Editörün Seçtikleri Röportaj

Hüzün Şairi Hasan Akçay İle Hayat Ve Şiir Üzerine

RÖPORTAJ: SEVAL ALTINIMG-20171212-WA0010

Kırk yıldır okuyup yazıyorsunuz neredeyse. Bunca yıldan sonra sizce hayat nedir diye sorsak, neler söylersiniz?

Hayat dediğimiz ömür kimine göre uzun kimine göre kısa bir süreç olsa da aslında bir göz açıp yummuş gibi çok kısa bir sürede geçip giden zamandır.  İnsanoğluna düşen ise geçip giden bu zamanı en güzel şekilde değerlendirmektir. Çünkü en değerli hazine zamandır. İnsan zamanın kıymetli olduğunun farkına, daha çok ömrünün son demlerine yaklaştığında yani kırklı ellili yaşları geçtikten sonra anlamış oluyor. Her bireyin hayatında mutlaka zamana dair pişmanlıklar vardır. İnsan güzel şeyler yapmak, üretmek için var olduğu bilincinde olsa da bunları her zaman yerine getirememekten duyduğu kaygıların ıstırabını, acısını yaşar. Her daim yeni doğan güne farklı planlarla, projelerle başlamak istese de maalesef bunları yaşayamaması, yapamaması bir müddet sonra pişmanlığa dönüşüyor. Bu uzun süreç içerisinde -belirttiğiniz gibi yaklaşık kırk yıldır- okuyup yazıyoruz. Okuma alışkanlığı aileden kazandırılmış bir eylemdir. Ben özellikle kitaplarda farklı bir dünya buldum kendime ve dışarıdaki insanlardan daha sıcak, daha sevecen, daha dürüst ve daha doğru insanlar gördüm kitaplarda. Cemil Meriç’in de dediği gibi kitaplardaki insanları tanıdıkça dışarıdaki, sokaktaki insanlardan uzaklaşmaya başladım. Bu vesile ile her alışkanlık gibi kitap okuma alışkanlığı kazanan biri de bu alışkanlığından çok kolay bir şekilde kopamaz, uzaklaşamaz. Bu demek değildir ki abur cubur beslenme gibi her bulduğunu okumak gerekir. Nasıl ki beslenirken vitamin değeri yüksek, gıda bakımından özel besinler tüketiliyorsa aynı şekilde ruhunu, kalbini, aklını donatacak ve ona yön verecek, onu güzele doğruya ulaştıracak eserleri okumak gerekir. Bu da süreç ister tabii ki. Bir anda güzele mükemmele ulaşılması mümkün değildir. Bu nerden başlar? Kolay anlaşılır hikâye, öykü kitaplarıyla, şiirle birlikte başlar ve bu şekilde devam eder. Aslında hayattan ne anladığımız sorusuna verilecek cevap, insanoğlunun mükemmele, iyiye doğru bir yürüyüş içinde olduğunu fark edebilmesi demektir, denilebilir. Bunu da fark ettiren kitaplardır. Okudukça, öğrendikçe en güzele varmanın yolu, yöntemi de öğrenilmiş oluyor ama insanoğlu yaşadığı süre içinde varmak istediği noktaya çok kolay ulaşamıyor. Her geçen gün veya her gelen yeni günde hedefine bir adım daha yaklaşabilmek için bu koşusunu devam ettirmek zorundadır. Şahsen bana sormuş olduğunuz soruda geçen bu süreç içinde şunu anladım: İnsan öğrendikçe okudukça bir şey bilmediğinin farkına varıyor. Hayat bir an gibidir. Anı yaşarsınız. Yüzyıllık ömürde bile anlaşılan çok fazla bir şey yoktur. Mazi; yaşanılan, geçmişte kalandır acısıyla tatlısıyla, gelecek de henüz yaşanılmayandır. Dolayısıyla insan yaşadığı anın farkında olarak yaşamalıdır. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var diyor şair. Tabii çok şey istiyor insan. Yaşarken kayda geçirmek, anıları içinde biriktirmek… İnsanın her özlenileni, her hayal edileni hayata geçirmesi, gerçekleştirmesi mümkün değil. İnsan hep daha çok, daha iyi, hep daha daha olanı istiyor. Dolayısıyla bunları ne kadar gerçekleştirebilirse o kadar da hayatından zevk alıyor, tat alıyor, mutlu oluyor, mutmain oluyor. Benim hayattan öğrendiğim, bir cümle ile özetlenecek olursa, yaşadığın zaman, yaşadığın süre içerisinde pişmanlık duymayacağın, iyi ki bunları yapmışım, iyi ki bunları yaşamışım diyebileceğin bir hayatı yaşamak gereğidir. Tabii insan olarak pişmanlıklarımız yok mu var, iyi ki dediğimiz yaşadıklarımız var mı var, ama gönül istiyor ki hepsi iyi ki yaşamışım diyebileceğimiz türde olsun. Bu minvaldeki bütün sorulur yeniden dünyaya gelsen nasıl yaşardın üzerinedir. Hiç kimse ben aynı şekilde yaşardım demek istemez. Ama ben aynı hayatı yaşamak isterim. Aynı şekilde, aynı köyde, aynı evde, aynı ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmek isterim ama benim kendi ukdemde, kendi yaşadığım hayatı daha farklı yaşamak isterim. Bu kendi hayatımı farklı şekilde yaşamak isterim denilen özellik de insanın yaşadıktan sonra pişmanlık duyduğu bir takım olayları yaşamamak için yeniden hayata gelmek istemesinden kaynaklıdır.

