Deneme Editörün Seçtikleri

FANİLİK VE FENALIK

 

Hem fani hem fena/kötü olmak.

İlki zorunluluk, ikincisi sorumluluk. Önceki elde değil, sonrakinin ipi elimizde.

Faniyiz,eyvallah. Peki, fena/kötü olmak zorunda mıyız? Bin kez hayır.

Faniliğe evet, fenalığa hayır!

İyilik, iyilik getirdiği gibi fenalık da fenalık getirir.

Fenalığın tohumu da fenadır. Kötü, acı, kekre, sası meyveler verir.

Fenalık tahrip eder, iyilik tamir.

Aileden devlete,

“Nizam (sistem ve düzen), muvazeneye (ölçü ve dengeye) tabidir.” Fenalıklar ise hem nizamı hem muvazeneyi bozar.

Bal verme becerimiz yok, bari iğne batırmayalım.

Faniyim, fani olanı istemem…İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim.” sözü hakkında kime sorsanız kuşkusuz şöyle cevap verecektir: “Evet! Ben de aynı düşünüyor, aynı şeyi istiyorum.” Kim istemez ki sonsuzluğu, ebedi bir hayatı?

Dünya ve dünya hayatı, yaşamı, insana giydirilmiş daracık bir elbise gibi. Bir türlü içine sığışamıyor. Azıcık ‘oh’ dese de çok defa ‘ah, of’ çekiyor. Nefes alacağı yurt, başka diyar.

Her insan fani, ölümlü, sonlu, geçici. Fakat sonsuzluğa ve ebede namzettir, adaydır. Sonsuzluk Yurdu için yaratılmış, var edilmiş. Öyle olunca insanı, bütün genişliğine ve cazibedar güzelliğine rağmen dâr-ı dünya, dünya hayatı, dünyalıklar katiyen tatmin etmiyor. Kime kulak verseniz, avazı çıktığı kadar “Sonsuzluk! Sonsuzluk!” diye bağırır.

Çare?

Sonsuzluk Yurdu’nda sonsuzluk semeresi, meyveleri verecek bir baki, sonsuzluk ağacının tohumlarını dünya tarlasına saçıp gitmek. Burada ekmek, dikmek, orada biçmek, yemek. Burada “dersin”, orada, tecessüm etmiş, cisimleşmiş haliyle “yersin.”

Gül isteyen fidan diker.Uğraş, çaba ister. Diken ise kendiliğinden biter.

“Her insan fanidir.” deriz ama her insan fenadır, kötüdür diyemeyiz. Fenalık eğilimi, meyli fıtratına, yaratılışına, doğasına konulmuş olsa da… Hem her insan fani ve kimileri fena olsa bile bazen harika işler yapabilir; hikmetli, veciz sözler söyleyebilir.

Tersi de olabilir.

“Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar.” (Bediüzzaman)

“Nasıl iyilikten fenalık gelir?” diye sorduklarında, “Muhali (olmayacak şeyi, mümkün olmayanı, imkânsızı)  talep etmek (istemek), kendine fenalık etmektir.” diye cevap veriyor.

Netice, sonuç, semereye bakmak gerek.

“Hikmet, müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır.” HŞ.

Yitik Değerler Ülkesi.Acaba neresi?

Kıymetini bilemediğimiz değerlerin, bize küsüp gittikleri her yer.

Söylem ve eylem olarak yitiklerimiz o kadar çok ki.  Kimde ve nerede ise almamızı tavsiye ve telkin ediyor Nebevi beyan.

Mesela, Bediüzzaman da bu anlamda şöyle diyor: “Fena ve fani bir adamın baki ve güzel bir sözü var.” Kişinin ‘haklı’ ve ‘hakkaniyetli’ sözlerini değerli bulmuş, almış ve eserlerinde değerlendirmiş.

“Baki ve güzel bir söz” de hikmet kapsamında.

Söze bak, söyleyene bakma.Mihenge vur, altın ise al, bakır çıkarsa alma.

