Deneme Editörün Seçtikleri

GÜNÜMÜZÜN POLYANNA ve PİNOKYOLARI

Yalan insanlık sorunudur

Yalan, bir büyük insanlık sorunudur. Zararı küreseldir. Her gün ele alınması gereken, ciddi bir tedaviye ihtiyacı olan, marazaya sebep bir maraz.

Masalsı bu iki karakter (Polyanna ve Pinokyo) yalanın güncellenmiş halleri, sembol kişilikleri.

Hepimizi ilgilendiren, can yakıcı, çıplak gerçekleri pembe tablo, pembe gözlük ve pembe yalanlarla gizleyen post-modern ikili: Poli ile Pino.

Avrupa’dan Asya’ya aldatmakla iş gören -kendini akıllı, âlemi sersem sanan- âkiller(!) modern, asri hokkabazlar, hokus-pokuscular. Goebbels’i mezarında ters döndürür, Makyavel’i ters köşeye yatırır, Müseylime’ye pabucu ters giydirirler. Goebbels’in öğrencileri, Makyavel’in tilmizleri, Müseylime’nin takipçileri.

Nesilleri tükenmemiştir. Evrim geçirmişler, resim, isim, cisimleri başkalaşmıştır.

Poli ile Pino. Çıkar, menfaat, rant rüzgârı ne taraftan eserse, o yana dönen her devrin fırıldak ve rüzgâr gülleri.

Her ikisi de masal kahramanı, hikâyenin başkarakteri olsalar da gerçek hayatın ve hayatın gerçeklerinin ters yüz edilmiş halleridir. Zamane çarşısının ve o çarşı müşterisinin gözde(!) malını satıyorlar: Yalan!

Polyanna, her daim pembe tablolar çizen pembe ressam.

Pinokyo, her daim doğru olmayan sözü söylemeyi meslek edinmiş bir kukla ki, ipleri gayrın elinde.

“Aman canım, sen de. Sonuçta bir iki masal kahramanı.” deyip geçmemek lazım. Hikâye yahut masal kahramanı olmaları bizi aldatmasın.

İlki Polyanna; gözüne, kulağına ve ağzına kilit vurmuş, gerçeklere kapanmış safderun kalabalıkların sembol ismi. Hayat felsefesi mutluluk oyunu yani Polyannacılık.‘Olumluluk önyargısı’ diyorlar. Olumlu olmak, olumlu görmek güzel. Lakin bunu, yalanın veya aldatmanın yahut makyajlamanın ya da maskelemenin aparatı haline getirmek kötü. Gerçekleri ters yüz etmek ve kitleleri aldatmak için kullanılan pembe aygıt. Hiç hoş olmayan şeyleri hoş gösterme uğrağı, çabası ve gayretkeşliği. Sanki tam da zamanımızı anlatıyor.

İkincisi Pinokyo; kurgusal, hayali bir masal kahramanı. Yalan söyledikçe burnu uzayan, vaz u nasihata kulakları tıkalı, inatçı, dediğim dedik, maceracı bir oyuncak kukla. Bir masalın başkarakteri de olsa, günümüzde -bildik, tanıdık- insanları nazara veren örnek, numune, model bir prototip.

O kadar çoklar ki. Sanki kitaptan fırlamışlar, tecessüm edip, cisimleşerek aramızda arzı endam ediyorlar. Daha ilk sözlerinden, ilk cümlelerinden tanırsınız onları. Konuşmaları ele verir kendilerini. Özgüvenleri  -hele egoları- çok yüksektir.  Rahat ve geniştirler. Yüzleri kızarmaz, burunları da nasılsa uzamaz.

Mümeyyiz vasfı; inatçı, yalancı, egoist, benmerkezci ve maceracı oluşu.

Üslûb-u beyan aynıyla insan. “İnsan, dilinin altında gizlidir.” der Rumi.

Ar damarı çatlaması.

Modern tıbbın bile tedaviden aciz kaldığı tıbbi olay: ar damarı çatlaması.

Rivayet o ki, ar damarı, bütün insanların alınlarında, iki kaşlarının arasında bulunurmuş. O çatlayınca, dikiş tutmazmış. Sonrası, desteksiz serbest atışlar!

1936 yılında aramızdan ayrılan milli şairimiz, kendi yaşadığı dönemin Poli ve Pino’larından çok bunalmış olmalı ki, o günkü toplumsalın resmini çiziyor bize ve tablo halinde ibret nazarlarımıza sunuyor:

“Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki heryerde,

Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde.

Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul

Yalan rayiç, hıyanet mültezim, heryerde hak meçhul,

Ne tüyler ürperir ya rab, ne korkunç inkılab olmuş,

Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş” (Mehmet Akif)

Sene 2021. 36’dan bu yana aradan 85 koca yıl geçmiş. Bir asra 15 adım kalmış. Sorabilirsiniz: “O kadar mı kötüyüz?” Değiliz belki, amma velâkin çok iyi durumda olduğumuzu söylemek de doğru beyan, doğru ifade, doğru söz olmaz.

Doğruyu söylemek için adımızın sadık olması gerekmiyor.

Sıdk yani doğruluk inancın gereği, lazımı. Kizb yani yalan sıdka muhalefet.

Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer.