Sizi şair olmaya sevk eden ne oldu?

Bir kelime ile yalnızlık diyebiliriz. Söyleme ihtiyacı duyup da söyleyemediklerinizi, bir başka anlamda da söylediğinizde sizi etrafınızda anlamayacak olanları bildiğiniz için kalemle konuşmaya yöneliyorsunuz. Bir dert bir sıkıntıdan dolayı yazmaya yöneldim. Derdimi şiirlere anlattım, şiirle dertleştim çünkü derdimi, anlattıklarımı etrafımda anlayacak insanlar yoktu. Sevdiğimi söyleyemezsem sevmek derdi beni boğar diyor ya Yunus, eğer söyleyemezseniz, konuşamazsanız, anlatamazsanız; boğulacaksanız, sıkıntı yaşayacaksanız o zaman içinizde olanı bir şekilde dışarıya aksettirmeniz gerekir. Bunu kimileri şiirle kimisi de türküyle yapmıştır. Kimi ayrılık derdiyle, kimi ölüm acısıyla türküler, ağıtlar söylemiştir. Eğer söylememiş olsalardı bu acıyı daha derinden yaşamış olacaklardı. Bir anlamda yazmak, söylemek -hangi yöntemle olursa olsun- insanın acısını hafifletir. İnsanı rahatlatır.

IMG-20171212-WA0008

İlk şiirinizi neden ve ne zaman yazdınız?

Bütün ilk şiirler bir aşk üzerine yazılmıştır. Aşk olmadan şiir olmaz. Aşklar da acı ile birleşmişse, karşınızdakine derdinizi anlatamıyorsanız şiirle onu paylaşmış olacaksınız. 1978 yıllarında yazmaya başladım. Ortaokul yıllarındaydım. 1979 yılda “Sensiz Bahar Güz Gibi” isimli şiirim de Ümit Yaşar Oğuzcan’ın seçtiği şiirler arasında Kelebek gazetesine çıktı ve bu bana bir şevk verdi ve o şekilde yazmaya devam ettim. Şimdiki gibi sevdiğini karşıdakinehemen söyleyebilme cesareti bizim gençliğimizde yoktu. Ancak derdimizi mısralara anlattık, aşkımızı mısralarla paylaştık. Sevdiğimizi ancak uzaktan seyredebildik. Yanına dahi yaklaşamadık. İyi ki böyle olmuş yanına yaklaşsaydık, konuşsaydık şiir olmayacaktı. Uzaklıklar bizi şiirle aşka yaklaştırdı, aşkın ateşinde yaktı. Günümüzde olduğu gibi rahat olsaydık şiir yazma ihtiyacı duymayacaktık. Bir dert, bir ıstırap, bir çile karşınızdakine anlatmak istediklerinizi anlatamadığınız zaman, anlatmak zorunda olduklarınızı neyle anlattınız, kime anlattınız? Sırdaşınız olan kalemle paylaştınız, kâğıtlarla bölüştünüz. Her gün bunu beklediğiniz insanın karşısına çıkıp da sizi seviyorum, size aşığım diyemiyorsunuz. Ama bunu söylemek zorundasınız. Söylemediğiniz zaman oturuyorsunuz o içinizden geçen duyguları kâğıda kaleme döküp o şekilde aktarıyorsunuz ve böylece de şiir meydana gelmiş oluyor.

Sanat-hayat, şiir-hayat arasında nasıl bir ilişki vardır?

