Deneme Editörün Seçtikleri

Divan Şairinin Penceresinden Kış Manzaraları

Kış mevsimi, insanoğluna getirdiği sıkıntı ve zahmetlerden dolayı soğuk yüzlü görünse de şair muhayyilesinde renkli tablolara dönüşerek sıcak, iç ısıtan bir manzaraya dönüşür. Şair, kar, buz ve soğuğun insan iliğine işlediği bu mevsimi farklı açılardan bakarak beyitler halinde şiirden zevk alanların beğenisine sunar. Klasik şiirimizde özellikle “kış” ya da “şita” redifli gazellerde canlı kış manzaraları çizilir. Şairler bu mevsimde yazdıkları, kış tasviri ile başlayan kasidelerine şita’iyye adını verirler. Bu yazımızda Nev’î ve Bâkî’nin şitaiyelerinin nesiplerinden kış görüntüleri sunmaya çalışacağız. Yazımıza ünlü tezkire yazarı Âşık Çelebi’nin bir beytiyle başlıyoruz:

 
Berf mânend agarmış kara gönlü sakaluñ
Giceyi güne katup irdi şitâ-yı ecelüñ
Kara sakalının gönlü kar gibi ağarmış, ecel kışı geceyi gündüze katıp yetişti.

 
Şair, yaşlılıkta ağaran sakalına bakıp ölümün yaklaştığını düşünüyor. Sakal ağarmış, arınıp temizlenmiştir. Ecel kışı uzun bir yolculuktan gelir gibi geceyi gündüze katarak kapıya dayanmıştır. Aşağıdaki beyitte Ravzî sevmediği birini yererken kış soğuğundan yararlandığı görülüyor:

 
İnsân ile añlaşmaz ise n’ola mizâcuñ
Karlık kuyusı kış gicesi gibi savuksun
Mizacın insan ile anlaşmazsa şaşılmaz, zira sen karlık kuyusu, kış gecesi gibi soğuksun.

 
Şairin sözünü ettiği soğuk bir insan tipidir. Tasvir çok keskin: Bazı sıcak memleketlerde yaz mevsiminde serinlemek amacıyla kuyu ve mağaralarda kar biriktirilir, zamanı gelince kullanılırmış. Ravzî, hicvettiği şahsın soğukluğunu karlık kuyusuna benzetiyor, hızını almamış olacak ki kış gecesinden de soğuksun diyor. Bir insanın soğuk tavırları ancak bu kadar güzel anlatılabilir.
Ravzî, “kış” redifli gazelinde kış mevsiminin gelişini şu beyitle anlatmıştır:

 
Dâğ-ı derdi sînede ey dil firâvân itdi kış
Beñzümi berg-i hazân âhum hezârân itdi kış (Ravzî D.s.234)
Ey gönül! Kış, dert yarasını çoğalttı, benzimi sonbahar yaprağı, ahımı binlerce etti.

 
Beyit, kış mevsiminin getirdiği külfet ve meşakkatleri çarpıcı bir dille anlatıyor. Soğuk mevsim fakir insanlarda yakacak derdi, giyim kuşam sıkıntısı gibi pek çok darlığa neden olur. İhtiyaçlar karşılanmayınca insan üzülür, acı çeker, sararır, solar. Şairin, “hezaran” kelimesini, yazın güllük gülistanlık manzarasına hasret çeken bülbülleri çağrıştırdığını da unutmayalım. Gülleri göremeyen çılgın bülbül inlemez de ne yapar!
Bu girişten sonra iki medrese arkadaşının yani Nev’î ile Bâkî’nin şitaiye nesiplerine bakabiliriz artık. Nev’î, Bostan-zâde Şeyhü’l-islâm Mehemmed Efendi için yazdığı kasidesine şu beyitle başlar:

 
Şikest oldı meger mînâ-yı ahzar
Zemîn pür hurde-i mînâ ser-â-ser
Yeryüzü baştanbaşa cam kırıklarıyla dolu; meger yeşil (gökyüzü) sürahisi kırıldı.

