Deneme Editörün Seçtikleri

SÖYLEMDE CÖMERT, EYLEMDE CİMRİYİZ

 

Adavete muhabbet

Önce şair Paşamız ne demiş bir bakalım:

Âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz,

Şahsın görünür rütbe-i aklı, eserinde.” (Ziya Paşa)

İş, yani eylem. Lâf, yani söylem.

İkilemde kalınca şöyle demez miyiz? “Senin sözüne mi, benim gözüme mi?”

Tercih hep gözden yana. Üstünlük eylem tarafında.

Sevgide, muhabbette hayli cimriyiz. Büyük bir iddia gibi gelebilir. Bireysel ve toplumsal manzaramız bu iddiayı doğrular tablolar sunuyor. Olaylar bireysel de olsalar bize, toplumsalın aynasını tutuyor.

Dış dünya bizden farklı mı? Toptancı değilim. Olanı var olmayanı var.

Şıpsevdilik (anlık) sevgiler.

Yılda birkaç gün güneş yüzü gösterdiğimiz, bir-iki gün aramızda özgürce uçuşuna, salınmasına izin verdiğimiz serv-i bülendimiz, tüccar zihniyetiyle (ki, Fromm bu anlamdaki sevgi için ‘Toplumun ve kişilerin –kendilerine göre biçim verdiği- şekillendirdiği hasta sevgiler.’ diyor) o günlerde piyasaya sürdüğümüz sevgi kelebeklerinin gün bitiminde kanatlarını yolar, bir sonraki yılda görüşmek ve buluşmak üzere yeniden nisyanın hücre hapsine koyarız.

İşimiz seninle bitti. Çav Bella! Elveda güzelim!

Ey nazenin sevgi! Nasıl bir suç işledin ki, husumete kilitlendik?

Sevgiye nefret, nefrete muhabbet. Özetle: adavete muhabbet.

Sevgiyle bir dargın bir barışık haldeyiz.Sevgiyi hayatımızdan kovmuş gibiyiz.Acaba birbirimizin yüzüne bakacak, birbirimizin yüzünü görecek halimiz mi kalmadı?Niye küstük birbirimize? Bizim, sevginin yüzüne bakacak yüzümüz, sevginin de el içine çıkacak hali kalmadı mı?

Sevgi, insanla sınırlı olmayan bir tutum, güçlü bir bağ, bir kaynaşma duygusu. “Sevgi, insanlarda etken bir güçtür” diyor ErichFromm, Sevme Sanatı isimli kitabında. Öyle ki, sevgiye doğa, çevre ve hayvanlar da -bizim gibi- muhtaç. Hiç gereği yokken bir ağacı kesen ile bir hayvanın ayaklarını kesen arasında ne fark var? İkisi de canlı. Tıpkı biz insanlar gibi.

***

Sevgi vermektir, almak değil

Sevgi, almaktan çok vermektir. Ama tüccar anlayışıyla değil. Vazgeçmekse hiç değil. Sevgi, “veren el” olma tarafında saf tutmak. Safımız belli olsun! “Çok şeyi olan değil, çok veren zengindir.” der aynı yazar. Zıt gibi görünse de, vermekle zenginleşmek.

Sevgi gönüller inşa ediyor, sevgisizlik ise gönüller yıkıyor.

Yapan ile yıkan bir olur mu?

“Bir kez gönül yıktın ise,

Bu kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet dahi,

Elin yüzün yumaz değil.”(Yunus)

Sevginin mütemmim cüzleri vardır.

İlgiyi artırır sevgi. Mesela, bir insan “hayvanları seviyorum” dese ve fakat onları öldürse, biz, onun sevgisine inanır mıyız? Ya da kim inanır?

Sorumluluktur sevgi. Sorumluluk, gönülden gelen davranıştır. Seven, kendine duyduğu sorumluluğu başkaları için de duyar.

