Deneme Editörün Seçtikleri

BEN BÖYLE İYİYİM, ÜSTÜ CENNETE KALSIN RABBİM

BEN BÖYLE İYİYİM, ÜSTÜ CENNETE KALSIN RABBİM

Velut yazar Mustafa Oral’ın kısa süre önce üç kitabı birden yayımlandı.  Kuzey Işıkları (İnebolu Nur Kahramanları), Aşk Lahikaları (Sevgiliye Mektuplar) ve  Ben Böyle İyiyim, Üstü Cennete Kalsın Rabbim.   Üç kitabı da okudum. Üçü de hikmet ve ahenk dolu. Aşağıdaki sözler Ben Böyle İyiyim, Üstü Cennete Kalsın Rabbim kitabının çağrıştırdıklarıdır…

“Hatırlar mısın?

Sen doğduğun zaman gülerdi âlem,

Öyle bir hayat yaşa ki,

Ölümün sana hande olsun, âleme matem.” (M.Akif)

Biz dünyalıları tefekküre davet eden bir kitapçık. Hayatla ölüm arası mizahlı izah. “Ver Mehter’i” diyeceğim ama sen, “Ver Makber’i” demişsin. Makber ne ister, Mehter ne söyler?

Dünyayı yâr edinen kendine bâr edinmiş olur.

İnsan harika olduğu kadar bir tuhaf varlık. Varlık sahnesine gözünü açınca kendisi ağlar, başkaları güler. Sahneye gözünü kapayınca başkası ağlar, –belki şiirde dendiği gibi – o güler. Unutkanlığa müptela insan, hem bir yolcu hem bir misafir hem bir memur. Yolcu… Seyahati son durağa varıncaya kadar, ruhlar âleminden Sonsuzluk Yurdu’na devam ediyor. Misafir… Dünya denilen fani ve fena handa ve fakat muhteşem ve müzeyyen sarayda aziz ve nazlı bir misafir. Memur… Emir altında hareket etmek zorunda. Ama, “Ben keyfe keder yaşarım! Emir demir dinlemem!” gibi serkeşlik ederse –ki yapabilir, akıl ve irade sahibidir, kendisine engel olan da olmaz-  netice, sonuç, semere her ne ise ona razı olacak demektir.

Kendi düşen ağlamaz!

“Sıvılar” girdikleri kabın şekil ve rengini alırlar. Bukalemun da bulunduğu dalın rengiyle boyanır. Su akar yolunu bulur, akacak kan da damarda durmazmış.

Akıl yaşta değil baştadır, derler. Aklı başında olmak, aklını başına almak durumları aslında insan ihtiyarladıkça daha güzel, olgun, olumlu, verimli bir hale gelmesi gerekir diye mesaj veriyor bize. Her insan ayrı bir âlem, ayrı bir dünya. Normali var a-normali var. Onun için bazen insan insana, “Bir tuhafsın!” ya da “Bir âlemsin!” der, sitem eder.

Çağımız, yüzyılımız, asrımız farklı özellik, farklı güzelliklere sahip olmakla beraber, bir o kadar da acayiplikler de taşıyor bünyesinde. Kurtçuklar, virüsler, mikroplar tümen tümen. En tehlikelisi de “dünyevileşme” virüsü taşıyanı. Egoizm ile cismaniyetin Katolik nikâhı.  Yerküreyi, tarladaki ayrık otu gibi sarmış durumda. En dindarı bile kıyısından köşesinden bu virüse yakalanmış. Kendi uydurduğu trajikomik sözlerle kendini avutmakta yahut aldatmakta.

“Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamus’a.” der Cemil Meriç. Kamus; ar ve namus. Kamus; dilin, lisanın, kelimelerin, sözcüklerin büyülü ve büyüleyici dünyası. Duygu ve düşüncelerimizin dile gelmesi, sevgi ve muhabbetimizin ikrarı. Sanal ve banal dünyanın ya da ortamların bu dünya ve onun kamusu ile ne işi olabilir?

