Editörün Seçtikleri Röportaj

Mehmet Sarmış İle Gençliğe Dair

 

Arkadaşlarımız Mustafa Güneş ve Metin Cellik, Mehmet Sarmış ile gençlik ve hayat üzerine konuştu.

Mehmet Sarmış kimdir? Nasıl buralara gelmiştir?

1962 Şanlıurfa doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi Şanlıurfa’ da okudum. 1984’te Konya Selçuk Üniversitesi Tarih bölümünden mezun oldum. 1985’te öğretmenliğe başladım. 1993’te Urfa’ya geldikten sonra Urfa’nın değişik yerlerinde öğretmenlik, müdür yardımcılığı ve okul müdürlüğü yaptım. 2008’den beri İl Milli Eğitim Müdürlüğünde Şube Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı, kısa bir dönem Karaköprü İlçe Müdürlüğü yaptım. Üç buçuk yıldır eğitim uzmanı olarak devam ediyorum. Evliyim ve babayım.

Urfa’ da istediğiniz gençliği yaşayabildiniz mi ?

Ben şikayet etmeyi pek sevmeyen biri olduğum için şükrediyorum Allah’a. Olumsuz örneklere bakarak kendi hayatımın iyi olduğunu düşünüyorum. Hiçbir şeyi istediğimiz gibi yapamıyoruz. Bizim dışımızda içinde doğduğumuz bir çevre var ve değiştirme şansımız yok bazı şeyleri; ama geriye dönüp baktığımız zaman  maddi manevi sıkıntılarımız oldu elbet. Zor bir zamanda geçti gençlik  yıllarım . 12 Eylül öncesi anarşinin zirve yaptığı dönemlerde. Eğitim-öğretim imkanları istediğimiz gibi değildi. Ama buna rağmen o şartlara göre iyi diyorum. İstediğimiz her şeyi yapabildik mi? Hayır tabii. Hayallerimiz vardı, ideallerimiz vardı;  ama imkan olmadı birçok şey için. Yine de genel olarak iyi diyorum.

İçinde bulunduğunuz yıllarda yani gençlik yıllarınızda bir değişiklik yapmak isteseydiniz nasıl bir değişiklik yapardınız?

Şimdi bir şeyleri değiştirme taraftarı değilim. İnançlı biri olduğum için hayatı olduğu gibi kabul ediyorum. Allah bizi bu şartlarda imtihan etmiştir. Merkez Efendi vardır İstanbul’ da. Lakabı Musluhiddin. Bir gün hocası talebelerine “Eğer Allah size bir yetki verseydi ve bu kainatı baştan, yeniden yaratacaksınız diye emretseydi nasıl yapardınız?” diye sormuş. Talebelerinden her biri; Ben denizleri şöyle yaratırdım, ben yeryüzünü böyle yaratırdım diye fikir beyan ettikten sonra sıra kendisine gelince; “Allah bu kainatı o kadar mükemmel, o kadar muazzam, her şeyi o kadar yerli yerinde yaratmış ki, ben hiç bir şeye dokunmaz, her şeyi merkezinde bırakırdım.” diye cevap vermiş. Bu olaydan sonra da Merkez Efendi lakabını almış.

Ben de hiçbir şeyi değiştirmeyi doğru bulmuyorum. Allah bizi bu şartlarda imtihana tabi tutuyor. Tabi ki gençliğimi daha güzel şartlarda yaşamak isterdim. O dönemde istediğim kadar okuyamadım. O dönemler kargaşa dönemi olmasaydı, daha kaliteli bir eğitim –öğretim görseydik, memleketimizdeki sosyal –siyasal şartlar daha adil olsaydı; bizim gibi torpili olmayan,  bir aşirete dayanmayan, maddi durumu iyi olmayan kimseler; ama yetenekli, ama çalışkan olanlar, istediği yerlere gelebilseydi, o zaman biz de daha farklı şartlarda olabilirdik.

1

Sizi gençlerle ilgili kitap yazmaya yönlendiren ne oldu?

