Editörün Seçtikleri

Diyamandi

“Kızım bir gün anlayacaktır… Mevlânâ beni onlardan almadı, beni benden aldı…’

Yaman Dede

‘İki dervişin, Anadolu’da gezerken yolu bir beldeye uğrar. Sokakta yürürken bir kilisenin önünden geçerler. Aylardan Ramazan’dır. Kapıda duran Papaz efendiye selam verirler. İçeri davet eder. Daveti geri çevirmez, girerler. Papaz efendi dalgındır. Ramazan olduğunu unutmuştur. Dervişler seferî olmalarına rağmen o gün oruçludur. Papaz, bu zarif gezginlere ikramda bulunmak ister. ‘Dibek kahvem var, size elceğizimle pişireyim’ diyerek ocağa geçer. Dervişler birbirine bakar. Biri, diğerine, ‘altmış bir güne hazır mısın?’ diye sorar. Diğeri, ‘hazırım’ der. İkramını geri çevirip adamı incitmek istemezler, kahveyi içerler. Altmışbir gün kefaret orucu tutarlar.’

Âh evladım, her şeyi anlatmamı istiyorsun, ne anlatayım, nasıl anlatayım? Mümkün mü o hicranları dile getirebilmek?

Hayatım birkaç şiire ve mektuba gömülmüş gözyaşından ibaret.

Benim gibi birinin hayatından ne çıkar ki!

Kim oluyorum, haddim mi ‘ben…ben’ diyerek anlatmak?

Ama o kadar ısrar ediyorsun ki…

Üstelik şimdiye kadar kimseye hayır demedim.

Bu yüzden sana bir ateş yalımından geçen hikayemin bazı çizgilerini aktarmaya çalışacağım.

Canım evladım ben, Diyamandi.

Elmas oldum mu, bilmiyorum.

Kömür bu kadar yanınca, yıllarca için için tütünce elmas olur mu, anlamam.

Kayseri Rumlarından iplik tüccarı Yuvan’ın’la Afuranî’nin oğlu. Binsekizyüzseksendört yılında Talas’ta doğdum. Ailemle birlikte Kastamonu’ya göçtük. İlk öğrenimimi, Rum Ortodoks okulunda yaptım. Liseyi burada okudum. Yedi yıl sürdü.

Bütün derslere karşı şevkim çoktu ama Arapça ve Farsça’ya daha çok düşkündüm.

Ne olduysa o günlerde oldu.

İkinci sınıftayım. Ders yılının ortaları. Farsça hocamız bir gün tahtaya birkaç mısrâ yazdı. Bugünmüş gibi hatırlıyorum.

‘Dinle, bu ney neler anlatıyor? Ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor? Kamışlıktan koparıldığımdan beri feryâdımdan herkes acı çekiyor, inliyor. Aşk derdini anlatabilmem için ayrılık acısıyla paramparça olmuş bir yürek gerekir. Benim sırrım, çığlığımdan uzak değil. Ama her gözde onu görecek nûr, her kulakta onu işitecek güç yoktur.’

Siyah tahtaya beyaz tebeşirle yazılmış kelimeleri okuyunca yandım.

Gönlüme bir ateş düştü.

Bu ateş ömrümce beni yaktı.

Mevlânâ adı bana pek tatlı gelmişti. Okuduğum beyitler beni derinden sarsmıştı. O andan itibaren tatlı tatlı yanmaya başladım.

Başlangıçta Diyamandi idim. Sonra Yamandi molla oldum. Sonra Yaman dede dediler. Sonra Yanan dede…

Mevlânâ’nın gönlüme düşürdüğü ateş büyüdü, bütün benliğimi sardı.

Alev alev yanıyordum. Yanıyordum, ama beni yakan alevler aynı zamanda bir anne öpüşü gibi tatlıydı. Bunu anlatacak bir kelime bulamıyorum.

O günlerde Müslüman olmayan öğrenciler dinî derslerle ilgili saatlerde sınıfta kalmaz, giderlerdi. Ben kalır, can kulağıyla dinlerdim. Bunun için hocalarımdan herhangi bir özendirme de görmedim. İçimden geliyordu. Doğrusu sınıfta niçin kaldığımı ben de bilmiyordum. Sadece istiyordum. Çok hoşuma gidiyordu. Gizli bir el beni hocaların anlattığı o sırrın içine çekiyordu. Özellikle Arapça dersinde Kuran ayetlerini okudukça kalbimin nurlandığını hissediyordum. Din derslerinin sınavlarında, dersi izlememiş olan Rum veya Ermeni arkadaşlarımla aynı sırada oturtmuyorlardı beni.

‘Sen biliyorsun, belki yardım edersin’ diyorlardı.

Sınıfın bir köşesinde tek başıma oturuyordum.

Dersler ilerledikçe ufkum genişledi, artık Arapça’nın, Farsça’nın, edebiyatın delisi olmuştum. Mevlânâ’nın, Sâdî’nin, Hâfız’ın mısraları beni benden alıyordu. Hocalarımdan ve öğrencilerden gördüğüm ilgi o kadar atmıştı ki…Bana Yamandi molla diyorlardı. O zamanlar, Anadolu’da Diyamandi, Yamandi biçiminde söylenirdi.

Dördüncü sınıfta Avâmil, beşinci sınıfta ise İzhar okutulurdu.

Arapça öğretmenimizin bir sözü beni büsbütün çıldırtmıştı:

‘Bu dersi layıkıyla okursanız, Kuran’ı rahatlıkla okuyup anlayabileceksiniz. Hatta varsa eğer bir yazım hatası, onu da hemen fark edebileceksiniz…’

İbareleri bile ezberliyordum. Su gibi yutuyordum. Sonunda Kuran’ı rahatlıkla okuyup anlayabilecektim. Bu tutkum herkesin dikkatini çekiyordu. Bunu sonraları fark edecektim.

Lisede son günlerimizdi. Arapça imtihanımız başlı başına bir olaydı. Beni en sona bıraktılar. Oysa benden başlanması gerekiyordu. Hayatımın en mutlu günlerinden birini yaşadım. Tam bir buçuk saat içerde tuttular. Mümeyyizlerden biri tahtaya kadar geldi. Sınav konusu Arapça bir dörtlüğün tercüme ve yorumuydu. Kılı kırka yarar gibiydi. Bir yanlışımı yakalamadan beni bırakmayı düşünmüyordu. Hiç yanlışım çıkmadı. Bunun üzerine sırtımı sığadı, ‘bir yanlışını bulayım diye çok uğraştım ama olmadı, âferin’ dedi. Ve ekledi: ‘Dilersen, medreseye gelip benim özel dersime de katılabilirsin.’

Kaçırır mıyım? Altı ay devam ettim. Diploma bile aldım.

Artık yüksek öğrenim için İstanbul’a yol görünmüştü.

Kastamonu günleri bitmişti.

Yazar hakkında

Sadık Yalsızuçanlar

Sadık Yalsızuçanlar

Yorum yaz