Sevginin bir başka mütemmim cüzü, saygıdır. Saygı ise, bir insanı kendi konumunda kabul etmek, olduğu gibi görebilmek, kendine özgü kişisel farkını fark edebilmek.

Sevginin bir başka parçası da bilgidir.Kalbe giden yol, mideden geçermiş. Öyle de bilgiye giden yol sevgiden geçermiş. Kendimizi ve başkalarını tanımanın şartı. Ruh Bilimi yani Psikolojinin kaynağının “Kendini bil” sözünün olduğunu söylerler. Dini öğretide de kendini bilme ile Yaratan’ı bilme eşanlamlı tutulmuş:  “men arefenefsehü…”

Sevgisiz insan, yalnızlığa mahkûm insan. Yalnız insan, huzur evinde yaşasa bile hakk-ı huzuru kaybetmiş insan. Yalnızlık bir tür tek kişilik hücre hapsi. İnsanın kendini, kendine hapsetmesi. Bu hapis hayatının ömür boyu sürdüğünü düşünün. Sonuç?

İnsan-kardeş sevgisi. İki kişilik değil -o bencilliktir- insanlık sevgisi. “Komşunu kendin gibi sev.” sözü, bütün insanları sevmeyi anlatır. Aynı gerçeği terennüm eden bir başka söz de şudur:

“Cümle yaratılmışa,

Bir göz ile bakmayan;

Halka müderris ise,

Hakka asidir.” (Yunus)

Veya “72 millete bir gözle bakmayan / Hakikatte asidir.”

Öyle yahut böyle.

Cümle yaratılmış ya da yetmiş iki milletten kasıt neki?

Büyük insanlık ailesinin çocukları: Çin’den Maçin’e bütün insanlar.

***

Gerçek sevgi, beklentisizliktir.

Mesela, anne sevgisi. Hiçbir koşula bağlı olmayan sevgi.Koruyucudur, sarıp sarmalar. Yerini tutan başka bir sevgi bulunmaz. En yüksek sevgi türü.

İlahi sevgi.İster çok tanrılı ister tek tanrılı, bütün dinlerin hepsi de özünde ilahi sevgi barındırır. Tapınma bu yüzdendir. Bazen tanrı yerini alacak ikame totem yahut put edinir insan. Tek tanrı da yetmemiş bazılarına. Her şey hatta her olay için bir tanrı bir de tanrıça edinmişler. Mesela, Yunan mitolojisinde tanrılardan geçilmez. Tanrılarını çoğalttıkça insan, işleri de karıştırmış.

Ya kendimizi sevmek?

Batı düşüncesinde buna iyi gözle baktıkları söylenemez.Ya ‘bencillik’ derler veya ‘veba’ der Calvin gibileri. Yahut Freud gibi ‘narsisizm’ der. İfrat ve tefrit gelgitleri. Ortası yok mu? Başkasını sevebilen insan, kendini de sevemez mi? Yanlış olan,yalnızca ve sadece kendini sevmek, kendine ilgi duymak. Kendini sevmesi, insan doğasının gereğidir. Bir şeyin tanımı doğru yapmak, dozunu iyi ayarlamak gerek. Zira haddi aşınca zıddına dönme vartası, tehlikesi, riski de var.

Hak ve hakikati ifade eden bir söz:”Evet, insan evvelâ nefsini (kendini) sever. Sonra akaribini (yakınlarını), sonra milletini, sonra zîhayat(canlı) mahlûkları, sonra kâinatı, dünyayı sever. Bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır; onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir.” (Sözler)

Bir başka ölçülü söz:”Kendin için istediğini herkes için de iste!”(E. Kant)

İtiraz edilebilir miyiz? Hem etsek, gerçek değişir mi?

Kendini ve kendinden başka herkesi aynı ölçüde sevmek.

Mesela, özgeci (diğergam) anne, dozunu kaçırır, böyle davranırsa çocuğunun, sevilmenin ne anlama geleceğini öğreneceğini sanır. Oysa sonuç hiç de sandığı gibi çıkmaz. Çünkü çocuk, annesinin, kendi yaptıklarını beğenmeyeceğinden korkar, hep annenin istediği gibi olmaya çalışır. O çocuk mutsuz, huzursuz ve gergindir.

