Deneme Editörün Seçtikleri

Şair Fatih Sultan Mehmed ve Devrinde Edebî Hayat

Tarihe “Ebülfeth” unvanıyla geçen Fatih Sultan Mehmed, kendinden önceki hükümdarlar gibi ilim sanat ve edebiyata büyük önem vermiş, sarayını bir akademi haline getirerek eşine az rastlanır bir edebiyat çevresi oluşturmuş Osmanlı hükümdarlarındandır. Osmanlı sarayı başlangıçtan itibaren ilim, sanat ve edebiyata kucak açmış, birçok şair, âlim ve mütefekkir için cazibe merkezi olmuştur. Fatih devrinde bu câzibe bütün İslam dünyasını kapsayacak, etkileyecek hale gelmiştir. Padişah, birçok bilgini İstanbul’a getirtmiş, onlara iltifatlar ederek ihsan ve hediyelere boğmuştur. Bir elçilik vesilesiyle gelen Ali Kuşçu’yu ikna ederek görevini ifadan sonra Osmanlı ülkesine dönmesini sağlamıştır. Ali Kuşçu, Osmanlı sınırlarından içeri girince Fatih Sultan Mehmet ona her konak başına bin akçe ödemiştir.

 
Molla Câmî’nin maddi sıkıntıda olduğunu duyunca ona binlerce altın göndermiş; onu İstanbul’a davet etmiştir. Molla Câmî davetine icabet ederek Anadolu’ya gelmek üzere yola çıkmışsa da bu ulu hükümdarın vefatını duyunca geri dönmüştür.

 
Fatih’in ilme verdiği değere, hocalarıyla olan münasebeti şahittir. O, hocalarına çok saygı gösterir, onları salatanat teşrifatından adeta muaf tutardı. Örnek olarak Hatip-zade’yi gösterebiliriz. Bu meşhur bilgin hükümdarın elini öpmez, huzurunda eğilmezdi. Fatih, hocası Molla Güranî’inin elini öper, Molla Hüsrev’le camide bilekarşılaşsa oturduğu yerden ayağa kalkar, ona saygı gösterirdi.

 
Molla Güranî ile zaman zaman latifeleştiği, hocasının iğnelemelerine katlandığı bilinmektedir. Molla Gürani her fırsatta Fatih’e haramdan kaçınmasını telkin ederdi. Bir gün ulema ile yemek yerken padişaha yavaşça: “Haramdan perhiz eyle”, der. Fatih gülümser. Molla Gürani’nin yemeğe devam ettiğini görünce de cevap verir:

 

-Sarayda haram lokma varsa, işte siz de yediniz.
Molla Güranî:
-Benim önüme yemeğin helal kısmı düşmüştür.
Fatih, bir fırsatını bulup sahanı kendine doğru çevirir. Molla Güranî’inin istifini bozmadan yemeğe devam ettiğini görünce şöyle der:
-E, artık haram yediğinize şüphe kalmadı. Siz de benim yediğim taraftan yediniz.
Molla Güranî cevap verir:
-Hayır, benim önümde helal, sizin önünüzde de haram kalmamıştı. Onun için sahanı çevirdiniz.
Yine Fatih’in meşhur Molla Lütfî ile şakalaşmaları vardır. Fatih, hâfız-ı kütübü (kütüphane müdürü) olan Molla Lütfî’ye takılmaktan hoşlanırdı. Bir gün kütüphaneye gelir ve üst raflardan bir kitap ister. Molla Lütfî, boyu yetişmediğinden orada bulunan bir mermerin üstüne basıp çıkar. Fatih hemen bağırır:
-Ne yapıyorsun? O, üzerine Hz. İsa’nın doğduğu taştır.
Molla Lütfî ses çıkarmaz; kitabı raftan indirir. Sonra da eski, tozlu, güvelerin delik deşik ettiği bir bez parçasını saygıyla Fatih’in kucağına yayar. Fatih’in huzursuz olduğunu görünce cevabı yapıştırır:
– Ne huzursuz olursuz sultanım? Bu, Hz. İsa’nın beşiğinin bezidir.
Yine bir gün şiir aleyhinde konuşan Molla Lütfî’ye Fatih, şiir yazıp yazmadığını sorunca şu beyitle cevap verir:

 
Fazl u hikmet ıssına olmasa eş’ar âr
Arz iderdim ben de eyyâmında âsâr-ı Lebid
Eğer fazilet ve hikmet sahiplerine şiir utanılacak bir şey olmasaydı ben de zamanında Lebid’in şiirleri (gibi şiirler) sunardım. Lebid, bilindiği üzre Muallakat-ı seb’a şairlerindendir.
Fatih, sarayda ilim sohbetleri düzenlediği gibi zaman zaman medreseleri ziyaret ederek derslere de katılır, dinlerdi. Bir gün yanına veziri Mahmud Paşa’yı da alarak Semaniye Medresesi’ne gider; Ali Tûsî’nin dersine katılır. Ali Tûsî’nin sağına kendisi oturur, sol tarafına da Mahmud Paşa’yı… Hocanın dersinden o kadar memnun olur ki Tûsî’ye on bin akçe ihsan eder.
Fatih’in sarayı şairler için bir cazibe merkeziydi. Kendisi de şair olan hükümdar şairlere her zaman iltifat etmiş, onları korumuş, gözetmiştir. İlme ve şiire verdiği önem bakımından Osmanlı hükümdarları arasında en önde gelenlerdendir, desek abartmış olmayız. Birçok eserin yabancı dillerden Türkçe’ye tercüme edilmesini sağlamış, birçok kitabın da telifine zemin hazırlamıştır. Maiyetinde 185 şair olduğu rivayet edilmektedir. Bu şairlerin içinde en önemlileri Ahmed Paşa, Necatî, Melihî, Zeyneb Hatun, Mihrî Hatun, Şeyhî, Şeyhî’nin yeğeni Cemâlî, Nakkaş Safî, Gelibolulu Zaifî, İvazpaşa-zâde Atayî, Hüsâmî, Hassan, Bursalı Ulvî, Aşkî,v.s.
Bu şairlerin en mühimlerinden biri Fatih’in hocası, müsahibi Ahmed Paşa’dır. Klasik şiirimize büyük hizmeti geçen bu şair, Fatih’in birçok iltifatına nail olmuştur. Bir defasında okuduğu gazel Fatih’in çok hoşuna gidince hükümdar, şairin ağzına inci ve elmas doldurarak onu ödüllendirmiştir. Ahmet Paşa, ağır bir suç işleyip idam edilmek üzere zindana kapatılınca yazdığı şiiri okuyan şair hükümdar, “bu güzel şiiri yazan ağzı kapamak günah olur”, diyerek cezayı sürgüne çevirir. Bursa’ya gönderir, hem de maaşlı, görevli olarak. İşte o ünlü şiirden bir beyit:

Ne kerem ola ki mağlub edemez anı günah
Ne güneh ola ki mağlub edemez anı kerem

Günahın yenemediği hangi cömertlik var? Cömertliğin yenemediği hangi günah vardır?

 
O Ahmed Paşa ki şiirleri Ortaasya’da Hüseyin Baykara’nın meclislerine kervanlarla ulaşır ve takdirle okunurmuş. İşte bu ünlü şairden iki beyit:
Nalişlerini derd ile biçare bülbülün
Bad-ı saba eliyle gülistane yazmışam

Çaresiz bülbülün dertli inleyişlerini saba yeli eliyle gül bahçesine yaymışım.

 

Şair, sabahleyin güllerin kırmızı kırmızı açmasını dertli bülbülün ateşli ahlarının gül bahçesine yayılması olarak tahayyül ediyor. Tabiatı, şair muhayyilesinde gönlünce inşa ediyor. Beyti okuyunca manzara bütün güzelliği ile hayal gözlerine arz-ı endam ediyor.
Sünbülünden sanema şemme-i buy almak içün
Misk sevdaya düşüp külbe-i attara gider