 
Mevsim kış, gökyüzünü kül renkli bulutlar tutmuş, yeryüzünü ufak cam kırıklarını andıran kar taneleri kaplamış. Şair, canlı bir tablo çizerek şiirine başlamış. Eskiler yuvarlak kabul ettikleri gökyüzünü renginden dolayı cam bir sürahiye benzetirler. Şair de bu inancı şiirine taşıyarak kış manzarası çiziyor. Kar ya da kırağının parıldayışı şaire böyle bir çağrışım yapıyor. Gerçekten üzerine ışık düşen kar veya kırağı taneleri cam kırıklarını andırır. Teşbih, Nev’î’ye yakışır bir ustalıktadır.

 
Yire hatt-ı çemen yazılmaz oldı
Devât-ı çarh-ı çînî toñdı beñzer
Yere çimen yazısı yazılmaz oldu. Anlaşılan mavi felek mürekkebi dondu.

 
Nev’î âlim bir şair olduğundan hayaline önce yazı ve mürekkebin gelmesi tabiidir. Çimen yapraklarının inceliği ve zeminde yayılışı şaire yazıyı hatırlatıyor. Mevsim kış olduğundan çimenler ortalıkta görünmemekte dolayısı ile yeryüzü sayfasında yeşil çimen yazısı yazılamamaktadır. Şair, bunu mavi felek mürekkebinin donup kuruması olarak tevil ediyor. Mürekkep donunca yazı yazılamaz.

 
Sefîd oldı çemen çün çeşm-i Ya’kûb
Güm oldı Yûsuf-ı hurşîd-i hâver
Doğu güneşi Yusuf kaybolduğundan çimenlik Hz. Ya’kûb’un gözü gibi beyaz oldu.

 
Bu beyit yukarıdaki beyitleri anlamakta bize yardımcı oluyor: Kar yağmış, etraf beyazlara bürünmüştür. Şair, içinden geldiği medeniyet ve kültür dünyasının birikimi ile irkiliyor. Çimenlik bembeyaz oluşu, akla Yûsuf’un ayrılığı ile kör olan Hz. Yakûb’u getiriyor. Gözün beyaz olması kör olması anlamına gelir. Halk arasında “gözün beyaz olsun”, sözü acımasız bir beddua olarak söylenir. Güneş, Hz.Yûsuf’tur. Işığı, ısısı ve güzelliğiyle dünyayı aydınlatır. Kış bastırdığından güneş ışık ve hararetini dünyaya salmaz olmuştur. İnsanlar, dünyayı gün ışığı ile görürler, o ortadan çekilince göz bir şey göremez olur. Ortalığı bembeyaz kar kapladığından başka bir şey görülemiyor, yani göz beyaz olmuş, Hz. Yûsuf’un hasretiyle sürekli ağlamaktan gözleri kör olan Hz. Yakûb’a dönmüştür.
Nev’î’nin çağdaşı, arkadaşı usta şair Bâkî ise Ebusuud Efendi’ye sunduğu Şita’iyye’sinde yerleri kaplayan karları şu beyitle resmeder:

 
Agardı berf ile yir yir çemende cism-i nihâl
Niteki penbe-i dâg ile sîne-i abdâl
Bahçede fidanın cismi, abdalın göğsündeki yara pamuğu gibi yer yer ağardı.

