Deneme Editörün Seçtikleri

İmkansızı İstemek

Anadolu irfan geleneğinin önemli temsilcilerinden Nasreddin Hoca’mız, menfi taraftan (tersten) hakikati gösterebilen lâtif bir insandır. Meşhur, ‘ya tutarsa’ diyerek göle yoğurt çalma hadisesi de imkânsızı istemeye karşı incelikli bir reddiye olarak görülmelidir.
Collodi’nin, çocuğu olmayan yaşlı bir marangozun Pinokyo’yu yapması ve onun canlanmasını beklemesini anlattığı eseri de aslında benzer bir süreci anlatır. Ya da, Hz. Ömer’in gülerek anlattığı, cahiliye döneminde helvadan yaptıkları putları kutsamaları ve sonra acıkınca yemek zorunda kalmaları hayalin kurguculuğunun insanı getirdiği noktaları gösterir.
İmkânsızı istemek, hayali gerçek görmek, (şeytanın desisesi denilen şey budur) insana mahsus bir hastalıktır. Bu hastalık hayalperestlerin düştüğü bir gayya kuyusu olan küfre kadar götürebilir.
Şirk ve küfür hayalîdir, hakikatte hiçtir, ona varlık süsünü hayal giydirir; kalbin insan olmaktan gelen bazı siyah noktalarında çizilen vesvese ile hayalin terziliğinde biçilir.
Varlığını vehmettiği bir ‘hiç’i imkân dairesinde görerek, olmayan bir vücudu mevdut kabul ederek yaratılışa (Adetullah) müdahale ettiğine inanarak kendi ürettiğine perestiş eder duruma gelir.
İnsan, hayalinde olmayacak yerlerde bulunur, inanılmaz işler yapar, sınırsız âlemler kurabilir. Kendisine yokluk âlemlerinde, hiçliğe atılmış, olmayacak saltanatlar yaşatabilir.
Gerçekte ise insan tarihle sınırlanmış bir zamanda ve yerde yaşamak durumundadır. Yani, geçmiş ve gelecek ‘yok’tur, tek sahip olduğu zaman bir an-ı seyyaledir, sahip olduğu yer ise elinin uzanabildiği kadardır.
İmkânsız bir şeyi istemek ve ardından gitmek, açıklamak gerektiğinde ise, insanı safsataya ve cerbezeye mecbur eder.
Hiçlik derelerinde yıkanan hayallere Bediüzzaman da “Muhtemeldir ki Karadeniz şu an batmış olsun” örneği ie  katılıyor. Bu noktada çok önemli bir mantık kuralını hatırlatıyor: “Vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani, birşeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Halbuki, ilm-i kelâmın kaidelerindendir ki, imkân-ı zâtî ise yakîn-i ilmîye münâfi değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur.” (21. Söz, 2. Makam) Kâmil iman hayal veya tasavvurdan ortaya çıkmış, “inandık” demekle ve anlık bir kabulle gerçekleşmiş değildir. Tamamlanmış noktaya gelmesi, zihinde birçok süreci gerektiren bir aşamalar silsilesini ihtiva eder.
İman, imkâna ve imkânın mümkün olmasına şeklinde (ispat), nihayet imkânın hiçten varedilip yerine tam olarak yerleştiren mümkün  olmayan Vacibu’l Vücud’a kadar getirmek; zihni kabul, iz’an, iltizam ve itikada kadar yükseltmektir.
İmkân, ispatın tarlasıdır. Bediüzzaman, meselâ haşrin ispatında, haşrin imkânına asıl fonksiyon yükleyerek başlıyor. İmkânla gereği, birlikte ispata yol açıyor.
İmana açılan bir mertebe de iz’an, aksinin mümkün olmamasından kaynaklanır. İmanın zıddının ve başkasının imkânsız olmasıdır. Tabiat Risalesi’nde bu yol takip edilerek, zıdların temizlenmesi ile ispat gerçekleştiriliyor. (“iman bir hüsn-ü münezzehtir” yaklaşımı)
Belâgatin başlangıcı imkânla gerçekleşir. Halin gereğinin oluşması imkân alanında olabilir, buna uygun davranmak da başta mümkün olan içinde gerçekleşmelidir. Demek ki, imanın dili olan belâgat halin evvelinde imkâna bağlı kalmakla gerçekleşecektir.