Hayat insana bahşedilmiş yeryüzünde yaşanılan ömürdür. Dünyada yaşarken etrafımıza baktığımızda ağaçtan toprağa, gökyüzünde uçan kuştan bulutlara kadar her şey bir güzellik içindedir. Aslında şiir bu gördüklerimizin içinde saklı. Genelde sanat, özde şiir hayatın kendisi demektir. Bir arkadaşımın şiir kitabının adı “Kâinat Şiiristan”dı. Yani kâinat baştanbaşa bir şiir aslında okumasını bilene. Bu kâinatın içindeki en önemli varlık da insandır. İnsan da baştanbaşa bir şiirdir. Klasik edebiyatta bir güzelin kaşına, gözüne, yüzüne binlerce mısra yazılmış. Günümüzdeki şiirler gibi böyle insanın manevi duygularının ötesinde, tensel duygularını canlandıracak, haz aldıracak şiirler söylenmemiş. Bir insanın yüzüne, ellerine, bakışına bile divanlar dolusu mısralar, şiirler yazılmıştır. Bir ömür boyu sadece insanı okumaya bile yetmez bu bakışlar. Diğer tarafta insandan yola çıkarak kâinattaki varlıklarla insan karşılaştırıldığı zaman insan, küçültülmüş bir kâinat, bir âlem. Dünya küçültülmüş bir insan, insan büyütülmüş bir dünyadır. Bakmasını, görmesini bilen için hemen her nesneden ilham alınabilir. Buradaki en önemli özellik sıradan insanların baktığı bakış değil farklı bakıştır. Bir şair, bir sanatkâr etrafında ve tabiatta meydana gelen olaylara farklı nazarla bakar. Herkesin objektif olarak algıladığı, gördüğü bir unsuru kendi iç dünyasına geçirerek onu şiire dönüştürür. Şair bir nesneyi kendi kelimeleriyle yeniden var eder. Ona bambaşka anlamlar yükler. Şair bir fabrikadır ve şairin dünyasına giren her nesne yeni bir şekil alarak farklı bir kapıdan çıkar. Şairin dünyasına giren nesneler de değişime uğrayarak şiir olarak dışarıya açılır. Her çıplak bakış onu anlamıyor. Çünkü şair onu kendi dünyasında değişime uğratmış farklı tasvirler, imgeler, mazmunlar kullanmıştır. Modern şiirde bu imgeler, mazmunlar daha fazla değişmiş. Hatta o kadar değişmiş ki zaman zaman anlamsız bir hal almıştır. Şairin ne söylediğini anlayabilmek, çözebilmek o kadar kolay değildir. Sanat ve şiir hayata dahil; hayat da sanat ve şiire dahildir. Hayatı yaşamasını, bakmasını görmesini bilirsek yaşadığımız hayatın ve kâinatın bir sanat, bir şiir olduğunu görürüz.

Şiir insana ne kazandırır, şiir şaire özgü bir şey midir, şiirin dünyasından yalnızca şairler mi nasibini alır?

Şiirin dünyasından sadece şairler nasibini almaz. Şair sadece hisseder, duyar ve yazar. Şairin özelliği herkesin hissetmediği, duymadığı, duyup da ifade edemediklerini dile getirebilmesinden geçer. Bu şekilde şairlik vasfını kazanır. Şiire meftun olan, şiire ilgi duyan insanlar önemli şairlerin şiirlerini okurlar. Şiir okuyucunun da dünyasına hitap eder. Şiirin dünyasından nasibini alan okuyucudur aslında. Şair, şiirin ıstırabını çeker. Cefasını şair çeker, sefasını okuyucu sürer diyebiliriz. Şiir insana çok şey kazandırır. Öncelikle insana, hayata, etrafına, evrene şiir gözlüğüyle bakma özelliği kazandırır. Şiirin gözlüğü de güzel bakan, güzel görendir. Nesnenin arkasındaki asıl anlamı kavramaya, anlamaya ve o sırrı çözmeye çalışan kişidir şair. Bu ince bakışla ruhunu yüceltir, kalbini inceltir, başkalarının acılarına ortak olur, insanlara hemdert olur, şiir insana duyarlılık kazandırır. Olup bitene bigâne kalamaz, geçip gidemez gördükleri, yaşadıkları karşısında. Şiir insana hem kendine hem de etrafına bakma özelliği kazandırır. Şiir, insanın hissettiği, duyduğu, seyrettiği her şeyde bir anlamın olduğunu bilerek, anlam katmanlarını daha da derine inerek daha özgün, daha farklı, herkesin baktığı şekilde değil de farklı bakış açısı kazandırıyor. Geceyi veya gündüzü hepimiz görüyor ve yaşıyoruz. Kaldırımlarda herkes yürümüştür geceleri ama Necip Fazıl’ın kaldırımları özümseyiş ve anlatışı gibi kimse anlatamaz. İnsanı ürperten, başka âlemlere götüren, o sessizliği, dinginliği ruhunda yaşatan bir özelliktir. Şiir insana sevgiyi kazandırır. Nesnel bir şey çıkarmaktır yaşananlardan şiir. Kendi iç dünyasında var ettiği, oluşturduğu farklı bir âlemde istediği şekilde o yaşam tarzını dizayn etmektir. Şair bulunduğu ortamdan şiirin kapısını çaldığında başka âleme açılan kapı ile birlikte farklı âlemlere göçmesi demektir. Şair, duygu, hissediş, duyuş yönüyle bu âlemde yaşayan insan değildir. Her şeyden önce şiir insana insanlık vasfını kazandırır. Şiir insana bir tek para kazandırmaz. Onun dışında insani olan bütün özellikleri kazandırır. Duyarlı olmak, ahlaklı olmak, başkasının derdi ile dertlenmek, bölüşmek, paylaşmak her türlü insani özelliği kazandırır. Çünkü hiçbir şiir insana katil olmayı ya da kötü davranışlar içinde bulunmayı önermez. O şekilde yönlendirmez. Hep iyiye, güzele yönlendirir. Bunun yanında tabii yine bir anlamda maddi fayda anlamında şiir insanı hazırcevap yapar. Şairler ince, nüktedan sözler söyleyebilir, şiirin vermiş olduğu güçle. Şiirin dünyası farklı bir dünya ancak orada yaşayanlar bu dünyayı fark edebilirler. Alman şair Goethe’nin bir sözü vardır:  Şiirin dünyasından anlamak için şiirin dünyasına, şairin dünyasından anlamak için şairin dünyasına gidiniz.

