Editörün Seçtikleri Hikaye

Bir Sebep Üzerine; Suzdan Gelen

 

 

Otomobili kenara çekiyorum. Uyku gözlerimden kayıyor. Bir anlık kendimi bırakma gibi…

Yarısı kurumuş bir tuz gölünün kıyısında küçük bir kasaba girişindeyim. Tahtadan eğrelti bir kulübe, bakkal dükkânına dönüştürülmüş. Cola reklamlı tabelası altında sırıtan bir çocuk; yedi yaşlarında.. soğuktan kabuk bağlamış, krem görmemiş, minik ve ihtiyar elleri dizlerinde.. oturuyor.

….

Hindistan’dan kervanımız yola çıkmış,, bir baskından korkuluyor.. iyi bir rehber aynı zamanda eşkıyadan kurtuluş bileti demektir (çoğu onların adamıdır çünkü).. o yüzden pahalıdır bu mevsimde yolculuk.. diye dert yanıyor telefonda ortağım, Arıkan.

Arıkan ve ailesi, Bursa’nın yerlileridirler. Biz Osman Bey’imizin ve oğlu Orhan Bey’imizin gayretleriyle Keşiş dağının önünde uzanan kocaman ovanın denizi uzaktan gören karşı tepesine obamızı kurmadan çok önceleri, kendileri çarşıda esnaf olarak bulunurlarmış. Bize ticareti biraz da onlar öğretmiştir.

Nilüfer.. Arıkan’ın kızkardeşi.. benim uğruna binlerce kelebeği ölümü pahasına uçurduğum, kavuşma uğruna nice dut yaprağını tükettiğim, gecelerce uykusuz desenler çizdiğim, düşlerimde tek tek dokuduğum ama giymeyi cennete ısmarladığım ipek tenidir.. renk renktir.. mavidir gözleri.. aldır yanakları.. sarıdır saçları. Ahudur bakışları.. gözaltlarında yalnızca çok yakından görülebilen çilleri, zeytinyağıyla kavrulan dudakları.. beni zebun edip eriten. Karanfil kokulu, nilüfer duruşludur.

Kırık Türkçeleri nesillerdir aynıdır.. buyurun bayan, nasıldınız bayım.. ahlak, dürüstlük, sadakat ve nezaket (Nilüfer’in zarafeti!..) bana yıllardır bu aileyle iş yapmayı zevk haline getiriyor.

Çocuğun ellerini tutuyorum. Benimkilerden daha sıcak.. hayret ediyorum. Hava soğuyunca, yollar (ve ellerim) buz tutunca, serseri ruhum kanımı iyice kaynatmaya başlıyor.. sana diyorum çocuğa, bir iş vereyim mi? Olur, diyor heyecanla, nefesinden çıkan dumanları küçük bulutlar oluşturup bırakıyor. Arabamı sana bırakıyorum.. ben tekrar gelene kadar sana emanet.. peki, diyor. Anahtarını uzatıyorum.. ister misin?.. tabiî ki der gibi, geriye doğru geriniyor. Pekiiii, diyorum, karşılığında ne istiyorsun?.. colaaaaa.. cips, yanında.. oluuuuur diyor nefesi bitene kadar uzatıyor.. anlaşıyoruz. Minik, hasarlı ellerini sıkıyorum. Yün şapkası üzerinden başını okşuyorum.. vedalaşıyoruz.

Bagajdan sırt çantamı alıp yola çıkıyorum.. içinde ne olduğunu bilmeden.. muhtemelen tıraş takımım ve havlu vardır.. belki de bir kat çamaşır kalmıştır.. bir de yeni ürün kataloglarından bir iki tane de olabilir.. bakmadan ve aldırmadan, en sevdiğim halimle (umarsız bir yüz), elimle dağıtılmış saçlarım, yere daha sert vurarak tehlikeye karşı tehlike görünmek istercesine.. yolun kenarından yürüyorum. Kasabaya 10 km., yazısını geçerek küçülen ardımı siliyorum.

Soğuk taşıyorum. Eskiden kalma ıslaklığın eldivenlerime verdiği ağırlıkla, çantamın sırtıma yüklediklerini aynı anda taşıyorum. Yol yaklaştıkça ben uzaklaşıyorum. Bıraktıklarım beni itiyor, kavuşmalarım çekiyor. Gökten gelen çekim, yere düşünce özüne almak istiyor. Her şey merkeze akıyor. Her nokta merkezden eşit uzaklaşıyor. Birleşen yollar… Gökten ipler atılıyor. Her biri birine bağlanıyor. Uzun bir yol sonunda bir ipucu daha.. onun sonunda bir ipucu yeniden.. sonra bir tane daha…

Bu tepenin ardı kasabadır diyorum ve öyle çıkıyor. Bir harabe arasından yeni yeşermeye başlayan otlar.. parlak, yeşil, taze koku.. yıkılmış iri delikli taşlar.. su, esinti.. Asfalt yollar, yenilenmiş yaya kaldırımları, sarı beyaz kenarlıklar…

Sonra, bir uzun sakinlik ardından küçük, beyaz bir kubbe; yanında upuzun incecik yükselen minaresi.. onun yanında başka küçük kubbecikler.. bir külliye içinde su sesi, bir şadırvan.

