Editörün Seçtikleri Hikaye

İbrahim’e Selam Et Benden Yana

Hasbelkader okuyorum bu bölümde. Arkadaşların notları yüksek, bense ikmale kalırım herhalde. Bu yıl dönem ödevimiz duyulmamış, bilinmemiş bir hikâye. “Ufkunuzu geniş tutun, hayal edin, eskilere sorun, serbest çalışın, tek istediğim özü görmek, karşınızdakinin yüreğine dokunabilmek” dedi hoca.

Korkularım hafifledi. İmla kural kaynak göstermeden doğaçlama yazmak bana sunulmuş nimetti, okunası olması umurumda değildi, hedefim sadece dersi geçmekti.

Eve geldiğimde yaşanmış aşk hikâyelerinden anlatmasını istedim anneannemden. Sevmiş kavuşamamış ya da yıllar sonra kavuşmuş olsun, kızın babası vermesin, oğlan dağa çıksın falan, dedim.

Çıkıştı anneannem, “Sevda gizli olur, anlatılmaz her yerde. Hem nereden bileyim, bizim zamanımızda aşk maşk yoktu, babamız kime verdiyse evlendik gittik” dedi.  Bu benim ödevim, sınıfı geçeceğim, desem de aldırış etmedi.

Vazgeçmeyecektim, aradığım aşkı bulup yazacaktım. Ya anlatırsın ya da kahvedeki amcalara gider sorarım, deyince daha bir celallendi: Sen yedi ceddine düşman mı edeceksin köylüleri! Söyle hocana, böyle eski defterler yoklayacağına adam gibi şeyler öğretsin sana.

Hevesim kursağımda kalmıştı, kimseden öğrenemeyecektim. Anneanneme inanmıyordum; aşksız, sevgisiz hayat mı olur, yeni çıktıysa sevmeler neden yazıldı madem Tahir ile Zühreler, Ferhat ile Şirinler, küçükken duyduğum maniler, o iç yakan türküler…

Kerpiçtendir evimiz

Ciğerdendir sevimiz

Bu seviler bizdeyken

Telef olur birimiz

Evlerinin önü salmalı hayat

Yârim saçlarını armağan bırak

Selamlar yollasam aramız ırak

Acı soğan yemem balın üstüne

Kem sözler söylemem yârin üstüne

Birini de koysa, beşini de alsa üstüme

Karşılardan baktığıma gayılım (kailim, razıyım)

O yar benim dediklerime gayılım.

 

Anneannem Nuh, diyor peygamber demiyordu. Kendim bir şeyler uydururum, köy şivesiyle de süslerim, diyerek yazmaya başladım. Ali ile Ayşe birbirini çok sevmiş, babası vermemiş, oğlan gurbete gitmiş, kız başkasıyla evlenmiş…

Benden bu kadar işte. Düzeltmeler yapıyorum, Ayşe yerine Fatma, Ali yerine Mehmet. Aşkı anlatışım bundan ibaret. Kendi aşkımı yazayım, diye başladım, “sıranın üzerine başımı koyardım, dalıp giderdim,  ‘uyuma, yüzünü yıka’ diye öğretmen sınıftan atardı” ile bitirdim.

İyisi mi yeniden fidan boylu, iyi huylu anneanneye yalvar, dön dolaş aynı yerde kal.

İkindi serinliğinde çınar ağacının altında oturan güzel teyzelere çay demledim. Okuduğumu biliyorlar, benimle iftihar ediyorlar. İkinci bardaktan sonra duygular da demlendi. Ödevim var; aşk, sevda hikayesi anlatmam lazım, deyiverdim.

Safiye Teyze:

-Nasıl da değişmiş devirler, derslerde mi sorulurmuş seviler? Körpe kuzum oyalanma buralarda, gitsene Hacer ablana, akıl fukarasıdır, köyün delisi mi velisi mi bilinmez, yağmur yağsa İbrahim selam gönderdi, der, vardır onda bir şeyler, sana Hacer yardım eder.