 
Bâkî’nin beyti sanki henüz yağmaya başlayan karla yer yer ağaran bir bahçe ve ağaç manzarası çiziyor. Kar ağacın tamamını daha kaplamamış, bazı yerler henüz açıkta duruyor. Bâkî’nin çağrışımları Nev’î’nin hayallerinden oldukça farklı. Onun gözünde fidan, göğüs yaralarına pamuk sarılmış bir abdaldır. Abdallar, özellikle Kalenderiler göğüslerine, vücudun başka yerlerine yaralar açar, öylece dolaşırlarmış. Şair, kar altında bir fidan görünce zihni hemen bu dervişlere intikal ediyor. Bâkî’nin benzer çağrışımları başka bazı gazellerinde de karşımıza çıkar. Şair, içinden yetiştiği toplumun meyvesidir. O toplumdaki geçerli değer yargıları, adet ve inanışlar onun şiirlerinde görünür. Bir sonraki beyitte Bâkî, kar rengi ve gümüş akçe arasında ilgilerle şiirini kurgulamayı sürdürür:

 
Zemîne bâd-ı hevâdan çok akçe düşdi yine
Pür itdi dâmen-i sahrâyı toldı ceyb-i cibâl
Yine bedavadan/ rüzgârla yeryüzüne pek çok akçe düştü; ovanın eteklerini ve dağların ceplerini doldurdu.

 
Muhteşem Süleyman döneminin büyük şairi Bâkî, giderek ovayı ve dağ kuytularını dolduran karları, bedava, zahmetsiz gelen akçelere benzetiyor. Bilindiği üzere Osmanlı bu dönemde dünyanın en zengin ve müreffeh devletlerinden biridir. Şairin muhayyilesi de hemen akçe ile ilgili çağrışımlar yapıyor.

 
Bürûdet pîr-i çarhı itdi mezkûm
Olup âb-ı dimâgından zemîn ter
Soğukluk felek ihtiyarını nezle etti; dimağının suyundan zemin ıslandı.

 
Felek bir ihtiyar, yaşlı adam olarak tasavvur edilir eski şiirimizde. Nev’î de bu anlayıştan yola çıkarak bir teşhis yapıyor. Kışın kar ve yağmurdan ortalığın ıslanmasını güzel bir sebebe bağlamış: Felek ihtiyârı nezle olmuş, burnu akmakta ve yeryüzü bundan dolayı ıslanmaktadır. Benzetme hoş olmamakla birlikte hale, zaman ve zemine uygundur. Kışın insanların nezle olması çok görülür. Bu bakımdan şairin gerçekçi bir tasvir yaptığını söyleyebiliriz.
Bâkî’nin çağrışımları arkadaşı Nev’î’den oldukça farklıdır. Nev’î, felek ihtiyarını nezleye yakalanmış, burnu akan zavallı bir ihtiyar olarak tasvir ederken Bâkî, aşağıdaki beyitte görüleceği üzere bir doğramacıya benzetiyor:

 
Meger ki hokka-i çarhuñ zamân harrâtı
Döker tırâşesini kûh u deşte berf-misâl
Meğer zaman doğramacısı, feleğin hokkasının talaşını sahraya ve dağ(lar)a kar gibi döker.

 
Doğramacı, keresteyi hızardan geçirip istediği şekilde yontarken ortaya hızar tozu, talaş savrulur. Şair bunu kara teşbih ediyor. Dünya yuvarlak, gökyüzü de öyle tasavvur edilir. Dolayısıyla gök baş aşağı bir hokkaya benzer. Hokka daha çok mürekkep konulan bir araçtır. Mürekkebin akmaması için dibine yıkanmış ham ipek konur. Hokka baş aşağı olunca içindeki dünyanın üzerine savrulur. Yani kar, hokkadan dökülen ham ipeğe benzetilmiş oluyor. Şair, berf-misâl/kar gibi derken aslında karın kendisini kast ediyor. Bâkî, kar-akçe ilişkisini aşağıdaki beyitte de sürdürerek adeta paraya olan ilgisini sezdiriyor:

 
Zemîne dâmen-i ebr ile saçdı sîmi felek
Bu hâleti göricek mâ’il oldı tâze nihâl
Felek, zemine bulut eteği ile gümüşü saçtı; taze fidan bu durumu görünce (ona) yöneldi, meyl etti.