Girişin hemen yanında dar bir kapıdan çantamı dışarıda bırakıp giriyorum. Henüz abdest aldığımdan üzerimde yenilenmiş bir ıslaklık…

Aşağı doğru ipince bir merdivenden akar gibi iniyorum. İlk tutunduğum bir kapı kolu.. en büyük odaya açılan.. diğerleri kapısız.. penceresiz.. ışık dışarıdan getirdiğim kadar.. sönmekle sönmemek arasında..

Mezarlıklarda rastlanan ıslak toprak kokusu içerisini kaplayan.. En küçük odacık benimkisi.. birkaç saniyelik düş.. ışıksız.. bir siyahlığın içindeyim.. kalbin merkezindeyim..

yukarıdan göktaşları düşüyor.. kuyrukları gökten yere uzanıyor.. değdi değecek..

ben diz çökmüşüm.. ağzımı sonuna kadar açmışım.. içimden ipler çıkarıyorum.. çektikçe acıtıyor.. kanatıyor.. yaraların kırmızı acısı hala belleğimde akıyor.. ama yine de çekiyorum..

ipler çektikçe uzuyor.. uzadıkça daha derine kayıyor.. çekiyorum.. acıyor ama rahatlıyorum.. ağzımda sesler acı acı yankı yapıyor..

dilimden sarkan onlarca ip bembeyaz bir güne uyanıyor.. uçup gidiyor kelebekler…

Aslımda.. kendime dönüyorlar.

İçim o kadar yanmış ki, kendimi dışarı zor atıyorum. Şadırvanın suyundan kana kana içiyorum. Hala yanık acısı derinlerime üflüyor. Geriye dönüp çilehanenin kapısını kapatıyorum.

mezar taşını okuyorum.. efendim!.. fatiha’nın beş ayrı tefsirini yapmıştı; birini herkes anlamıştı, diğerini yarısı.. bir diğerini az bir kısmı.. sonrakini birkaç kişi.. en sonuncusunu sadece kendisi. kozasını örüp, uçup gitmişti.

Tekrar konduğunda hava kuru soğuktu.

Çantamı tekrar sırtlıyorum. Eldivenlerimi takıyorum. Kasabanın çarşısındayım.

efendim!..idris’in terzi dükkanı…sağ elin yüzük parmağını içine katlayıp, öylece bağlamıştı.. efendim. sonra yüzüğü takmıştı.. heh işte!.. parmağın şekle girdi artık.. iğneyi yüksüğünle ileri götüreceksin.. içinden çıkardığın ipliği daha da uzatacaksın.. seninle iplik bir bağ olacak.. yollar gide gele kapanacak.. görünmeyeceksin.. yüreğindeki acı yaktıkça sen bir ilmek atacaksın.. bir ayağını diğerinin üstüne atacaksın.. bir ilmeği diğeriyle örteceksin.. aşkın geometrisi budur.. ipekböceğinden mirastır.

Nilüfer kokusu…

Ahhh Nilüfer!!.. Çantama elimi atıyorum. Karıştırıyorum. Elime gelen sıcaklığı kaptığım gibi kapağını açıyorum. Hazırladığımız son broşürde Nilüfer’in de resmi vardı. İpek kadar yumuşak.. Aracısız.. Direkt…

Nefes nefese, geldiğim yollardan dönüyorum. Biraz dinlenip tekrar yürüyorum. İçim içime sığmıyor. Yürüyorum, koşuyorum. Yollar inceliyor.. Çektikçe uzuyor. Bitince yenisi geliyor. Birine bağlanınca uzuyor, sonra kayboluyor. Diğeri başlıyor. Önce kendine hızlıca çekiyor. Ardından, peşinden sürüklüyor. Sonra bir diğerine atıyor. Her biri sonunda birbirine bağlanıyor.

Kasabanın giriş levhasına varıyorum. Biraz ileride arabamı bıraktığım kulübe.. önünde yine bir çocuk.. bu kez bir kız çocuğu. Selam veriyorum, başını okşuyorum. Elinde kocaman bir ip.. bu ne diyorum.. arabayı gösteriyor. Ağabeyi ona emanet etmiş.. çamurluğuna bağladığı ipin ucunu da bırakmamasını tenbihlemiş. İpin ucunu verirsen sana bir cola ısmarlarım, diyorum. Olur, diyor.. anahtarı da ağabeyinden alıyorum.

Telefonumun sesiyle kendimi buluyorum. Arıkan, mallar ulaşmış.. sayımı tamamladık.. gel de bir toplantı yapalım, diyor. Arkadan Nilüfer’in kahkahaları geliyor. Beş saate oradayım diyorum, esneyen bir dolulukla…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar hakkında

Caner Kut

Caner Kut

Yorum yaz