Netice: Gizliden gizliye hayata düşmanlık.

Bencil insanın kendini çok sevdiğini zannederiz. Oysa değil. Hatta kendinden nefret bile edermiş. –miş gibi görünür. Benciller başkalarını sevmezlermiş, doğrudur. Ama kendilerini de sevmezmiş onlar.

***

Sevmeyi becerebilmek

Sevmeyi becerebilmek, çağımızda çok muhtaç olduğumuz beceri. Sevginin ne olduğunu hepimiz biliyoruz ama nasıl olması gerektiğinde kafamız karışık. Biliyorum ki çoğumuz sevgiye dair yüzlerce kitap da okumuşuzdur.

Sevgiyi, bilmenin ötesine taşıyıp sanat haline getirebilmek.

Sanat,  hissiyatın, duygu ve düşüncelerin yazı, şiir, resim, heykel, müzikle dile getirilişi, dışa vurumu. Sanat yoluyla okunur, görünür, duyular, dinlenir  hale gelişi.

“Çün okudun bilmezsin,

Ha bir kuru emektir.” (Yunus)

Aynı önerme sevgide de geçerli. Pratiğe dökebiliyor muyuz? Mesele bu. Sevgi, doğamıza -adeta- kazınan soyut bir duygu ama biz onu, gülen gözlerle, tebessüm eden dudaklarla, alkışlayan ve tokalaşan ellerle, sarılan kollarla ifade ediyoruz.

Hep kafamı kurcalamıştır. Acaba sevgi, tecessüm etse, cisimleşmiş olsa, maddeleşmiş hale gelse, bir sanat eseri olarak yapılsa nasıl bir şey olurdu? Sahi nasıl olurdu? Mesela, gül veya güneş? Veya uğur böceği? Yahut bülbül?

Klasik örnek: gül ile bülbül, sevgi ittifakı. Keşke bizler de benzeri ittifakları kurabilsek. Düşmanlıkta ittifakı kolayca becerebiliyoruz da sevgide niye beceremeyelim? Çoğu zaman bastırırız sevgimizi; bazen gizler, bazen esirgeriz birbirimizden. Cimriliğimiz tutar. Biz bir türlü beceremesek de sevginin konu olmadığı şey yok gibidir. Şarkılar, türküler, romanlar, hikâyeler, filmler, rüyalar, hülyalar.

Pek çok şey gibi, tek kişilik cimrilik hücrelerine hapsedip güzelliğini ve özelliğini soldurmak üzereyiz sevginin.

Amacımız sevgiyi irdelemek değildir. İhtiyacımızı dile getirmektir.

Sevgiye muhtacız. Açız mı deseydim?

“Sevelim sevilelim” diyen âşık ile “Bâki kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş” diyen şair, aynı şeyi farklı sözlerle terennüm ediyor. Biri diğerini netice veren şeyler. Sevme ve sevilme, hoş sadâyı, hoş sadâ da sevme ve sevilmeyi semere, netice, sonuç veriyor.

Her tohum kendi meyvesini verirmiş.

Yazıyı sanat güneşimizin söylediği harika bir şarkının sözüyle bitirelim:

“Yaşamak için senin sevgine muhtacım.”

Yazıyı bitirdiğim gün, 24 Kasım Öğretmenler Günü idi. Tüm eğitim emekçilerinin Öğretmenler Gününü, -geçmiş de olsa- selam, sevgi ve minnetle kutlarım.

Öğretmen: “Benim sevgiye ihtiyacım yok diyen parmak kaldırsın!” dedi.

Sınıfta, hiç parmak kalkmadı!

Öyleyse, sevgiyle kalın.

 

 

 

 

 

Yazar hakkında

raşid duran

raşid duran

Yorum yaz