Kolu kanadı budanmış, endamı kısaltılmış, yüzü ve vücudu soğutulmuş, kadavra haline gelmiş kelime ve sözcüklerin cirit attığı soğuk nevale dünyası. Etik ve estetikten, nezahet, nezaket ve zarafetten arındırılmış, soyutlanmış…

Bermuda Şeytan Üçgeni haline gelmiş üç şey: Masa, Kasa, Nisa. Cahiliye’nin Lât, Uzza ve Menat’ı. Bunların sırtını kündeye getirebilecek er oğlu erlere ne mutlu! Kendini bunlardan kurtarabilen -belki- binde bir. Dünyevileşmede bu üç şey merkezi otorite! Kutsalın, olmayanla yer değiştirmesidir dünyevileşme. Eskiden “söz senetti.” “Söz uçar yazı kalır.” diyeceğim ama senet de uçtu. Ortada ne söz ne senet kaldı.

İnanç, bağdır, bağlanmadır. Modern zamanın modern insanı, bu bağı kölelik zannetti ve bağı kesip attı. Yaratıcısına kulluktan vazgeçti, dünyadaki gönüllü köleliği seçti. Zaten insan doğası gereği iyiye de, kötüye de meyyal ve eğilimli. Ebu Bekir (ra) de olabilir, Ebu Cehil de. Yahut Bal Arısı da olabilir Eşek Arısı da.

Her kime sorsan, “İnanıyorum.” der. Ama yaşadığı gibi inanan türden! Muhafazakâr; mevcudu -neyse o-  muhafaza eden! Mutaassıp; sözde dindar! Dindar ve mütedeyyin, ne muhafazakâr ne mutaassıp.

Herkesin bir dostu var, onu çağırır, ona seslenir. Kimi toprak der, kimi gönül, kimi yeri göğü Yaratan.

“Bir kararda durmayalım

Gel gidelim Dost’a gönül!”

“Dost’un evi gönüllerdir,

Gönüller yapmaya geldim.” (Yunus Emre)

“Dost dost diye nice nicesine sarıldım

Benim sadık yârim kara topraktır

Beyhude dolandım ey yâr boşa yoruldum

Benim sadık yârim kara topraktır.” (Âşık Veysel)

Göze girmek ile gönle girmek çok farklı şey. Birisi çok kolay iken diğeri zordan zor. Çünkü göz ile gönlün değer ölçüleri ayrıdır. Biri maddeye bakar ötekisi mânâya. Aşkın -ya da âşıkın- gözü kördür. Payitahtta sultan olmak belki kolay ve lakin gönül sultanı olmak ne zor…

Deniz dalgasız olmaz. Uzay bir okyanus, dünya gemi, insan dümenci. Marifet, rotayı şaşırmadan, gemiyi karaya oturtmadan sahil-i selamete ulaşmak. Bilgi, beceri, deneyim olsa da illa ki bir kılavuz kaptan ister.

Senin kılavuz kaptanın kim?

Hatırlarsanız, bir temizleyicinin reklam spotu vardı: “Kirlenmek güzeldir!” Ama hangi kir ona bakmak lâzım. Zira bedenin kiri ile aklın, kalbin, vicdanın ruhun kiri farklı şeyler. Birini temizlemek birkaç saat iken öbürü bazen bir ömür sürer. Hem ruhu temizleyen makine henüz icat olmadı. Olacak gibi de görünmüyor. En iyisi onu kirletmemek. Hem meselâ, istenmeyen tüyleri temizleyen krem yapıldı fakat istenmeyen huyları yok eden krem daha piyasaya çıkmadı.

“Kaybetmek güzeldir.” O da kirlenmek gibidir. Neyi kaybetmek? Dünyayı ve dünyalığı? Meselâ, -Allah korusun- aklımızı yitirsek, kaybetsek? “Kaybetmek” kelimesi ve sözcüğü bile tek başına, bir korku, bir kaygı, bir kuşku çağrışımı yapıyor zihin dünyamızda. Hemen gardımızı alıyoruz: Tedbir yahut önlem. Demek, hiss-i havf denen korku duygusu lâf olsun diye konulmamış doğamıza. Kork ve tedbirini al!