Sanat, edebiyat ve şiirle uğraşan insanlar ne gibi vasıflara sahip olmalıdırlar?

Hayatın her aşamasında insana yakışan doğru, dürüst, samimi olmaktır. Akif , “sözüm odun gibi olsun hakikat olsun tek” diyor. Şairlikte de şaire yakışan vasıf söylediklerini yaşayan olmalıdır. Sevgiden, paylaşmaktan bahsediyorsa, güzelliklerden dem vuruyorsa onları öncelikle kendi dünyasında, kendi iç âleminde yaşamalıdır. Gönlü geniş olmalı, hoşgörülü olmalı. Zıttı olursa söylediklerinin bir tesiri kalmaz. Söylediklerine öncelikle kendisi inanmalı ki karşısındakini inandırabilsin. Samimiyet her şeyden önemlidir. Diğer özellikler duygulu, hassas olmak, ince duyarlılık sahibi olmak bunlar yaratan tarafından insana verilmiş özelliklerdir. Bunlar belki kazanılması çok kolay özelikler değildir ama insan istese dürüst olabilir, hassasiyet sahibi olabilir. Kısaca edebiyatın kökü edeptir. Aynı şekilde kendisi o edebi yaşayarak, etrafında sesini duyurduğu insanlara veya sesinin ardından koşan, insanlara da bütün bu güzellikleri aksettirmesidir. İnsani duygular, edep, dürüst olmak, samimi olmak vb. Şairin görevi toplumu eğitmek değildir. Şair yaşadıklarını, hissettiklerini, duyduklarını, doğru bildiklerini toplumla paylaşır. Herkes de bunlardan payına düşeni alır. Elbette şair, yaşadığı çağın, yaşadığı dönemin bir tanığıdır.  Toplumsal olaylara karşı da sadece bireysel anlamda değil toplumsal anlamda da duyarlı olmalıdır. Tarihe not düşen bir kişi olmalıdır. Onun yanında bir önderlik vasfı kendinde görmesini doğru bulmuyorum. Bazı dönemlerde, işte Namık Kemal gibi şairler de tabii Akif gibi onların ardında yürüyen insanlar, onun söyledikleriyle, şiirleriyle birlikte kabuğunu değiştirmiş, farklı bir tarzda yönünü belirlemiştir. Bu tarz şiirler de şairler de vardır mutlaka ama şairin görevi bilinçli olarak değil, bunu yaparken kendi dünyasından tabii kendi yaşadıklarını, kendi hissettiklerini aksettirecektir ama ben toplumu eğitmek, yönlendirmek gayesiyle varım ve bu şekilde şiirimi söylemem gerekir diye düşünmemelidir. O zaman şiir bir vaaz olur, şiir bir nasihat olur, şiir bir nutuk olur. Şiirin özünde bu kavramlar barınmamalıdır. Şiir daha çok ince duyarlılığın sesidir. İç dünyanın sesidir. Bu iç dünyanın sesi de güzeli aramak, güzele doğru yürümek, kendine bir amaç belirlemek, bu amaç ve hedef de her şeyden önce iyi bir insan olmaktan geçer. Hayatta, yaşadığımız şu dünyada,  her halimiz arkamızda hoş bir seda bırakacak şekilde olmalı; yani geçici olan şu fani dünyada güzelliklerle anılmak en büyük arzusu isteği olmalıdır insanın. Yoksa ideolojik anlamda bugün bazı kitleleri ardınızdan sürükleyebilirsiniz, onları yönlendirebilirsiniz. Eli kalem tutan, kalem sahibi olarak ister nesir anlamında olsun ister şiir anlamında olsun ama bunlar sadece dünyaya dönüktür. Şairin dünyayla çok fazla ilgisi, alakası olduğuna ben inanmıyorum. O maverayı özleyen, maveraya yürüyen, sonsuzu arzulayan ve aslında ruhunun, manevi yönünün istediği ardından koşan, o içindeki buhranları, bir anlamda şiirin yağmuruyla serinletmek, o yangınları şiirin dolusuyla, karıyla dindirmeye çalışır. Ki yeryüzünde yaşayan insanların aslında en temel problemi budur. Manevi problemlerdir. Her insan bir şekilde karnını doyuruyordur, bir yerlerde barınabiliyordur yani istisnalar tabii ki var ama asıl problem, asıl sebep mutsuzluğumuzda, huzursuzluğumuzda manevi problemlerdir. O da şiirin göstereceği, şiirin vereceği güzelliklerle birlikte o ateşlerin bir anlamda gül bahçesine çevrilmesiyle mümkündür. Her şeyin geçici olduğu, ardından koştuklarımızın bir zaman sonra pörsüyeceği, eskiyeceği, bağlanıp kalmaya değmez olduğunu, asıl bağlanılması gereken başka varlığın olması gerektiği, daha doğrusu insanın yapısında, fıtratında varılan sonsuzluk isteğinin ardından koşması gerekir. Necip Fazıl:

Geçti istemem gelmeni,

Yokluğunda buldum seni;

Bırak vehmimde gölgeni

Gelme artık neye yarar? Der.

Sanatla uğraşanlar hem duygusal hem özgün olmalıdırlar. Sanat sanat için mi, toplum için mi olmalıdır? Eser hepsini içinde barındıran bir karışım olmalıdır. Söylediğiniz bir şey sadece sizi ilgilendirmemelidir. Sadece sanat yapmak için de sanat yapılmamalı, sadece toplum için de sanat yapılmamalıdır. Şiirin içinde insanlar da kendini bulabilmeli, duygulu insanlar da, düşünenler de bulmalıdır. Bu ne güzel söylenmiş, ne güzel ortaya konulmuş diye bir sanat özelliği de taşımalı. Estetik, güzellik yoksa zaten eser sanat değeri taşımaz. Dolayısıyla sadece toplum için toplumsal şiir deyip de bundan sanatı soyutlarsanız ortada bir şey kalmaz. Yine Necip Fazıl’ın şiir tarifinde kütük ve nakış vardır. Kütük dediği gerçekler nakış dediği sanatlı şekilde söylemektir. Yine bu bağlamda bir şair diyor ki her konuyu şair ele alıp bunun üzerine şiir yazabilir ama şiiriyet içerisinde olmalıdır. Bir taş üzerine şiir yazabilirsiniz ama sanatı işleyerek. Herkesin baktığı şekilde anlatmak istediklerinizi anlatırsanız sanata dair bir şey olmaz. Anlatılmak istenilen sanat fabrikasında iyice işlenmelidir ve başka bir şekle bürünerek çıkmalıdır.

Sanatta meddi mi yoksa mana mı ön planda olmalıdır, sanat, para veya güç toplamak için mi yapılmalıdır?

