doğru, dedi Gizem. Ama bizim ona ayıracak vaktimiz yok ki. O saydıklarını biz ancak televizyondan seyrediyoruz.

– Şehirden niye kaçtığımı anlıyor musun?

– Biraz.

-Şehir, dünya ile alakamızı arttırırken, kâinatla, tabiatla olan ilgimizi, münasebetlerimizi azaltıyor. Ters orantılı. Dünyaca zenginleştikçe âlemce fakirleşiyoruz.

– Sen bir filozof musun?,  diye sordu Gizem aniden.

Tatlı bir tebessüm yayıldı adamın dudaklarında.

– Hiç düşünmedim. Sanırım bir filozof olamıyacak kadar medeniyetin uzağındayım.

– Öyleyse nesin, kimsin sen?

– Ben bir ağacım. Dağın başında sakin ve sükûn içinde kaderine inanan, o kadere razı, yürüyen bir ağacım. Gönlünü etrafında dolaşan, uçuşan, meleşen, büyüyüp serpilen canlılara açmış, onları dallarıyla kucaklamış, onlara sevgi, şefkat, yuva olmuş bir ağacım.

– Ağaç, dedi Gizem. Gizemli bir fısıltıyla. Bu sesi tanıyorum. O ağaç sendin değil mi?

– O veya başka ağaç. Milyonlarca ağaçtan sadece biriyim ben. Konuşan, düşünen, insanlara birşeyler anlatan, anlatmak için kendisini parçalayan,  sonra çağdaş insanın kâinata sağır kulağından bıkıp, dünyaya, hayata, şehre ve insana küserek âsude inzivasına, kitaplarına, dağına çekilmiş bir ağacım. Benim türkülerim kuşlara, böceklere, rüzgâra.  Ama asla insana değil.

-Niye insanlardan bu kadar nefret ediyorsun?

– Nefret değil. Ama soğukluk. Hayatta o kadar çok saçmalıklar, vefasızlıklar, riyakârlıklar, menfaat düşkünlüğü gördüm ki, insana olan inancımı yitirdim.

– Ama insansız olmaz ki.

– Doğru. Ama insan sıfatlarını üzerinde taşıyan insansız olmaz. Sevgi var insanlığın özünde. Şefkat var, inanç, dostluk, kardeşlik var. Kâinatın temelinde vahdet var. Bir olmak, beraber olmak. Hep birlikte bir elif olmak var. Hani bunlar? Medeniyetin neresine saklanmışlar? Şiir yazan, şiir söyleyen, ezberinde üç beş şiir olan, şiir gibi yaşayan kaç kişi kaldı sizin diyarda?  İnsanlar yeni dinlerinin vaizi olarak Orhan Veli’yi dinliyorlar artık:

“Düşünme,

Arzu et sade!

Bak, böcekler de öyle yapıyor.”

Yıllar önce yazılan bir romanda böcekleşen bir insan anlatılıyordu. Şimdi ise fizikî bir değişime uğramadan böcekleşiyor insanlar. Her yer öylesine böcek ve onların kanunları, kuralları, prensipleriyle dolu ki, farkına varmadan böcekleşiveriyorsunuz onların arasında.

Gizem önüne bakıp yutkunuyor, konuşamıyordu. Ablasının duygulandığını hisseden Salih araya girdi.

-Gitsek iyi olacak. Kampı toplamaya başlamışlardır. Hava kararmadan İzmir’de olmalıyız.

– Gidelim, dedi Gizem. Gidelim.

Biliyordu, şimdi gitmese belki de hiç gidemiyecekti.

– Bir televizyondan gelip sizinle röportaj yapmak isteseler kabul eder miydiniz?

– Hayır, dedi adam. İnsanlara türkü söylemeyi bırakalı çok oldu.

– Anlıyorum, dedi Gizem. Hoşçakal. Sanırım bize adını da söylemiyeceksin.

– Hayır, dedi adam. Hayatın ahengine uyan bir ağaç olalı, adımı unutalı çok oldu.

– Hoşça kal ağaç, dedi Gizem.

– Hoşça kal. Ağaçların kutsal varlıklar olduğunu unutma. Onlarla konuşmasını, onları işitmesini bilen, gerçeği de yakalar.

 

 

Yazar hakkında

Levent Bilgi

Levent Bilgi

Yorum yaz