Ben bir eğitimciyim. 32 yıldır öğretmen olarak, idareci olarak bu işin içerisindeyim. Aynı zamanda babayım ve altı çocuğum var. Gençler bizim yarınımız. Yarının Urfa’sının, yarının Türkiye’sinin yarının dünyasının bugünden daha güzel olması, gençlerimizi daha iyi yetiştirmeye bağlıdır. Gençleri ne kadar iyi yetiştirebilirsek yarınlar o kadar güzel, o kadar müreffeh, o kadar huzurlu olacak, hep beraber daha mutlu olacağız. Aksi takdirde hep beraber kaybedeceğiz. Onun için gençleri çok önemsiyorum. Gençlerle ilgili günümüzde çok riskler var, her zaman vardır, ancak günümüzde çok daha fazla. Mesleğimiz de bunu gerektirdiği için, eğitimci olduğum için ve sürekli ya derse girdiğim ya da derse girenlerle muhatap olduğum için, eğitim yöneticisi olduğum için gençlerle ilgilenmek durumunda oldum. Hep gençlere önem vermemiz,  öğretmenliği ve idareciliği iyi yapmamız gerek dedim. İşimiz sadece öğretim ve bilgilendirmek değil, eğitim ve davranış kazandırmak dedim; düzgün, ahlaklı nesiller yetiştirmek dedim. Gençleri sadece sınavlara değil,  geleceğe hazırlamak, yaşayacakları dünyaya hazırlamak dedim. Bütün hayatım, ömrüm bu işle geçtiği için  bunun kitaba da böyle yansıması oldu. Kalıcı bir hale gelsin istedim. “Genç” kitabı gençlere hitap ediyor; ortaokul ve üniversite gençleri de okuyabilir ama daha çok lise gençlerine hitap ediyor. Fiilen bütün gençlere ulaşma şansım yok ama kitapla ulaşabilirim diye düşündüm. Gençlere verdiğimiz önemden dolayı, gençlik ve gençler bizim yarınımız olduğu için, yarının da daha güzel olması için karınca kararınca katkıda bulunmaya çalıştım; biraz konuşarak, biraz da yazarak.

Bu kitapları yazmanızdaki amaç gençleri bilgilendirmek mi yoksa eğitmek mi?

Özellikle günümüzde hem insanların hem de gençlerin bilgiye ulaşma zorluğu yok. Çünkü günümüz şartlarında bilgiye ulaşmak çok kolay. Yani bu akıllı telefonlarla, internetle beraber her türlü bilgiye ulaşmak çok kolay hale geldi. Dolayısıyla amacım bilgi vermek değil, insanların gönlüne hitap etmektir. Bilhassa gençlerin gönlüne hitap etmektir. Dışarıdan onlara ayna tutmak… Bir kısım gençlerin yanlışları oluyor; siz şöyle yaparsanız hem siz kazançlı çıkarsınız, hem de toplum kazançlı çıkar diyorum. Aksi takdirde hem sen kaybedeceksin hem de senden faydalanamayan toplum… Bilgi vermekten ziyade hayatı, olanı anlatamaya çalıştım, dikkatlerini çekmeye, bildikleri şeyleri onlara hatırlatmaya, hayata doğru yerden bakmayı onlara göstermeye çalıştım. Yani eğitim ağırlıklı yazdım.

Yazma konularınızı nasıl seçiyorsunuz, konu seçimi tesadüfi mi oluyor yoksa hayatta karşılaştığınız  olaylardan mı esinleniyorsunuz?