Mihenk: bir şeyin kıymetini, değerini, doğruluğunu, sahiciliğini, niteliğini anlamaya yarayan ölçüt.

Mihenk; bilim, aklıselim, kalbiselim, mantık, muhakeme, irade, bozulmamış vicdan vb. Selim ise ‘doğru, dürüst, kusursuz, sağlam’olanı tanımlar.

TDK aklıselim için şöyle diyor:“Aklıselim kelimesi kısaca ‘hüküm ve kararlarında doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran akıl, sağduyu’ anlamına gelmektedir.”

Körü körüne, sorgulamadan, taassubane bir fikre veya bir kişiye bağlanmak. İnanca taban tabana zıt. İradeyi devre dışı bırakma. Aklı reddetme. Aklı Veren’i kaale almama.

Taassup; içinden cehalet ve taklitçilik kokusu gelen yaşam, tavır, tarz ve ölçüsüzlük. Rotasız ve kaptansız gemi gibi.

Karaya oturması kaçınılmaz. Kılavuz kaptan şart.

Doğu ve Batı dünyasından pek çok bilim insanı, din adamı, filozof, devlet adamı, düşünür, aydın nice hikmetli, baki, güzel sözler söylemiştir. Sadece söylemek mi? Muhtemelen söylediklerini yaşamışlar da. Okuyunca ya da duyunca, hem defterimize hem belleğimize kaydederiz.

Okuma ve yazması olmayan birisine “oku” deseniz, size, “okumam yazmam yok ki, ne okuyayım?” diye sorar. Haklıdır.

Okumak yalnızca, kalemle kâğıda dökülen kelamlardan mı ibarettir?

Mesela, insan bir kitaptır, evren bir kitaptır, bitki ve hayvanıyla doğa bir kitaptır, olaylar birer kitaptır. Göze, kulağa, akla, kalbe, ruha, vicdana kendi lisanları, dilleriyle hitap ederler. Sizce, “Bizi de okuyun!” demiş olamazlar mı?

Her zaman her yerde gördüğümüz bir manzara…

Kaldırım kenarında, kucağında belki süt emme çağında bir çocukla anneyi dilenirken gördüm. Vicdanım nasıl rahatsız oldu anlatamam. Gözüm yaşarmadı değil. Gerçek veya değil, günahsızve masum bir bebenin, yavrunun annesiyle kaldırımda dilenmek zorunda kalması. Bu olay mesela, bize ne anlatmalı? Ya da bunu biz nasıl okumalıyız?

Boş vakit ya da vakti boşa geçirmek. Birisi değerini takdir edememek, diğeri har vurup harman savurmak.

OKU emrine muhatap birisi için okumak, bir hobi ya da hoşça bir uğraş yahut boş vakitleri değerlendirme çabası olmasa gerek diye düşünenlerdenim. Mesela, benim bu konudaki kanaatim ve zannım şudur. Emir bize kendi lisanıyla işareten şöyle demiş olamaz mı? “Oku. Çünkü okumak senin için bir ihtiyaçtır.” Tıpkı yemek, içmek, havayı solumak gibi. Her bir organın ihtiyacı farklı. Midemiz leziz yemekler, gözümüz ve gönlümüz güzel tablolar ve manzaralar, ciğerlerimiz temiz hava, beynimiz oksijen, aklımız, kalbimiz, ruhumuz da manevi, rabbani gıdalar isterler hakeza.

Yine mesela, ulvi hüzünler, rabbani aşklar, rahmani ve manevi hazlar veren müzik de “ruhun gıdası” olabilir. Müzik, duyguların notalarla dile gelişi, ses verişidir.

Mesela, Avrupalı medeni(!) milletler 19.asra kadar akıl ve ruh hastalarına, içine şeytan kaçmış insan muamelesi yaparlar, ateş ve işkenceyle ruhlarını şeytandan kurtarmaya çalışırlardı. Pek medeni bir yöntem olmasa gerek. Ateş ve işkence.Tam bir vahşet. Yahut ‘iyilik zannıyla fenalık.’