Mu’cizeler imkânsız havuzuna girmez, aksine insan için imkânın sınırlarını çizerler. “Buraya kadar gidebilirsin, dene, çalış sen de yapabilirsin” der.” İlerisini deneme, gidemezsin” demektir . Bunun için Kur’ân, Peygamberlerin hayatlarından misaller getirir.
Duâlar imkân dahilinde olmalıdır. Şükür, imkâna razı olmak, imkânsızı istememektir. “Allah senin keyfin için kâinatın düzenini değiştirmez.” İmkânsızı istemek fıtrata karşı gelmektir.
İmam-ı Gazali’ye göre, eşya mümkün olabilecek en mükemmel şekilde varedilmiştir. Güzel, imkân içinde olandır. İmkânsızı istemek aynı zamanda çirkin ve kötü olana meyli de gösterir.
Her şey güzeldir, ya bizzat ya da neticeleri itibariyle güzeldir (“iman bir hüsn-ü mücerreddir” yaklaşımı). Bu yüzden her bir şeyde neticeye bakmak gerekecektir. Buradaki neticenin üç yüzü vardır, biri bizzat kendine, ikincisi Esma-i İlâhiye’ye üçüncüsü de ahirete bakar. Eşyanın hakikatı Esma-i İlâhiye olduğu için ve isim sıfatı, sıfat şuunatı, şuunat da Zatı gösterdiğinden herşeyin asıl yüzü sayısız karanlık ve nurlu perdeler ardından Müşahadetullah’ta görülecek demektir. O ana kadar imkân dairesinde kalmak imanın gereğidir.
Hz. Ali’nin “ben görmediğim şeye inanmadım” demesi ile Bediüzzaman’ın “görmediğim, yaşamadığım şeyi yazmadım” demesi aynı şeye işaret eder. Herşeyde nihayetteki asıl yüzü görmek demek olan bu anlayış, Bediüzzaman akımını oluşturan dört kavramdan biri olan ‘nazar’ı da açıklar.
Bediüzzaman, insan-imkân-kâinat ilişkisinin yörüngesinden çıkmasıyla şirk ve küfre götüren iki büyük taguttan bahseder: “Ene ve tabiat.”
Risalelerde imanî bahislerin özellikle “hiç mümkün müdür ki”, “imkânı var mı” veya “kat’i olarak” “ihtimal var mıdır ki” diyerek küfrün imkânsız, imanın mümkün olan üzerinden yürüdüğünü, mü’minin imkân içinde imanını inşa ettiğini, (ki bu ubudiyet dairesinin gereğidir,) küfrün ise, rububiyet dairesine girip faraza bir ilâhlıktan pay aldığı (!), şirkin bu tavrının insanı zelil duruma düşürdüğünü baştaki örneklerde de görülebilir.
Bediüzzaman, kâfiri, hayali hakikat görmekle itham ediyor ve yokluk âlemlerinde uçan hayallerini patlatıyor.
İmkânsızı istemek kudreti test etmektir, “ben şöyle yapsam şöyle yapar mısın?” demektir. Kudreti test etmek imkân dairesinden çıkıp kudret dairesine girmeyi istemektir, şeytanın kovulması da bu sebeptendir. Allah’ın kudreti test edilemez. Çünkü zıttı yoktur. Mutlaktır.
Eşyanın hakikî suretini çizen, kaderi tenkid eden ise başını örse vurur kırar, rahmeti itham eden rahmetten mahrum kalır.
Bediüzzaman şirke giden yol olan vesveseye düşmüş olan için, bazen bir noktaya sığışır ve orada hapsolur der; insanı “batmaktan kork” diye uyarır… Lâtifelerini orada batırma, der.
Şu hayat dersini verir Üstad, aceleci ve cüretkâr insana:
Dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücud rengi verme. Bu saati düşün; sendeki sabır  kuvveti bu saate kâfi gelir…
Bediüzzaman kendi hayalinden soruyor: “Bin yıllık mesudane bir dünya saltanatı mı istersin, fakat neticesi (her hayalin olduğu gibi yokluk olacaktır), yoksa sıkıntılı ancak bitmeyecek (yani gerçek) bir hayatı mı istersin diye… Vicdanın sesi gerçeği, yani cehennem de olsa bitmeyecek bir hayatı tercih ediyor.
Buradan bir sonuç daha çıkarmak mümkün sanırım: (Fâni) dünya saltanatı (bâki cehennemden de kötü birşeydir. Buna da tarih içerisinden Nemrudlar, Firavunlar, Karunlar ve Deccaller gibi pek çok örnekler bulunabilir.

Yazar hakkında

Caner Kutlu

Caner Kutlu

Yorum yaz