Yazma ile uğraşıyorsanız az çok bilirsiniz ya da okuduklarınızdan bilirsiniz; bazı konular zorluyor kendini. Yani insanın ilgilerine göre bazı şeyler adeta “beni yaz” diyor; yazar onları yazmaya mecbur hissediyor kendini. Yani özel olarak uğraşayım, ne yazsam ne etsem falan diye demiyorsunuz. Yaşadığınız şartlar, mesleğiniz, olaylar sizi zorluyor, sizi yönlendiriyor. En azından ben öyleyim. Dolayısıyla küçüklüğümden beri yazma merakım vardı. Mesela ilk kitabım Küçük Yüreklere Dokunmak bizzat tanıdığım çocukların, gençlerin yaşanmış acıklı hikâyelerinden oluşuyor; sadece kahramanların isimlerini değiştirerek yazdım. Hedef kitlesi öğretmenler ve idareciler. Amacım okuyanlara öğretmenliğin sadece bilgi vermek olmadığını, öğrencilerimizin içinde okula aç gelen, annesi babası ayrılmış, anne ya da babasını kaybetmiş, madde bağımlısı, birtakım suçlara bulaşmış öğrencilerin de var olduğunu göstermek. Onları tanımadan, yüreğine dokunmadan, sadece derse girip bir şeyler anlatmakla, bir şeyler öğretmeye çalışmakla, öğretmenliğin olmayacağını anlatmaya çalıştım.

Zaman zaman edebiyat kaygısı ortaya çıktı. Yani okuduğum romanların hikayelerin etkisiyle ben de böyle şeyler yazabilmeliyim dedim. O amaçla mesela bir roman çalışması yaptım. Henüz yayınlanan iki öykü kitabım var. Biri gerek bizzat tanıdığım  gerek araştırdığım gerek duyduğum madde bağımlısı insanların öykülerinden oluşuyor  “Umutla Umutsuzluk Arasında” ismini taşıyor. Bunları yazma ihtiyacı duydum ben. Yani bağımlı olan insanlar neden bağımlı olur, sebebi nedir, nasıl çözümler getirilir? Aamacım dışarıdan bakıldığı zaman hemen suçlu muamelesi yapmanın doğru olmadığını göstermek.  Evet suç işliyorlar, yanlış şeyler yapıyorlar, zararlı olabiliyorlar hatta çok tehlikeli olabiliyorlar; ama nihayetinde insandır bunlar. Tabii burada “edebiyat yapmak”tan çok  sade bir üslupla bunların dünyasını anlatmak, faydalı olmak kaygısı öne çıktı.

Yazmaya başlarken kurguyu önceden mi belirliyorsunuz yoksa olay örgüsü siz yazdıkça mı şekilleniyor?

Her yazarın yaklaşımı farklı. Bende iki türlü oluyor. Tabi konuya göre de değişiyor. Mesela Genç kitabını yazarken konu başlıkları kafamda aşağı yukarı belliydi; sıraya koyup içini doldurmaya çalıştım. Ama öykülerde, edebi çalışmalarda, yani usta yazarlarda da öyle olduğunu biliyorum, bazıları oturup plan yapıyor, kurguyu oluşturuyor, malzemesini topluyor ondan sonra  içini dolduruyor. Ama her ayrıntıyı önceden tasarlamak olmaz. Olaylar seni etkiliyor, yazarken değişiklik yapabiliyorsun. Ben hepsinde oturup kafamda tasarlamıyorum. Başta bir iskelet var tabii, bir  olay var, kaba hatlarla bir kurgu var. Yazmaya başladıktan sonra kontrol öykünün veya romanın  kahramanına geçiyor. İstediğiniz her şeyi bazen yaptıramıyorsunuz o kahramanlara. Dolayısıyla olaylar sizi sürüklüyor biraz da.

Sizin çizmiş olduğunuz genç profili ile gençlik yıllarınız ne kadar örtüşüyor?