Sanat, ruhla ilgilidir. Dolayısıyla mana ön plandadır sanatta. Bir taşa, bir ağaca bir heykeltıraş şekil verdikten sonra bakın ne güzel ruh kazandırmış. Mimar Sinan’ın yapmış olduğu eserlerde de bir ruh var. Bir meddedir, taştır, ama onunla öyle güzel eserler meydana getirmiş ki ona bir mana vermiş, derinlik kazandırmış. Aynı şekilde sanatın genel anlamında maddeden yola çıkarak manaya yürümek vardır. Yani insan bir şekilde maddi ihtiyaçlarını temin edebilir doğadan, etrafından ama manayı her yerde bulamaz, göremez. Sanatın asıl güç kazandığı ve evrensel anlamda var olma sebebi mana olmalıdır. Mana yoksa ruhsuz bir insan gibidir sanat. Bizim içimizden ruhumuz çıktığı zaman bir önemimiz işlevimiz kalmıyor. Her şey bitiyor. Manası olmayan bir madde ruhsuz beden gibidir. Aynı şekilde bizi manalı kılan, anlamlı kılan, canlı tutan ruhumuzdur yani manadır. Sanat insanların manevi duygularını beslemek için var olmalıdır. Şairler de bu amaç doğrultusunda ilerlemelidir. Bir anlamı, ruhu olan eserler ebedi kalmıştır. Sanatın özünde hoş bir seda bırakmak vardır. Söylemek gerektiği için şair söylemiştir, bir ressam yapması gerektiği için tablosunu meydana getirmiştir. Bunlar sanatkârın yapısında var olan bir şeydir. Hayat tarzıdır. Şair şiir söylemezse sıkıntı yaşayacak bunalacaktır.Şairin hissettikleri, duydukları karşısında duygularını dile getirememe kaygısı derdi, akşam evine ekmek getiremeyen bir insanın yaşadığı çile, ıstırap, sıkıntı gibidir. Bunun ardında birçok eseriniz oldu ve insanlar bunları satın alıyor, okuyorlar ve baktınız bununla beraber maddi güç ve kaynak da geliyor. Ama sadece ben kazanıyorum daha çok kazanayım diye yazmaya devam ederseniz bu defa onun içindeki ruh kaybolur. Mesela günümüzde de birçok şair var çok kazanıyor, yazdıkları çok satılıyor diye belli bir müddet sonra kendini tekrar ettiğini söyleyen okuyucularla karşılaşıyor. Diyorlar ki ilk kitapları güzeldi ama çok satıldı diye tekrara düştü. Özellikle bu şiirde geçerlidir. Belki roman veya öyküde daha çok konu bulabilirsiniz. Şiirde de öyle ama şiir aslında ana yönüyle alakalı olduğu için bir müddet sonra tekrara düşer ve bir zamanlar sizi çok seven sizi çok okuyan o insanlar bunu fark ettiğinde artık sizin eserlerinize dönüp bakmazlar. Çok kazanacağım diye oturup masa başında yazmaya çalışırsanız bunu hisseder okuyucu bir süre sonra. Özellikle şiir, hadi bir şiir yazayım deyip masa başına oturup yazılacak bir tür değildir. Şiir his ister, duygu coşkunluğu ister, ırmak gibi akmak ister. Bir yerde tıkandığı zaman orda bocalar, kalır şiir. Kelimeler, düşünceler, duygular kısır döngü içerisinde kendini tekrarlamış olur. Bir baraj içinde dönüp dolan su gibi. Barajın kapağı açık olursa o coşku, o lirizm akar. Siz nasıl söylediğinizi, okuyucu da sizin nasıl söylediğinizi anlamaz. Maddi kazanç derdi olmayan şairler yazmaya devam eder. Maddi kaygı olmamalı, olursa o başka bir şey olur, sanat olmaz. Şiir, sanat hasbi olmalı, yani içten, samimi olmalıdır. Ne kadar kazanırım, ne kadar kitap satarım gibi hesap derdi ile kar peşinde koşmakla sanat olmaz.

Sanat yönlendirici gücünü hangi alanda kullanmalıdır?

Sanatın bir gücü vardır. Bu bir silahın gücü gibi değildir. Kalemle kılıç eşdeğerde tutulmuş kültürümüzde, geleneğimizde. Kılıçla kazanılan ülkeler, topraklar yine kılıçla kaybedilir ama fikirle, düşünceyle, kalemle kazanılanlar kılıçla kaybedilmez kolay kolay. Sanatın insanları güçlü olmaya, duyarlı olmaya, bir arada yaşamaya kısaca aklınıza gelebilecek her türlü olumlu davranış biçimlerini sergilemede bir yönlendirme özelliği vardır. Hangi şiiri okursanız okuyun size hırsızlık yapmayı, katil olmayı tavsiye etmez. Bazen bana siz şiiri kutsuyorsunuz, yüceltiyorsunuz diyorlar. Şiirin böyle bir özelliği var mı gerçekten. Bana bir tek şiir getirin ve bu şiirde insanlığımızı unutmamızı esfel-i safiline düşürecek özelliklere sahip olmamızı, yakıp yıkmamızı, kırıp dökmemizi öneriyor veya o yöne sevk ediyor. Kısaca insanı olumsuz, toplumun reddettiği, toplumun önemsemediği, toplumun onaylamadığı bir tutum ve davranış içerisine sevk ediyor diye bir örnek şiir getirin ben şiirin adını bile anmayacağım. Böyle bir şey yok. Çünkü şiirde güzellik var, insanlık var, şiirde gönül var. Şiir akılla değil gönülle, yürekle yazılır. Yürekte de kir, pas, kötülük barınmaz. Şiir hem şairini doğruya, iyiye, güzele yönlendirir hem de okuyucuyu yönlendirir. Toplumları toplum olma bilinciyle ayağa kaldıracak gücü vardır. Toplumu vatanına sahip çıkmaya, ailesine sahip çıkmaya yani tevekkülü yanlış anlamamaya kısaca insan gibi yaşamaya yönlendiren şairler şiirlerinde bu tür konulara yer vermişler. Bazen bir sözle, bir cümle ile, bir mısra ile toplumu ayağa kaldırır, şaha kaldırır; topların, tüfeklerin yapamayacağı işleri topluma yaptırmış olur.