Aynı zaman diliminde Osmanlı’da ise psikolojik hastalıkların müzikle tedavisi için darüşşifa yani hastanenin yanında,başlangıçta bimarhane(daha sonraları tımarhane) denilen akıl hastanesi kurulmuştur. Müzisyenler haftada birkaç gün tedavi merkezine gelip hastalara canlı müzik icra ederlerdi. Yalnızca müzik mi? Kuş ve su sesi de vardı.

Batılı (İngiliz) bir bilim insanı bile, “Akıl hastalarını tedaviyi Avrupa, Türklerden öğrendi.” diyor. İnsan kendi kültür ve medeniyetine Fransız olunca, Fransız’ı medeni sanır.

Bir yanda (Batıda) ateş ve işkence, öte yanda (Osmanlı’da) kuş ve su sesi, müzik. Sizce hangisi daha medeni?

Küçümsemek ve küçük görmek, büyük olanı küçültmez. Tarihi gerçekler de öyle. Bu, tıpkı, gözünü kapayanın yalnızca kendine gece yapmasına benzer. Kendine karanlık, gayrıya aydınlıktır dünya.

Okuyup bilmemek, bilip yapmamak. İkisi de fenalık. Hem kendine hem gayrıya.

“Çün okudun bilemedin,

Ha bir kuru emektir” diyor Yunus.

Kuru emek; semeresiz, sonucu olmayan, neticesiz bir uğraş. Zaman ve emek israfı. Abesle iştigal. Satırdan sadıra inememiş bir okuma, bilme çabası. Getirisi olmayan bilgi hamallığı.

Bilim/ilim insanını sevenler ve onlara tabi olanlar gündüz aydınlığına, cehaleti sevenler ve ona tabi olanlar da gece karanlığına benzerler.  Karanlıkta, ışık olmayınca yol alınmaz.

Bilim/ilim insanı fani de olsa fena değildir. Cahil ise fani, cahillik fena.

Cahil cesur olurmuş. Ama cesareti, korkusuzluğundan, kahramanlığından gelmez, cehaletinden gelir.

Yetersiz, dengesiz, eksik ya da tek yönlü beslenmenin sonuçlarını hepimiz az çok biliriz.  Beden için böyle olan durum, benlik için de aynı olmaz mı?

Midenin zil sesine kulak veren insan, aklın, kalbin, ruhun, vicdanın feryat sesine de kulak vermeli değil mi?

Velhasıl,

Madem faniyiz, geldik gidiyoruz, dünyanın mihnet ve meşakkatini omuzlayıp sırtımıza yüklediğimiz gibi bir de yükümüzü, fenalıklarla daha da ağırlaştırmayalım.

Bu yükler, içi fenalıklarla dopdolu vebaldir, günahtır, haramdır, zulümdür, el ve dil uzattığımız insan hak ve hukukudur hakeza…

Yolculuğa gelince;

“Bu yol uzundur,

Menzili çoktur,

Geçidi yoktur,

Derin sular var.” (Yunus Emre)

Sonsuzluğa uzayıp giden cadde, yol oldukça uzun. Menzili, durağı, istasyonu, molası çok fakat geçidi yok. Suları da oldukça derin mi derin. Böyle bir kara ve deniz yolunda ve böylesi bir yolculukta yükü hafif tutmak gerekmez mi?

Yükte hafif, pahada, değerde, kıymette ağır olanları tercih etmek akıl kârı olmaz mı?

Fenalık yükte ağır ama pahada, değerde, kıymette pek hafiftir. Hatta beş para etmez bile denebilir.Fenalık, beş paraya bile değmezken, fani insanlar kıymet vermez, kabul etmezken onu Var Eden, Yaratıcı Kudret, Yaratan niye değer versin, kabul etsin ki?

“Faniyim, fani olanı istemem.”

Ve elbette, fena olmak da istemeyiz.

Sevgiyle ve iyilikle kalın.

 

Yazar hakkında

raşid duran

raşid duran

Yorum yaz