Bizim yaşadığımız dönemin şartları ile günümüz gençlerinin yaşadığı şartlar arasında çok fark var. Cep telefonu gibi, internet gibi, bilgisayar oyunları gibi, madde bağımlılığı gibi, özgürlük anlayışı gibi, kız-erkek ilişkileri gibi, öğrenci –öğretmen ilişkileri gibi..  Daha buna benzer gençlerin hayatını etkileyen çok unsur var. Günümüz gençleri doğadan çok kopmuş, daha çok teknoloji ile iç içe. Teknoloji bağımlılığı dediğimiz bir şey söz konusu. Sosyal medyada arkadaşlık kurma her şeyini orda paylaşma gibi… Etrafımda, hatta kendi çocuklarımda da bunu görüyorum. Bazen üzülüyorum hatta acıyorum da. Aile akraba ilişkileri, işte masal dinlemeler, gelenekler, bunlardan koptuk teknoloji nedeniyle. Günümüz gençleri, tabi buna siz de dahilsiniz, bizim tatmış olduğumuz birçok güzellikten mahrum. Şimdiki gençler görünüşte avantajlılar.  Mesela yoksulluk bizim zamanımızda çoktu öyle her istediğimizi giyemez, gezemezdik. Şimdi imkanlar çok, herkesin bilmem kaç çeşit giyeceği var, son model telefonları var, bilgiye ulaşmaları daha kolay, gezme imkanları daha fazla; ama bu her zaman avantaja dönüşmüyor. Avantajlı şartlar sunuyor gibi; fakat bu aynı zamanda aleyhine de dönüyor, birçok şeyden de mahrum bırakabiliyor. Biz de bu gençlerle muhatap olduğumuz için onları yaşadıkları şartlara göre anlamamız ve anlatmamız lazım, ilişkilerimizi ona göre tanzim etmemiz lazım. Yoksa geçmiş gençlere göre yaklaşırsak olmaz, böyle yapanlar oldu mu kuşak çatışması dediğimiz şey ortaya çıkar.

Kimsenin okumayacağını bilseniz bile yine de yazar mıydınız?

Yazmak bir paylaşma ihtiyacından kaynaklanıyor. Yaşadığınız devirde olmasa bile sizden sonra birilerinin okumasını arzu ediyorsunuz. Hemen her devirde insan birileriyle bir şeyler paylaşma ihtiyacı duyuyor o yüzden yazıyor, yoksa neden yazsın? Birileri okusun diye yazarsınız. Ama bazen kendi zamanınızda olmaz. Bazı insanlar, hayatlarını yazarlar, şimdi yayımlanmasın, ben öldükten sonra yayımlansın diye bir yerlere teslim ederler. Ama hepsi sonuçta okunsun, bilinsin diye yazar. Yani ben okunmasın diye hiç düşünmedim, yazayım da kimse okumasın diye bir şey hiç olmadı bende. Mesela şimdilerde hatıralarımı yazıyorum. Diyorum ki kaybolup gitmesin, ileride çocuklarım okusun babalarını bilsinler. Hiç okunmasın diye insan yazar mı, bilmiyorum.

Size edebiyat alanında ilham kaynağı olan birkaç isim sayabilir misiniz ?

Okuma ve yazma merakım çocuklukta başladı. Çocukken okuduğum kitaplardan çok etkilenirdim. Mesela o dönemlerde çok meşhurdur, siz de duydunuz mu bilmiyorum, Kemalettin Tuğcu’nun  çok kitabını okudum. O beni yazmaya çok teşvik etmiştir. Orda böyle okumaya yazmaya meraklı çocukların acıklı hikayeleri falan vardı. Çok etkisinde kalırdım.

Türk ve dünya edebiyatından da bazı örnekler verebilirim. Şiirde tarz olarak birebir olmasa da Necip Fazıl’ın ve Akif İnan’ın etkisi olmuştur. Romanda eskilerden Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, günümüzden Orhan Pamuk, Elif Şafak ilk aklıma gelenler. İskender Pala’nın da bütün romanlarını okudum. Tabii bu, onların her şeylerini sevdim, beğendim anlamına gelmiyor. Dünya edebiyatından özellikle Dostoyevski’yi tercih ederim. O  bana daha çok hitap ediyor; insan psikolojisini, hayatı, insanın trajedisini çok iyi işlemiştir, bunlar benim de ilgilendiğim konular olması bakımından çok ilgimi çeker. Onun romanlarını ilk okuduğumda dedim ki; bunun Müslümancasını yazmalıyım. O Hıristiyanlığı çok güzel izlemiş kitaplarında. Ben onun Hıristiyanlığı anlattığı gibi ben de İslam’ı, Müslümanların ruh burkuntularını işleyecek şeyler yazabilmeliyim demiştim.