 
Bu fasl içinde şu kim sabrı kıldı ser-mâye
Olur nihâl-i çemen gibi gark-ı mâl u menâl
Bu mevsim içinde sabrı sermaye eden bahçe fidanı gibi mala servete gark olur, boğulur.

 
Yukarıdaki ilk beyitte şair, fidanı kişileştirerek, gümüşe teşbih ettiği kara, almak için yöneldiğini söylüyor. Üzerine kar yağan ağaç dalları tabii olarak aşağı doğru meyl eder. Bâkî, bunu gümüş almak için eğilmeye yoruyor. Doğrusunu söylemek istenirse bu yerinde bir hayaldir. Taze fidan genç bir insan olarak da düşünülebilir. Bu genç insanın paraya tamah etmesi uzak bir ihtimal değildir. Kar yavaş yavaş yağar, içerdiği su bitkiler ve toprak tarafından ağır ağır emildiği için daha faydalıdır. Kar suyu aheste aheste yere sızarak tabiatın daha verimli bitki ve sebzelerle zenginleşmesine imkân verir. İkinci beyit ise gizli bir öğüt taşıyor: Sabreden derviş muradına ermiş, fehvasını sezdiriyor. Sabreden, sonunda tıpkı bahçede kar altında bekleyen fidan gibi hadsiz servete boğulacaktır. Bu iki beyit, bize insanların paraya karşı olan istek, ya da daha yerinde bir deyişle zaaflarını ima ediyor, desek abartmış olmayız sanırım.

 
Konulmış şîşede san’atle eşkâl
Degül yah-pârelerde hâr ü haslar
Buz parçalarında görülenler sap, saman değil sanatla camlara konmuş şekillerdir.

 
Üzerine kar yağmış fidanların ayazda donmuş görüntüsü, cama yerleştirilmiş, diken ve saman izlenimi verir. Tasavvur şairane ve gerçekçidir. Kışın karlı havalarda soğuktan üzerinde kar donan ağaçlar birer kristal avizeye dönüşür. Buzun içinde donan saman parçaları da ayrı bir güzellik sergiler. Aslında eskiden beri insanlar cam şişe ya da kavanozların içine değişik şekil ve cisimler yerleştirmekten hoşlanmışlardır. Bu konuda cam sanatı ile ilgilenenler pek zarif eserler vücuda getirmişlerdir. Günümüzde de cam içine maket yerleştirme işi devam ediyor. Şair, dış âlemi muhayyilesinin süzgecinden geçirerek ışıklı resimlere dönüştürmekte fevkalade başarılıdır.
Buz anlamına gelen “yah” kelimesini aşağıdaki beyitte kullanan Bâkî’nin Nev’î’den farklı bir yaklaşım içinde olduğunu görüyoruz:

 
Cihânı berf ile yah tutdı kış kıyâmetdür
‘Aceb mi yir yüzine çıksa hep defâ’in-i mâl
Dünyayı bu kış kıyamette kar ve buz tuttu, yeryüzüne bütün mal hazineleri çıksa şaşılır mı?

 
Şair, gümüş akçelere benzettiği kar, yeryüzüne çıkmış hazinelerden başka bir şey değil. Aslında dikkatli düşününce, yeryüzü zenginliklerinin bu karların neticesi olduğunu anlayabiliriz. Kar düşmez, yağmur yağmazsa dünya sebze, meyve ve nimetlerle dolup taşar mı? Şair, renk ve görünüşten neticelere uzanıveren çalak ve seri bir hayal gücüne sahip olmakla bizi şaşkınlıktan şaşkınlığa uğratmaktan keyif alıyor gibi… Ayrıca kış, biraz da yokluk, yoksunluk mevsimidir. İnsanlar yazın çalışır, biriktirdiklerini kışın harcar ve yerler. Dolayısı ile bu mevsimde saklanan servetin ortaya dökülmesi garipsenecek bir durum değildir. Aşağıda sunacağımız beyitte Bâkî, muhteşem bir tablo çiziyor:

 
Pür oldu şâhları üzre yahdan âyîneler
Garîb sûrete girdi bu fasl içinde gazâl
Dalların üzerinde buzdan aynalar çoğaldı, bu mevsim içinde ceylan garip, güzel bir şekle girdi.