Sabahı edemedim, neler söyleyeceğini düşündüm, kim bilir neler etmiş, neler demiştir; kızcağızı nasıl da terk etmiştir, belki başkasıyla evlenmiştir ya da kızın babası vermemiştir. Bu hikâye bence burada bitmiştir.

Saçları dağılmış, üstü başı pejmürde, elinde sopası, hayvanları otlatan, saçma sapan konuşan şişman bir kadın olarak hayal ettiğim Hacer’i görmeye gittim.

Kiraz ağacının altında, ateş kırmızı gömlekli, semaya açılmış elleri, cılız bir kız duruyordu. “Ellerimi boş çevirme Allah’ım! İbrahim kulunun selamını nasip et bana, çok kavruldu buralar, susuz kaldı ağaçlar” diye diye gözlerinden yaşlar süzülen sesin sahibini yakından duyabilmek için yaklaştım. O ağladı, ben ağladım, dualarımı hatırladım, derslerimden geçeyim, beni koru, sevdiklerimi koru, bizleri affet demelerim, bir adım ileriye geçemeyişlerim…

Duası bitecek gibi değildi. İbrahim’den selam beklediğine göre Safiye Teyzenin tarif ettiği kız bu olmalıydı. Havada ne bulut ne esinti… Bu gidişle akşama kadar buradaydım. Pat diye sorulmaz ki: Merhaba, bir hikâye yazacağım da bana anlatır mısın sevgini, ders için gerekli.

Yanı başında oturup öylece bekledim. Kavurucu sıcakta gökten damla düşmezken Hacer’in avuçları sırılsıklam olmuştu.  Ellerinden toprağa damlıyor gözyaşları, gözleri pınarın kaynağı, inci taneleri yağmur damlaları. “Allah’ım İbrahim’in selamını lütfeyle!”

Ne kadar zaman geçti bilemedim, vakit ikindiye yaklaşmış herhalde, püfür püfür esen rüzgârda uykuya dalmışım. Rüyamda, elimde kâğıt kalem çöllerde âşık arıyordum. İçim yanıyor, bir yudum su bulamıyordum. Ödev belasına düşmüştüm yollara, Hacer elimden tutup deryaya daldırdı. Yüzmeyi bilmiyordum, sıkıca kalbine tutunuyordum. Hem susuzdum hem suskun.

Ağzımı açsam ciğerime tuzlu sular, acılar işleyecekti. Suyun içinde susuzluktan kavrulup boğulacaktım. Suyun içinde susuz, suskun halde sımsıkı tutunuyordum aşık kalbe. Kurtarıcım beni en diplere çekiyordu. Ne kalbini bırakabiliyor ne de korktuğumu söyleyebiliyordum. Arada deryadan kıyıya, kıyıdan adalara vuruyorduk. Kuşlar konuyordu avuçlarına, serçeler girdi koynuna. Oysa aylar sonra alışmıştı muhabbet kuşları bana. Ödev merakına daldım engin sulara, kayboldum adalarda. Hacer kuşlarla, ağaçlarla konuşurken aklıma neler geliyordu, karşıdan bir ayı filan çıksa gelir otururdu şu kızın yanına.

Ah o hoca var ya, burada olmalıydı. Yanlış bölümde okuyordum. Bu kadar ayrıntıya gireceğime sözel yerine sayısal seçseydim, “aşk sevgi soruyordunuz, buyurun burada kendisi” derdim, ispat ederdim. Yüreğe dokunulacak hikâye yazmalıymışım, yazmaya ne gerek vardı sayısal tercih etmiş olsaydım. Sonuçta aranan şey, duyulmamış bir aşk meselesi değil miydi?  Aşık tam da karşında, gör de bilinmeyenlere formül uygula.