Dünya mezra yani tarla. Mülkü başkasına ait. İnsan da ya kiracı ya emanetçi. Ne ekersen onu biçersin. Bakarsan bağ, bahçe, bostan, gülistan olur, bakmazsan dağ. Diken yahut gül derersin. Mülkte iki sınıf insan yaşar: Efendi ile Köle. Aslında ikisi de hizmetkârdır. Lakin birisi ukbaya hizmet ederken ötekisi dünyaya, dünyalığa hizmet eder. Himmeti milletidir, milletine hizmet eden efendi olurken, himmeti dünya ve dünyalık olan da ona hizmet eder, onun kulu kölesi olur. Önceki kaybederken kazanır, beriki kazandığını sanırken kaybeder gider. Dünya fânidir, fenadır, kısadır, sonludur, dessastır, hilekârdır. Kimseye ne yâr ne dâr ne câr ne kâr olmuştur. Sadece bâr olmuştur. Dünya, “kuru yük” gemisi.

“Yazık oldu Salebe’ye!” Kaybedenlerin Efendisi!

Dört unsur: Hava, su, toprak, ateş. Biri diğerine muhtaç dördüz. Omuz omuza vermişler, insanoğlunun yaşamına hayatî değer katıyor. Hepsinin âmiri Bir ve Tek. Emir çıkmazsa hava boğmaz, su yutmaz, ateş yakmaz, toprak çürütmez. Örnek mi? İşte Hz. Nuh (as), Hz. Yusuf (as), Hz. İbrahim (as). İnsanlık semâsının yerdeki yıldızları. Yetmez mi?

“Affetmek güzeldir.” Affeden affedilir, seven sevilir. Eli de, dili de kirlenen zamane insanı, kendini pir ü pâk edecek manevi gıdasını alamazsa, sevilme ve affedilme liyakat ya da hakkını kaybedecektir. Ödül de, ceza da hak edene verilir. Aksi zulüm, yapan da zalim olur. Adaletiyle şöhret yapmış insanlar olduğu gibi meşhur zalimler de vardır. Hz. Ömer (ra) deyince adalet akla gelirken, Neron, Firavun, Nemrud, deyince zulüm ve zalimlik akla gelir. Biri nurun diğerleri nârın (ateşin) temsilcileri. Kendi dünyasını cennet yapmak için başkalarının dünyasını cehenneme çeviren insan: Zalim!

Zevk ü sefa bârdır, ağırdır, dibe çeker, batırır. Ahd-i vefa yârdır, semaya kanatlandırır.

Affetmek, sevmek, merhamet, şefkat, empati, sempati, hoşgörü, alçakgönüllülük, incinmemek, incitmemek, ayıplamamak, kınamamak, hürriyet, insan-kul hakkına riayet, haram-helal, iyilik düşüncesi, nezaket, zarafet, taharet, nezahet dibine kezzap döküp, kökünü kuruttuğumuz güzellik şecereleri. Meyve veren tek şecere kaldı: Zakkum ağacı. Garkad ağacı diyecektim ama o, Musevi’lerin koruyucu meleği(!). Zakkum ise Kitabî’lerin ortak ağacı.

Her şey zıttıyla bilinirmiş. Toplumsal zeminimiz zakkumlarla dolunca gülün, gülşenin değerini anladık. Süreç fırtınası bize, pandemi belâsı tüm dünyaya hâl diliyle “Hürriyetin ve sağlığın kıymetini bilin!” dedi. Sadece bu ikisi mi? Elbette değil. Zalime “korkun” derken mazluma “korkmayın” dedi. Daha neler dedi neler. Ah bir duyabilseydik!

“Dünya bir köprüdür” ama Deli Dumrul Köprüsü. Sevenden bir akçe, sevmeyenden iki akçe haraç alır. Yani faturayı hep sevmeyenlere keser. Boşuna “fena” dememişler.