 
Yukarıdaki beyitte dallarda donup buza dönüşen kar aynaya benzetilmiştir. Burada dikkati çeken ve ilk bakışta insanı şaşırtan ceylanın garip bir surete girmiş olmasıdır. Şair, karla kaplı ağaç dallarını muhteşem boynuzları ile geyiklere benzetiyor. Akla iki ihtimal geliyor: Aynalar çoğaldığı için geyikler hangisine bakacağını şaşırıp garipleşiyorlar. İkinci bir ihtimal ise, ağaç dallarının geyiğe benzetilmesidir. Geyik, aynalarda güzelliğini seyretme şaşkınlığı, ya da ortalığı kaplayan karlardan dolayı yiyecek bir şey bulamama sıkıntısı içinde garip bir halete bürünmüş olabilir. Aşağıdaki beyit, ceylanların niçin garip olduğu konusunda merakımızı gideriyor:

 
Meger ki âlem-i ulvîde nev-bahâr oldı
Döker şükûfe-i bâdâmı sahn-ı bâga şimâl
Meger, yüce âlemde(göklerde) ilkbahar oldu, şimdi kuzey rüzgârı bahçeye badem çiçeklerini döker.

 
Bu beyit bir önceki beyti izah eder gibi görünüyor. Bu kez buz parçaları badem çiçeklerine benziyor. Yükseklerde başlayan bahar, badem çiçeklerini bahçeye saçarak ceylanları sevindiriyor. Ancak bu şairâne bir sanrıdan başka bir şey değildir. Ceylanlar, badem çiçeği sandıkları şeyin kar ve buz tanecikleri olduğunu fark edince garip bir vaziyete düşüyorlar. Badem ağaçları rüzgârdan çabuk etkilenir. Çiçek açtıkları dönemde esen sert ve soğuk rüzgâr, onlara zarar verir. Bâkî, içinden yetiştiği çağın tanığı olarak zenginlik ve debdebeden bahsetmekten kendini alamıyor. Şu beyit yine bir zenginlik, servet tasviri içeriyor:

 
Sevâhil-i çemene çıkdı genc-i bâd-âverd
Yöneldi husrev-i nev-rûza devlet ü ikbâl
Çemen sahillerine bâd-âverd hazinesi çıktı; devlet ve talih, nevruz hükümdarına yöneldi.

 
Genc-i bâd-âverd, Bizans İmparatoru’na ait bir yelkenli gemi ile Hüsrev-i Perviz’e gönderilen hazinedir. Kar, rüzgârla savrulup geldiği için şair, hafızasını İran ve Bizans tarihine ya da efsanelerine çeviriyor ve güzel bir hayalle okuyucuyu şaşırtıyor. Kar, kış ve buzun arkasından bahar gelecektir. Nev-rûz, bahar başlangıcı olup, doğu milletlerinin, özellikle de İranîlerin kutladıkları bir bayramdır.

 
Kebâb-ı sîh olan murga ider reşk
Ser-i şâh üzre her bir murg-ı bî-fer
Dal uçlarındaki feri sönmüş her kuş, şiş kebap olan kuşları kıskanır.

 
Hava çok soğuk, dallara konmuş kuşlar o derece üşüyorlar ki kebap olmak üzere şişe geçirilen kuşları kıskanmakta, onların yerinde olamadıkları için hayıflanmaktadırlar. Bir çelişki gibi görünse de soğuktan donma noktasına gelen insanın, ateşi nasıl özlediğini, aradığını göstermesi bakımından önemli bir anlatımdır bu.

 
Sabâ hallâc oldı berf penbe
Kemân şeklinde her şâh-ı sanevber
Her sanavber ağacı hallaç yayına döndü, saba yeli hallaç karsa pamuk oldu.