Yüzüme dökülen yağmur damlalarıyla uyandığımda, dua eden kız gitmiş yerine eteklerini savura savura gezinen çocuk gelmişti.

– Hacer, ismim Leyla. Sabahtan geldim yanına. Duadaydın ses etmedim, bitirmeni bekledim. Konuşup dertleşmek isterim, İbrahim, diye diye ağlıyordun. Ben de duyayım aşkını, sevgini.

Gözleri ışıldadı adını duyunca. Ellerimi tuttu, yüzüme baktı, bir şey arıyormuş da bulmuş gibiydi:

– Sen tanır mısın, gördün mü yoksa İbrahim’i?

Utandım. Ödevim var, yüreklere dokunacak hikâye yazmam lazım, diyemedim. Patavatsızca soruverdim:

Senden gitmiş uzaklara, şair etmişsin adamı, anlat bana

Kaşı gözü, boyu posu, huyu suyu

Nerelerde gezdiniz, nasıldı sevginiz

Neden ayrıldınız siz ikiniz…

 

Uzaklara bakarak anlatmaya başladı.

-Onu bilemiyorum

Boyunu posunu kaşını gözünü tarif edemiyorum

Çok fark edemedim, unuttum gitti…

 

Hah işte, benim hikâye başlamadan bitti.

 

Ertesi gün yine gittim yanına. Çeşit çeşit meyveler ikram etti İbrahim’in bahçesinden. “Ne güzel ağaçlar… Kendi elleriyle mi dikti?”, diyerek konuya girmesine teşvik ettim.

-İbrahim’in yediği meyvelerin çekirdekleri bunlar, dedi,  biriktirip hepsini ağaç etmiş. Yıllarca namaz kılmaya buraya gelir, her vaktin abdestini bir ağaç dibinde alırmış. Can suyu niyetine, şimdi hayır hasenat edermiş meyveleri İbrahim’in hayratı diye. Yüksekte olanlara el sürülmezmiş, kuşların nasibiymiş. İbrahim’in bahçesinde konup İbrahim’e göç ederlermiş. Bu yüzden kuşların yolunu gözlermiş.

-Kendisi gelmez mi? Buraların yolunu bilmez mi? Seni merak etmez mi? Sen bunca severken dönüp yüzüne gülmez mi?

-Onun sevenleri çok, dedi,  bırakıp da gelemez. Gelse benim yüreğim elvermez. Öksüzleri, yetimleri, yolda kalmışları… Hangisine yetişsin, kime emanet etsin gözüne bakanları.

Hikayede eksik yerler kalmasın diye, kopardığım hindibayı üfleye üfleye:

-Sen de bir şey bilmiyorsun. Merak ediyorum İbrahim’i? Kaşı gözü ne renkti?  Neyi severdi, neyi sevmezdi? Seni neden bıraktı gitti? deyince başladı anlatmaya:

– Baharda çiçek koparmaz, hazanda yaprağa basmaz

Her şeyi sever de çok belli etmez

Sevdası yüreğimden eksilmez

Kurtlar, kuşlar, yavrular eline bakar

Beni sevip düşünse, yanıma gelse

Ya bir kuşun yemeği gecikirse, yuvadan düşerse

Naz edilmez sevdiğine

Rüyasına gidilmez, uykusundan edilmez

Yorulduğunda gelip dinlensin gönlümüzde

Aklına, fikrine bağdaş kurulmaz, sevilene kıyılmaz

Kaç garip var, kelam umar iftarı bekler gibi

Kaç yavru var, yağmura susuz çiçekler gibi

Ağaçlara su vermiyorum bu aralar
Selam gönderirse buralara yağmur yağar
Yan yana yürüdük biz, Allah seni inandırsın, hem vallahi hem billahi

Sincaplar bile gördü, okumuş kızsın, deyiver bana sincapların ömrünü

 

Düşünür gibi yapıp sağa sola bakındım, uzun değildi sincapların ömrü. Allah’tan Safiye Teyze karşıdan göründü. Yanımıza yaklaştı. Bir elini bastona diğerini beline dayamıştı. Neler sorduğumu merak ediyor olmalıydı. Bana bu kadarı yeterdi.