Baskın olan ideolojinin, felsefenin, düşüncenin sanatta yeri olmalı mıdır?

Bunu bireysel bir soru olarak algılıyorum. Bana göre sanatta düşünce-fikir olmalı elbet. Fakat bir ideolojiyi dayatmak, okuru bu anlamda yönlendirmeye çalışmak şairin görevi değildir. Cemil Meriç’in de dediği gibi; ideolojiler sırtımıza giydirilmiş deli gömleklerdir. Çünkü ideoloji denildiğinde sadece kendi düşündüğü, kendi anladığı şekilde diğer insanların da yönlenmesini, yönlendirilmesini isteyen bir şekil karşımıza çıkıyor. Düşünce, olmalı elbette sanatta. Düşündüğümüz için yazabiliyoruz, konuşabiliyoruz ama bu düşüncelerimiz başkalarını baskı altına almak anlamında olmamalıdır. Biz düşündüklerimizi ifade edebiliriz, karşımızdaki insan kendine uygunsa, yaşam tarzına uyuyorsa istediğini seçip alabilir. İdeolojilerde ise hiçbir eleştiri yapılmadan olduğu gibi kabullenerek başka insanlara empoze etmek gayreti vardır. Dolayısıyla şiire en uzak durması gereken, şiirde olmaması gereken en önemli unsurlardan biridir ideoloji. Bu ideoloji hangi anlamda olursa olsun ister dünyevi anlamda ister uhrevi anlamda yani siz İslamiyet’i Müslümanlığı insanlara başka yöntemlerle, başka tarzlarla anlatabilirsiniz ama sanatta böyle bir düşünce ideoloji olmamalıdır. Yine Necip Fazıl’ın dediği gibi biz bir elmayı ısırdığımızda dişimiz kırılmıyor, incinmiyor ama içinde demir gibi bir takım mineraller var. Eğer hissettirmeden anlatabilirseniz düşüncenizi, ideolojinizi bu daha etkili olur. Açık bir şekilde vaaz verir gibi ikna edici anlamda sanatta ideolojinin, bir düşüncenin, bir fikrin yeri olmamalı kanaatindeyim. Her insanın bir dünya görüşü vardır. Açık açık benim düşündüğüm gibi düşünmeniz gerekir gibi toplumu yönlendirmeye çalışmamalı sanatçı. Her şairin, yazarın bir dünya görüşü vardır. Bir ideolojisi mutlaka vardır ama bunu birebir açık bir şekilde dayatırsa veya dillendirirse ilgi duyanlar azalmış olur. Mesela toplumun bütününe mal olan insanlar tuttukları takımı bile söylemezler. Çünkü ülkenin genelinin tutabileceği, taraftar olabileceği milli takımdır ve kendileri de buna taraftar olduklarını söylerler. Fenerbahçe’yi tutuyorum derse bu defa diğer takımların taraftarları üzülecekler. Ona karşı bir antipati oluşmuş olacak. Dolayısıyla bu da bir anlamda ideolojidir. Sanatkârlar yönünü, kalbinde olanı söylemekten çekinirler. Kimseyi incitmek istemezler. Sanatçı, bütün okuyuculara eşit mesafede yaklaşmalı bunun için de ideolojiye yer vermemeli eserlerinde. Genel geçer bir takım değerler vardır onları okuruna vermelidir.

Manevi ruhumuzu nereye terk ettik, maddi ruh neden ön plana çıkmıştır?