İnsanların çoğu ‘Hayatımı yazsam roman olur’ der. Sizce herkes kitap yazabilir mi? Yazmak bir yetenek midir?

Herkesin hayatı roman olabilir, bu doğrudur; fakat yazma konusu farklıdır. Bunun bir yetenek işi olduğuna inanıyorum. Ama salt yetenekle yazılmaz. Allah bir yetenek verir, onu işlerseniz gelişir, işlemezseniz olduğu gibi kalır. Şöyle bir benzetme yapacak olursak; elmas topraktan çıkıyor bir taş, bunu tıraş ederseniz çok renkli ışıklar verir etrafa ve değerli bir mücevhere dönüşür. Çok pahalı ve çok değerlidir. Ama işlemezseniz ya da iyi işlemezseniz ondan bir şey çıkmaz, taş olarak kalır. Dolayısıyla yetenek olacak ama bu yeteneği geliştirmek için de çalışma olacak, gayret olacak, eğitim olacak.

Gençlere öneride bulunmak isteseydiniz bu önerileriniz neler olurdu?

Genç kitabımda bunları anlatıyorum zaten. Oradaki konu başlıklarına göre bile birçok şey söylenebilir. Çok uzatmadan şöyle diyeyim; genç Farsçadan dilimize geçmiş, kelime anlamı hazine demektir. Kitap da buna dikkat çekiyor. Gençlik bir hazinedir ve bir kere elimize geçiyor. Normal bildiğimiz anlamda bir hazineye sahip olursak kıymetini biliriz, öyle saçıp savurmayız, değerini bilmeye, korumaya çalışırız. Gençlere diyorum ki siz bir hazinesiniz. Aynaya baktığınızda zaman zaman ben bir hazineyim deyin kendi kendinize. Peki bu hazinenin değeri nasıl bilinecek? Her insan ayrı bir dünyadır. Önce kendinizi tanıyın. Yeteneklerinizin farkına varın. Zayıf ve güçlü yanlarınızı görün. Sonra çok çalışın, zamanı boşa geçirmeyin. Günümüzde gençleri bekleyen çok riskler var. Ömrü telefonla geçiyor. Bazen soruyorum, size de sormuş olayım, günün 24 saatinin ne kadarını telefona ayırıyorsunuz? Eğlence, süs püs, keyif, şamata, oyun, sosyal medya şu bu. Ömrümüz geçiyor. Hep erteliyorlar. Hep daha sonra, başka zamana… Ama o daha sonrası geldiği zaman bir de bakıyorlar ki zaman geçmiş, iş işten geçmiş. Bunun için vakit varken hayatınızı yaşayın. Oturup sürekli ders çalışın demiyorum, mevcut imkanlardan siz de faydalanın, keyfinizi sürün…  Ders çalışmanız gerekiyorsa ders çalışın. Sonuçta sınav merkezli bir sistemimiz var. Ama mutlaka kitap okuyun. Bunu sürekli tavsiye diyorum. Hangi mesleği seçiyorsanız seçin, gelecek ile ilgili düşünceleriniz ne olursa olsun, mutlaka kitap okuyun. Bir de bencil olmayın diyorum, tek başınıza yaşamayın. Nasıl ki içinde yaşadığınız şartları birileri size hazırladı, siz de başkalarına faydalı olacak çalışmalar yapın. Kötüler ve kötülük dünyada hep oldu, olmaya da devam edecek. Ama beri tarafta iyiler ve iyilik var. Biz iyilerden olalım ve dünyanın iyilik oranına katkıda bulanalım. İyi olmak için, yaşlanmayı, zengin olmayı, mevki makam sahibi olmayı beklemeyelim. Mutluluk tek başına olmaz. Bana göre gerçek mutluluk da başkalarıyla yaşanan güzelliklerdir. Başkalarına faydalı olmak, memlekete, millete, insanlığa hizmet etmektir. İnancımızda bize bunu söyler, buna teşvik eder. Ben böyle düşünüyorum, bunu dillendiriyorum.

 

 

 

 

 

Yazar hakkında

Hiçbi'şey

Hiçbi'şey

Yorum yaz