-Ne oldu? Sana neler dedi? Sarıldınız mı birbirinize? Öptü mü seni?

Bu hikâyenin sonuna gelmeliydim. Bir yandan da Safiye Teyze’ye yer vermeliydim. Oturduğum yerden kalkarken sendeledim. Hacer’in ayaklarının altına kapaklandım. Elimden tutar diye elimi uzattım, tutmadı. Tepeden tırnağa süzdü, yüzüme baktı. Eğildi gözlerimin içine bakarak:

-Sen hiç İbrahim görmemişsin, dedi ve çekip gitti.

Safiye teyzeye döndüm.

-Ben ne dedim şimdi? Hikâyemi tamamlayacaktım, ne oldu ki?

Azarladı beni.

-Karışma masuma, sen nasıl kıyarsın Hacer ablana. Ben tamamlayayım hikâyeyi:

Gün geldi İbrahim çekti gitti. Öyle olması gerekti. Kızcağız avunuyor ağaçlarla çiçeklerle. Yağmur yağmadan haber verir bize. İbrahim’in selamını getirdi rüzgâr, üzülmeyin yağmur yağar birazdan. Bir garibin açıkta kaldığını duysa, anlatırmış İbrahim’e rüyasında.

Çocuklar ağlasa, çığlık çığlığa dağlarda;

-Ey İbrahim’in Rabbi

Merhamet et yavrucaklara, dermiş.

Bazen İbrahim yanındaymış gibi konuşur;

Kimseyle ağlama, mendil uzatmasınlar sana

İnsanlara adını sorma,  biri adaşım çıkarsa ya

Yanmasın için benim için

Seni göremiyorum diye üzüldüğümü sanma

Sen aklıma gelirsin, el ele su içmeye gideriz Kevser başına

Duaya dururum, okurum, bitmeden haberin gelir

Çiçekler susar, toprak çatlar, sen selam edersin, yağmur yağar…

 

Dinlerken hala yerden doğrulamamıştım

Safiye Teyze de tutmadı elimden, bıraktı gitti

Çok bekledim avlularda kiraz ağaçlarının altında

Günler geçti çıkmıyor evden Hacer abla

Kapısına varıp varıp döndüm

Kurumaya yüz tutmuş çiçeklere kovayla su döktüm

Hani diyor ya Mevlana

“Sen de eline bir asa aldın ama senin asan nerde, Musa’nın asası nerde…”

Gökten yağmur yağması nerde, Leyla’nın kovayla su taşıması nerde…

 

İçimin kavrulduğunu çiçeklerin kurumasından fark ediyordum

Kırılıyormuş kalpler duyarsızlıktan, kuruyormuş çiçekler susuzluktan

Suskunluk susuzluk gibiymiş, Hacer olmaya başladım yavaştan

 

Hacer ablanın kapısına gittim erkenden

Açtım ellerimi

-Ey Hacer’in Rabbi

Affet beni

Ne kadar zaman geçti, vakit ikindi miydi bilemedim

Safiye Teyze seslendi:

-Leyla, kalk, hasta olacaksın ne vakittir yağmur altındasın

İçeriye girelim de Hacer gömleğini değiştirsin

 

Hacer bana ateşten gömleğini kendi elleriyle giydirdi

Ateşler yakıldı, içim ısındı

Ortada Halil İbrahim sofrası

Safiye Teyze elimden tuttu, yağmur dindi, gitme vakti

Kapıdan çıkıp giderken seslendi Hacer ardımdan:

 

Ateşten gömlekli Leyla

İbrahim’e selam et benden yana…

 

 

Yazar hakkında

ayşe inci

ayşe inci

Yorum yaz