 
Bu beyit enfes bir tablo çiziyor: Bembeyaz karlar pamuk, saba yeli ise bunları atmaya, çiğitlerinden ayırmaya çalışan hallaca benzetilmiştir. Hallacın yaya benzeyen aracı da sanevber yani çam fıstığı ağacı. Manzarayı gözlerimizin önüne getirmeye çalışalım: Üzerine kar yağmış eğri büğrü sanevber ağacı ve bu ağacı sarsan rüzgârla etrafa uçuşan, pamuğu andıran karlar. Tipi halinde yağan karın çam fıstığı dallarından etrafa savruluşu nefis bir tablo halinde okuyucunun hayaline sunuluyor.
Bâkî, yağan karın yeryüzünü kaplaması tasvirine yeniden dönüyor ve kum falı terimleri ve çağrışımlarıyla yoğrulan şöyle bir manzara çiziyor:

 
Döşendi berf-ser-â-pây sahn-ı sahrâya
Agardı rûy-ı zemîn sanki tahta-i remmâl
Ovaya baştan ayağa kar döşendi; yeryüzü remil tahtası gibi ağardı.

 
Nişân-ı pây-ı vuhûş u tuyûr sahrâda
Çizildi rîk-i sefîd üzre gûyiyâ eşkâl
Ovada/çölde vahşi hayvanların ve kuşların ayak izleri beyaz kum üstüne sanki (remil) şekilleri çizdi.

 
Yukarıdaki iki beyit şairin gelenekle nasıl haşir neşir olduğunun belgesidir. O çağlarda özellikle Araplarda kum falına bakılırmış. Kumlar üzerine şekiller çizilir ve birtakım çıkarsamalarda bulunulurdu. Şair, ovanın karla kaplı olduğunu görünce aklına uçsuz bucaksız kum çölleri geliyor. Düz ovada, ya da uçsuz bucaksız çöllerde yiyecek için dolaşan kuşların, vahşi hayvanların ayak izleri remil tahtası üzerindeki fal şekillerini andırıyor.

 
Şitâdan derdi yok göñlekçek olmış
Meger nev-res cüvândur nahl-i ‘ar’ar
Dağ servisi, yeni yetme bir delikanlı olduğundan bir gömlekle kalmış, kıştan dert çekmemektedir.

 
Yeni yetme gençler, delikanlılık tesiriyle, kıştan etkilenmediklerini göstermek için sade bir gömlekle ortaya çıkmaktan çekinmezler. Şair, beyitte karlar altındaki ar’ar yani dağ servisini tek gömlekle boy gösteren genç olarak resm etmiştir.

 
Güneş lerzân iken ‘uryânlığından
Şitâb ü şiddet eyler bâd-ı sarsar
Güneş çıplaklığından utanıp titrerken kasırga rüzgârı şiddetle (ortalığı) kasıp kavurur.

 
Kış mevsiminde güneş ışığını ve ısısını dünyaya fazla salamaz. Şair, bunu güneşin çıplaklığı olarak yorumluyor. Çıplak olan insan çevreden utanır ve titrer. Güneşe, yaz mevsiminde çıplak gözle bakılamaz. Kışın bu mümkündür ve güneşin sürekli hareket ettiği, titrediği gözlemlenir. Şair bunu bir hüsn-i ta’lille anlatıyor. Şiddetli rüzgârın esmesi ise şiddetine veriliyor. Fırtına adeta güneşi üşütmek için şiddet gösteriyor. Utancından titreyen bir insanın üzerine huşunetle gitmenin ne kadar yanlış olduğu beyitten seziliyor.

 
Şitâ iken ‘acebdür kalb-i âteş
Yine kalbi ider germ ü müsahhar
Tuhaftır, kışın kalbi ateşken yine kalbi ısıtır ve itaatkâr eder.