Ey put (gibi güzel), misk, saçlarından bir kokucuk almak için sevdaya düşüp attarın kulübesine gider.
Beyit bir hüsn-i ta’lil şaheseri. Misk, güzel koku… Tabii ki attarda satılacak. Aslında şairin amacı başkadır. Sevgili saçlarına misk sürmüş. Ancak bu saçlar, koku bakımından miski kıskandıracak bir attar dükkânı gibi. Aslında sevgili saçına misk sürmemiş, misk, sevgilinin saçından bir kokucuk almak için gitmiş. Sevdaya düşmek de ayrı bir sevda. Çünkü sevda, aşk anlamına gelmekle birlikte lugatte siyah renk demektir. Sevgilinin saçları siyahtır. Şair diyor ki, sevgili siyah saçlarına misk sürmüş. Şairin hayal gücü ekliyor: Misk, âşık olmuş, attâr’ın kulübesine gidiyor. Hayal gücünüzü dilediğiniz kadar serbest bırakabilirsiniz.
Fatih devrinin bir diğer ünlü şairi Necatî’dir. Bir köle iken kendisini satın alan Edirneli bir kadın onu okutur, yetiştirerek bilmeden Osmanlı ülkesinin en büyük şairine koruyuculuk yapar. Türkçe’yi çok güzel kullanan, atasözlerini şiirlerine bolca serpiştiren Necatî, klasik şiirimizin önemli kurucu isimlerindendir. Gayet tabii ve rahat söylenmiş bir eda ile yazar şiirlerini. Aşağıdaki beyitte Necatî, aşkını bakın ne güzel dile getiriyor:

Şöyle muhkem tutayım aşk ile dildâr eteğin
Ya elim katedeler ya keseler yâr eteğin

Sevgilinin eteğini aşkla öyle sağlam tutayım ki, (ayırmak için) ya elimi, ya da sevgilinin eteğini kessinler.

 

Necatî, sevgiliden vazgeçmeyeceğini çok beliğ ifade etmiş. Eteğini bırakmam diyor, ellerim kesilmedikçe.
Necatî’nin, kendisiyle Ahmet Paşa’yı mukayese eden dostlarına verdiği cevap çok zariftir:
Necâtînin dirisinden ölüsü Ahmedin yeğdir
Ki İsa göklere ağsa gine dem urur Ahmedden

Necati’nin dirisinden Ahmed’in ölüsü daha iyidir; zira İsa göklere ağsa yine Ahmed’den söz eder.

Necatî’nin adı İsa’dır. İsa, çarmıha gerileceği sırada göğe kaldırılmış, dördüncü kat gökte tavattun etmiştir. Rivayete göre ahir zamanda inecek ve Hz. Mehdi’ye tabi olacaktır. Yani Hz. İsa Hz. Ahmed’in şeriatine tabi olup, onun ümmetinden olacak. Necatî, kendi ismiyle Ahmet Paşa’nın adını zengin çağrışımlarla bir araya getirerek Hz. Peygamber’in faziletini hatırlatıp şair meslektaşını tafdil ediyor. Eşsiz bir tevazu örneği değil mi?
Osmanlı döneminde kadınların hor görüldüğü geri plana itildiği gibi iddialar söylenegelir ama bu sadece bir iddia… Fatih döneminde yetişen bazı kadın şairler, divanlarını ona sunmuş, takdir edilmişlerdir. Zeyneb Hatun bunlardan biridir. Lirik bir söyleyişi olan şaire, şiirlerinde Türkçe’yi gerçekten başarıyla kullanmıştır. Onun, herkes tarafından bilinen iki beytini hatırlatmak için buraya alıyorum:

Şeha bu sûret-i zîbaâsana hakdan inâyettir
Sanasın Sûre-i Yûsuf cemâlinden bir âyettir
Senin hüsnün benim aşkım senin cevrin benim sabrım
Demâdem artar eksilmez tükenmez bi-nihâyetir
Fatih devrinin bir diğer önemli kadın şairi Mihrî Hatun’dur. Her ne kadar yazdığı nazirelerle Necatî’yi kızdırıp çileden çıkarsa da edebiyat tarihimizde önemli bir yeri olduğu âşikardır. Mihrî’nin konağı bir şiir ve edebiyat akademisi gibidir. Şiirlerinde İskender Çelebi’ye duyduğu platonik aşkı hissetmemek mümkün mü?

