Deneme Editörün Seçtikleri

PİŞKİNLİK ÜZERİNE BİLİMSEL(!) BİR DENEME

PİŞKİNLİK ÜZERİNE BİLİMSEL(!) BİR DENEME

“Tebessüm sadakadır.”(HŞ)

Tebessüm deyip geçmeyin. Nebevi (as) beyana göre değeri ve manevi getirisi hayli yüksek bir iyilik, bir güzel eylem.

Gülümsemek için bahaneler aradığımız şu zamanda.

Biliyorum ki, haklı olarak;“Allah aşkına gülecek halimiz mi var?” diyorsunuz.

Bu kez, zoraki de olsa küçük ve tatlı bir tebessüme ne dersiniz?

“Olsa dükkân senin” ya da “elde yok avuçta yok ki, ne verelim” diyenlerin işini kolaylaştıran meccanen bir fırsattır tebessüm.

Geçmiş zamanlarda, güftesi ve bestesi sanat güneşi Zeki Müren’e ait harika bir şarkı duyardık:“Bir tatlı tebessümün bin vuslata bedeldir.”

Vuslat; kişinin sevdiğine kavuşmasıdır. Dünyevi veya uhrevi fark etmez.

Bin vuslata –belki dünyalara- bedel bir tebessüm. Bire bin. Az şey mi?

Bu sefer, entel takılayım, bilimsel(!) bir yazıyla okuyucularımı tenvir edeyim(!), aydınlatayım diye niyetlendim.Azıcık da ironi yapayım dedim. Biraz tersten gideyim. Sonuçta, protest damarımın ayranı kabardı. Ayran ise ulusal içeceğimiz: Made in Türko!.Belki derdimi, tasamı, meramımı, maksadımı, amacımı, ereğimi daha iyi anlatabilirim diye düşündüm.

Ameller niyetlere göredir.”(HŞ

Malum şimdilerde ironi yapmak hayli moda, revaçta, gözde. Modern, asri, çağdaş toplumsal piyasamızınen çok rağbet gören mallarından birisi, bedenini doğruluk libası ile gizlemiş yalan, bir diğeri pişkinliktir. Yalan gibi bunun da pek çok türü ve türevi de mevcuttur. Mesela hemen iki türevini söyleyeyim: Yüzsüzlük ve arsızlık.

Pişkinlik, yeni ve yükselen trendimiz olacak gibi görünüyor.

Başka gözde emtialar da var. Toplumsal piyasamız açılınca o revaçta malı da sürer, tezgâha koyarız(!) Mal müşteriye satılır.

Bazen insanı gülümseten pişkinliklere şahitlik ederiz.

İşte, Bay Pişkinle HAYALİ bir diyalog:

“Doğruluk” diyorum, “Sen Molla Kasım mısın?” diyor.

“Dürüstlük” diyorum, “Sen Doğrucu Davut musun?” diyor.

“Adalet” diyorum, “Sen Ömer misin?” diyor.

“Özgürlük” diyorum, “Sen Sosyalist misin?”diyor.

“Emek, ekmek, iş, aş” diyorum,“Sen Bolşevik misin?” diyor.

“Yalan günah değil mi?” diyorum, “Sen Müftü müsün?” diyor.

“Din hepimizin kutsalıdır.” diyorum, “Senin dinin sana, benim dinim bana” diyor.

“Erdemli olalım” diyorum, “Sen Sokrat mısın?” diyor.

“Bindik bir alamete…” diyorum, “Sen İsa Mesih misin?” diyor.

“Evde yangın var.” diyorum, “Üstüne bir bardak soğuk su iç(!)” diyor.

“Su çok mu ucuz?” diyorum, “Nankörlük etme!” diyor.

“Her şey zıddıyla bilinir.” diyorum, “Sen Partizan(!) mısın?” diyor.

“Çalışmadan olmaz.” diyorum, “Kafayı çalıştırıyoruz ya.” diyor.

“Şu halimize bak.” diyorum, “Beterin beteri var, haline şükret.” diyor.

“Hak, hakikat, hikmet.” diyorum, “Önemli olan algıdır, gerisi boş işler.” diyor.

En sonunda bütün cesaretimi toplayıp,

“Eline, beline, diline…” diyecek oluyorum, “Sen Bektaşi misin?” diyor.

Anladım ki;Bay Pişkin, ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek istiyor beni.

Ben ne dediysem o hep, “Ya sen?  Ya sen?” diyor.

Bay Pişkin’deki ölümüne pişkinlik aşkına bayıldım. Aman bu aşk bizden ırak olsun.

Peki, bu piyasada, ben neyim? Veya ne olmalıyım?

Ne hepsiyim ne hiç biri. Sade, sıradan insanlarından bir insanım. Yetmez mi?

Şaştım kaldım. Pişkinlikte nirvanaya ulaşmış bu muannid, çakma ve “uyanık kişi” buda(!) karşısından nutkum tutuldu: “Haksızsın!” bile diyemedim. Sadece, “pes” diyebildim.

Bay Pişkin beni kündeye(!) getirmiş, kendince makul ve mantıklı cevaplarla beni ikna(!) etmeyi başarmış, kutsal(!) bir görevi yerine getirmiş olmanın hazzıyla mütelezziz(!), muzaffer bir kumandan edasıyla, pişkin pişkin gülerek yanımdan uzaklaştı. Ardısıra bakakaldım.

Aman dikkat: Tebessüm ettiren pişkinlik, sadaka değildir!

Sadaka derken, sakata gelmeyelim!

İçim cız etti. Şuurlu hissiyatımın, vicdanımın ve burnumun direği sızladı. Kendime ve kendim gibilere acıdım. , Bay Pişkin’in arkasından, “Senin hakkından Ziya Paşa gelsin!” diye dua ettim sessizce ve yine kendi kendime. Yüzüne karşı diyemedim. Çünkü kutsal gazabına (!) uğramak, köktenci öfkesini (!) üzerime çekmekten korktum. Ama onun cesaretine(!) hayran kaldım. Yıllardır duyardım da inanmazdım: Cahil cesur olur!

Adana’da Ramazanoğlu Medresesi ve Ulu Cami (1541) yakınındaki mezarında, Sonsuzluk Günü’nün sabahını bekleyen, Adana valiliği de yapmış olan meşhur paşamız ve şairimizin dizelerini der hatır eyledim:

Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz,

Divanelerin hemdemi divane gerektir.”(Ziya Paşa)

Bir başka edibimiz ve şairimiz de şöyle demiş:

Derdimi ummana döktüm âsumâna inledim,

Yâre de âğyâre de hal-i derûnum söyledim,

Âşina yok derdime ben söyledim ben dinledim,

Gözlerim yollarda kaldı gelmedin çok bekledim.” (Süleyman Nazif)

Fakat biz, “ümitvar olunuz!” diyen sese kulak veriyoruz.

Hem ümitvarız,

Hem de iyilerin ve iyiliğin galip geleceğine inanıyoruz.

Atalar ne güzel demiş: “İyilik et denize at, balık bilmezse Hâlık bilir.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar hakkında

raşid duran

raşid duran

Yorum yaz