 
Bu beyitte kalb kelimesi üzerinde durmak gerekir. Kalb aynı zamanda değişme anlamına da gelir. Ateşin bir derecesi soğukluğuyla yakmasıdır. Ancak ateş, kış soğuğuna karşı insanın içini ısıtır ve insanları kendisine bağlar.

 
Götürdi kopuzı bezm-i felekden
Kırup târ-ı şu’â’ın mihr-i enver
Çok parlak güneş, gökyüzü meclisinden kopuzun ışın tellerini kırıp götürdü.

 
Kış mevsiminde güneş ışınlarının asık çehreli bulutlar arasından zaman zaman kırık çizgiler halinde görünmesi şairde bir meclis manzarası içinde telleri koparılmış kopuz hayali canlandırıyor. Işığıyla dünya meclisine ahenk veren güneş sazını ortadan kaldırmış, sıcak yaz yerine kışın soğuk rüzgârının uğultusundan başka bir ses duyulmuyor.

 
Felekler kimi çengî kimi rakkâs
Zamâne perde-sâz oldı ser-â-ser
Gökler, kimi çengi, kimi rakkâs, zamane ise baştanbaşa bu musiki meclisinde perdedâr oldu.

 
Şair bu iki beyitte, klasik şiirimizde yaygın olarak kullanılan musiki terimleri ile bir eğlence meclisi tasvir ediyor. Yıldızlar gökyüzünde meclis kurup eğlenen rintleri temsil eder. Kimi def çalar, kimi başka çalgılar… Talih, baht anlamını da çağrıştıran “zemane”, bu beyitte, musiki perdelerini düzenleyen, saza akort veren bir çalgıcı olarak sunuluyor.
Bâkî’nin biraz da teessüf, serzeniş kokan şu güzel beyti kış mevsimi ve duygular arasındaki ilişkiyi çok güzel dile getirmektedir:
Yâr Bâkiyle ne hem-hâne ne hem-râh-ı sefer
Derdmendüñ bu recâlarla kışı yazı geçer
Sevgili, Bâkî ile ne evdeş, ne de yol arkadaşı(dır). Dertlinin (Bâkî), yazı kışı bu ricalarla, yalvarmalarla geçer.

 

Şita’iyye Berây-ı Bostan-zâde Şeyhü’l-islâm Mehemmed Efendi

 

Kış mevsimi, insanoğluna getirdiği sıkıntı ve zahmetlerden dolayı soğuk yüzlü görünse de şair muhayyilesinde renkli tablolara dönüşerek iç açıcı bir hüviyet kazanır. Şair, kar, buz ve soğuğun insan iliğine işlediği bu mevsimi farklı perspektiften bakarak beyitler halinde şiirden zevk alanların beğenisine sunar. Yaşlılık ve ölüm düşüncesi kışı çağrıştırır:
Berf mânend agarmış kara günlü sakaluñ
Giceyi güne katup irdi şitâ-yı ecelüñ (Âşık Çelebi s.89)
Sakalın kara gönlü kar gibi ağarmış, ecel kışın geceyi gündüze katıp erişti.
Ravzî, sevdiğine karlık kuyusu benzetmesi yaparak seslenir, soğukluğunu hatırlatır:
İnsân ile añlaşmaz ise n’ola mizâcuñ
Karlık kuyusı kış gicesi gibi savuksun (Edincikli Ravzî Divanı, s.44)
Mizacın insan ile anlaşmazsa şaşılmaz; karlık kuyusu kış gecesi gibi soğuksun.

 
Dâğ-ı derdi sînede ey dil firâvân itdi kış
Beñzümi berg-i hazân âhum hezârân itdi kış (Ravzî D.s.234)
Ey gönül kış, göğüste dert yarasını çoğalttı; benzimi sonbahar yaprağı (gibi sararttı), ahımı binlere çıkardı.

Yazar hakkında

Mahmut Kaplan

Mahmut Kaplan

Yorum yaz