 

Aşk babından bizimle eyledi ol yâr bahs
Cân ile verdik cevâbın itmedi tekrâr bahs
O sevgili aşk konusunda bizimle tartıştı; ona candan cevap verince konuyu tekrar etmedi.

 

Şairenin can ile cevap verdik sözünün arkasında gizlenen şudur: Biz bu yola canımızı koyduk, başımızı koyduk. Sevgili böyle serden geçmiş biri ile tartışabilir mi hiç? Aşağıdaki bedduası da yenilir yutulur cinsten değil:

 

Beddua etmezem amma ki Hudadan dilerem
Bir benim gibi cefakare hevadar olasın
Sana beddua etmem ama, Allah’tan, senin gibi bir cefa ediciye âşık olmanı dilerim.

Beyit son derece açık değil mi? Şairenin çektiği ıstırabı varın tasavvur edin.
Fatih devrinin derbeder, rind bir şairi de Molla Câmî’nin ders arkadaşı Melihî’dir. Güçlü bir şair olduğu halde içkiyle kendini perişan eden bu şairin şu beyti çok zariftir:

Mâh-rûlar leblerine diş bilerdim dem-be-dem
Ol kadar taş urdular ağzımda dendân kalmadı

Zaman zaman Ay yüzlülerin dudaklarına diş bilerdim; fakat o kadar taş vurdular ki ağzımda diş kalmadı.

 
Muhtemelen şairin ağzında dişler aşırı içkiden, ya da yaşlılık veya hastalıktan dökülmüştür. Ama o, daha güzel bir sebep gösteriyor: Güzeller, onun imkânsız arzusu yüzünden ağzına taş vura vura dişlerini kırıp dökmüşler.
Fatih’in maiyetindeki ve devrindeki bütün şairleri anlatmaya zemin müsait değil. Bu birkaç örnekle yetinip biraz da Fatih Sultan Mehmed’in şairliği hakında söz söyleyelim. Fatih’in hükümdarlık sıfatlarının, şiir ülkesi için de geçerli olduğunu söylemek mümkündür. At üzerinden inmeye fırsat bulduğu zamanlarda eline kalemini alan hükümdar, devrin şairleriyle rekabet edebilecek güzel şiirler yazmış, ardından İstanbul kadar güzel bir divan bırakarak şiir tahtında da söz sahibi olduğunu göstermiştir. Ahmed Paşa, Şeyhî, ve Necatî gibi şairlere nazilereler yazmış ve bu alanda başarılı da olmuştur. Şairler de kadirşinas hükümdarlarının şiirlerine nazireler söyleyerek ona olan sevgilerini, saygılarını göstermişlerdir. Aşağıda hükümdarın nazire söylediği beyitlerden birkaç örnek verelim istedik:
Gine rindane gelin azm-i harabat edelim
Pir-i meyhane ile gizli münacat edelim (Şeyhî)
Gene gelin, rindçe meyhaneye gidip meyhaneci ile gizlice münacat edelim. Meyhaneden maksat tekkedir.

 

Meyhanenin piri ise mürşid-i kâmildir. Mürşidin refakatinde dua makbul olsa gerek. Fatihin bu beyte naziresi de onun kadar güzeldir:
Gine mestâne gelin azm-i harâbât edelim
Hizmet-i pîr-i mugân ile mübâhât edelim (Avnî)
Gene gelin, sarhoşça meyhaneye gidelim; muğların piri(meyhaneci’ye) hizmet etmekle övünelim.

 

Fatih’in şiirlerinden bir beyitle yazımızı tamamlıyoruz:

Her zaman âşıklara varmak durur cânâna güç
Arz-ı hâl etmek gedâlar hazret-i sultâna güç
Dilencilerin hallerini hükümdara arz etmeleri nasıl güçse, âşıkların da sevgilinin kapısına varmaları öyle güçtür.

 

Unutmayalım ki, bu beyti söyleyen hem bir hükümdar, hem de İstanbul’u gencecik yaşta fetheden bir ebulfeth. Gelin görün ki sevgili karşısında hükümdarın sıradan insandan farkı kalmıyor…

 

Yazar hakkında

Mahmut Kaplan

Mahmut Kaplan

Yorum yaz