“Ben giderim adım kalır,

Dostlar beni hatırlasın.” (Âşık Veysel)

Her asrın bir zamane çarşısı, o zamane çarşının revaçta, gözde malları, o malların da bir satıcısı bir de alıcısı, taliplisi, müşterisi vardır.

Şöyle bir eski zaman sözü vardır: Eski çamlar bardak oldu.

Ortaokulda okuduğumuz 70’li yıllarda, şimdiki Bozkurt ilçesinin bir dağ köyü vardı. Avdan Köyü. Oranın, mis gibi reçine kokan, köyün adıyla meşhur olmuş, çam ağacından yapılma Avdan Bardakları vardı. Tek, çift ve dört ümzüklü bardaklar. Büyüğüne senek derdik.

Bir de eski ismi Kızılhisar şimdiki adı Serinhisar olan ilçenin toprak bardakları vardı. Köylünün deyişiyle Gızılasar Bardağı. Yazın bir araba dolusu köye gelir, cami yanındaki köy meydanında satarlardı. Bardak, testi ve boduç dedikleri bardaklar.

Şimdilerde o çam ve toprak bardaklar, turistik amaçlı ve hediyelik süs eşyası olarak yapılıyor. Hele çam bardakların ne kendileri ne de ustaları kaldı. En genci 80’i çoktan geride bırakmış çam bardak ustaları.

Köyün, köye girer girmez insanın, tatlı bir huzurla bedenini ve serinlikle yüzünü okşayan toprak damlı evlerinin kuytu ve serin köşelerinin vazgeçilmeziydi bu bardaklar. Girişin sağında ya da solunda, boy sırasına göre -küçükten büyüğe- sıra sıra dizilirlerdi. Yanlarına saplı, kalaylı bakır veya gümüş renkli alüminyumsu tasları konulurdu. Henüz kurnalarından yahut musluklarından su akan çeşmelerimiz yoktu. Evde kimse yoksa tası doldurup içmeye üşenir, bardağı tepemize dikerdik. Sonra elimizin içiyle bardağın ümzüğünü temizler, aynı yerine ve sırasına koyar, ardından ağzımızı silerdik.

Derler ki:

Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı.

Lütfen yanlış anlaşılmasın. Hiç kimsenin at veya at arabasıyla yolculuk yapmak gibi bir niyeti ve isteği yok. Rağbetimiz, eskiye değil eskimeyenedir. Zamanın eskitemediği, eskimeyen insani güzellikleri, güneş ışıklarının solduramadığı ve beşerin öldüremediği beşeri hasletleri arıyoruz. Bulabilir miyiz? Belki mümkün ama çok zor. Çünkü hem zamane çarşısının malı hem de müşterisi değişti.

Mesela, yalan çarşısında sıdk kumaşı satılmaz. Hem satılsa, müşterisi çıkmaz. Mal müşteriye satılır.

Tüfek icat oldu mertlik bozuldu.” (Köroğlu) Ya da mertliğe artık ihtiyaç kalmadı(!) mı deseydik? İhtiyaç, gereksinim duyduğumuz (sevgi dâhil) her şey. Maddi-manevi. Fakat yalan hariç. ABD’li psikolog Maslow bile ihtiyaçlar hiyerarşisinde yalanı zikretmemiş.

Yalan rüzgârı

Söz uçar, yazı kalır. Sözün senet olduğu günleri gördük ve yaşadık. Şimdilerde sözün ayağa düştüğü günleri yaşıyoruz. Senetse, sözle aynı akıbeti yaşıyor, aynı kaderi paylaşıyor.

Meselemiz, ne sözdür ne senet. Rüzgârın önünde savrulan gazeller misali toplumsal anlamda bir savrulma yaşıyoruz Mevsim de hazan. Hazan, hüzün mevsimi demektir.

Mesela, yıldız ve poyraz, kuzeyden esen soğuk rüzgârdır. Üşütür. Mesela, çölden esen yakıcı sam yeli ile lodos, güney batıdan esen sıcak rüzgârdır. Isıtır.

Çoğu zaman meteoroloji hava tahmin raporunda isabet eder, bizi hem bilgilendirir hem de şiddetli kar, don, yağmur ya da rüzgâra karşı uyarır. Peki, aynı meteoroloji, ne yönden ve hangi şiddette eseceği belli olmayan yalan rüzgârına karşı doğru tahminde bulunup bizi ikaz edebilir, uyarabilir mi? İmkânsız denecek kadar zor. Çünkü henüz Yalanoloji Müdürlüğü(!) kurulmadı.

Yalan rüzgârının yönü ve şiddeti belirsizdir. Fakat hep aldatıcı olduğu kesin. Bazen, sırtına, sıdk kumaşından bir libasla hiç ihtimal vermediğimiz sağ taraftan eser, bazen sol yandan. Bu sebepten olsa gerek, şair ona, kahpe rüzgâr demiş. Yalan rüzgârının dayanılmaz cazibesi, söylemi ayartıcı, kışkırtıcı, cilveli ve işveli. Bazen bir kişiyi bazen koca milleti peşinden koşturan, felakete sürükleyen fettan. O sebepten, yalana,“sözleri fettan güzel” desek abartı olmaz.

Yalan bizden uzak olsun.

Doğrulukla kalın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar hakkında

raşid duran

raşid duran

Yorum yaz