Bu günümüzün ıstırabı, kanayan yarası maalesef. Her geçen gün biraz daha maddeperest oluyoruz. Daha çok katlı apartmanlarımız olsun, avizelerimiz altın kaplama olsun… Her şey maddeye dönük. Böylelikle insan olduğumuzu, bir ruhumuzun olduğunu gün geçtikçe ne yazık ki daha çok unutuyoruz. Vitrinlerden kaçmış, vitrinlerden kopmuş sokaklarda yürüyen mankenlere dönüştük. Vitrinlerdeki mankenlerin üzerinde sergilenen, insanlara sunulan en güzel şekilde süslenmiş giysiler vardır ama onların ruhu yoktur. Cansızdırlar, hissizdirler, duyarsızdırlar. Maalesef bugün caddelerde, sokaklarda göz göze geldiğimiz –hatta gelemediğimiz- insanlarda da bu hissizliği, bu duyarsızlığı görüyoruz. Haberlerde bakıyorsunuz ki kalabalıklar arasında insan yere düşüyor kimse dönüp bakmıyor, elinden tutmuyor. Toplum üzerinde böyle bir deney yapılmıştır. Her şeyde maddi, faydacı yönü arayan insanlar, sokakta üstü başı perişan bir insanın bayılmasına aldırış etmeden yanından geçip gidiyorlar; takım elbiseli, düzgün giyimli biri düşünce insanlar yardım etmek için etrafını sarıyorlar. Buradaki temel güdü nedir? Bu adam zengindir, varlıklıdır, biz ona yardıma koşuyoruz belki bir menfaatimiz olur. Diğeri garibanın biri, bize ne faydası olacak görüşü hâkim. Buradaki en büyük özellik insanlar imanını, inancını, insan olma özelliğini, vicdanını kaybediyor. Böylelikle her şey maddeden ibaret zannedilip maddeye yönelim oluyor. Bu herkesin bildiği, gördüğü bir gerçek maalesef. Biz maddi bir takım gıdalarla vücudumuzu besliyoruz ancak bir de mana yönümüz var. Manayı bedenden çekip aldığınızda ayakta dahi duramazsınız. İnsanın bedenini de ayakta tutan aslında manadır. Toplumsal anlamda da insanlık anlamında da bizim toplumumuzu ayakta tutan manevi değerlerdir. Bu manevi değerler çözülmeye başladığından beri aile şiddeti, kavgası, sevdiğini öldürme, gasp etme, çalma, yaralama gibi olumsuzluklar fazlasıyla görülmektedir. Acıma duygusu yok. Bir insan nasıl en sevdiği insanı öldürebilir? Manayı içinden söküp attığı için, her şeyi fayda olarak görmekte ve eğer bir fayda görülmüyorsa onun için yaşamasının da bir anlamı yok. Maddi olanı manevi olana göre daha fazla önemsememizin sebebi faydacı, benmerkezci ve öz değerlerimizden uzaklaşmış olmamızdır. Ben var olayım, ben yaşayayım, ben kazanayım, ben en iyi olayım… Başkaları kahrolmuş, ölmüş, üzülmüş bir önemi yok. Çocuklarımız doğduğu andan itibaren hep başkalarından üstün olmaya yönelik bir yaşam biçimi dayatılır. Hep bir rekabet içinde yetişirler. Başkası bunu yaptı sen daha iyisini yapmalısın gibi.  Bireysel anlamda en üstünü olmak vardır. Böyle bir anlayış tarzında ortadan yardımlaşma, şefkat, merhamet, sevgi, saygı kalkıyor, robotlaşıyor insan. Bunun temelinde maddeye tapınmak vardır. İçimizde tapındığımız putlarımız var. Asıl mabuttan uzaklaşıp paraya, kadına, şöhrete, makama tapınmaya başladığımızdan itibaren mana yönü de körelip gidiyor maalesef.

Son olarak bir şair, yazar, sanatkâr olarak topluma ne söylemek istersiniz?

Bu dünya geçicidir. Aslında her yazar her şair topluma söylemek istediklerini eserlerinde söylemiştir. Yine de kısaca ifade edelim. Her ne kadar hayata geçirememiş olsak da gönlümüzde akan o ırmağın sesinde Yunus’un ve Mevlana’nın sesini duyup duyurmaya çalışmışız. Yani biz gelmedik dava için biz gelmişiz sevgi için. Sevgi ve hoşgörünün halledemeyeceği hiçbir problem yoktur. Paylaşmayı,  insanca yaşamayı bilsek dünyadaki kavgalar, savaşlar bile bir anda susar, biter. Her şeyden önce yaratanı bilsek, onu tanısak, onun bize bahşettiklerini kendi aramızda kardeşçe paylaşıp, bölüşüp yaşasak dünyayı cennete çeviririz. Bu da bizim elimizde olan bir güçtür. Biraz önce söylediklerimizle bağlantılı olarak her ülke kendi ülkesinin güçlü olmasını istiyor, başkalarını eziyor, yok etmeye çalışıyor. Toplum içinde de bireyler aile içinde bile kardeşler arasında rekabet var. Böyle bireyci, sadece ben güçlü olayım anlayışı olduktan sonra ne huzur olur ne de hedeflediğimiz yerlere varabiliriz. Her an ayağımıza bir taş takılabilir. Toplum olarak sevgi dilini konuşmalıyız. Yüreğimizin, vicdanımızın sesini dinlemeliyiz. Bizi doğruya, güzele yönlendirecek ses onun sesidir. Yoksa akıl ve mantık dediğimiz şeyi dinlersek bizi her zaman güzele ve doğruya ulaştırmaz. Bazen karanlık çıkmaz kuyulara düşürebilir. Necip Fazıl’ın bu anlamda bir beyiti ile noktalamak güzel olur sanırım.

Akıl akıl olsaydı ismi gönül olurdu

Gönül gönlü bulsaydı bozkırlar gül olurdu

Yazar hakkında

Seval Altın

Seval Altın

Yorum yaz