Ev, hane, beyt. Beytullah ile hane-i saadet. Hoş, Allah (cc) eve muhtaç değil ama birisi Allah’ın diğeri Allah Elçisi’nin (as) evi. Dünyada mekân, ahirette iman. 1000 yıla bedel 100 yıl yaşayanlar, ebedi yaşayacak gibi nasıl da çalımlı çalımlı yürüyorlar. Hele bir de makam, mevki, servet, güç ve iktidar sahibi iseler… Fransa’nın bilmem kaçıncı Luis’i gibi, “Devlet benim!” deme cüretini gösteriyorlar. Demek dünyalık arttıkça insan, kendini dünyanın sahibi zannetmeye başlıyor. Suizan! Hâlbuki evi-barkı, dikili bir ağacı ya da bir dünyalığı olmayan nice insan konup göçtü, gelip geçti dünya hanından. Çoğunun umurunda bile değildi dünya. Sultan olmak için köşke saraya ihtiyaç mı var? Sarayı olamayan o kadar çok Sultan var ki…

Zamana kendi rengini çalmak ya da zamanın rengiyle boyalanmak. Zamanı, kendisi için yaşayanlar ile zamanı başkaları için yaşatan insanlar vardır. Yaşama verdiğimiz anlam ile ilintili bir durumdur bu. Yemek için yaşamak ile yaşamak için yemek gibi. Yaşatmak için yaşamak.

Her tohum yahut çekirdek kendi meyvesini verir. Zakkum ağacı dikip cennet elmas yiyeni gördün mü? Tohum vardır on günde, tohum vardır on ayda, tohum vardır on senede semere meyve verir. Boyacı küpü değil ki batırıp çıkarasın. İnsan da kâinat ağacının bir meyvesi değil mi? “Hamdım, piştim, yandım” diyen insan acaba, bu aşamaları kaç yılda geçti? Şimdikiler daha ilk dakikada “Yandım Allah!” der, feryat eder.

“Bırak biçare feryadı, belâdan gel, tevekkül kıl.

Zira feryat belâ-ender, hatâ-ender belâdır, bil.

Belâ vereni buldunsa, atâ-ender, safâ-ender belâdır, bil.

Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.

Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender, fenâ-ender hebâdır, bil.

Cihan dolusu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.

Tevekkülle belâ yüzünde gül, ta o da gülsün.

O güldükçe küçülür, eder tebeddül.”

Kale içten fethedilir, derler. Yapan da, yıkan kişinin kendisidir. Ulu Çınar’ı diken ile onu yıkan kendi içinden çıktı. “Attan inmeyesüz!” sözünü sanki, “Zinhar, ata binmeyesüz!” anladılar. Attan indiler dünya denen merkuba bindiler. Dünyayı dert edindiler, dünya kadar dertleri oldu. Dünyanın işini bitirelim, derken dünya, onların işini bitiriverdi.

Taş deyip geçme, taş işte diye burun kıvırma. Sevgilinin yüzüğündeki de taştır, Kâbe’nin köşesindeki de. Mutlu ve kutlu taşlar vardır. Taştan değil, taş kalpli olmaktan korkmalı. Hoş, Yeşilçam’ın kötü adamı da Erol Taş’tı. “Taş kalpli” kişilikleri canlandırdı yıllarca. Görünce korkardık, sanki bize de kötülük yapacak diye. Rol o kadar üstüne sinmişti. Derd-i maişet için taş kalpliliğin hakkını verirdi. Tanımayan, “anadan doğma taş kalpli kötü adam” sanırdı.

Ölüm öldürülmüyor, kabir kapısı kapanmıyor. Ölümü öldürecek, kabir kapısını kapatacak ne bir süper güç ne bir nükleer güç henüz kâinatta mevcut değil. Dünyaya meydan okuyan nükleer silah sahibi süper güçler ölüme meydan okuyamıyor. Süper güçlerin gücü, mezarın küçücük kapısını kapatmaya yetmiyor. Ölüm, fiyakalı süper güçlerin fiyakasını bozuyor. Kabir, karizmalarını çiziyor.

Yaşayanlar canlı organizma, ölülerin canı çıkmış. Bir de canlı cenazeler vardır ki, yaşayan ölüler. Toplumda her iki sınıf da mebzul miktarda bulunur. Üç maymun: Körler, sağırlar, dilsizler. Bir de teflon tipler vardır: Akmaz, kokmaz, bulaşmaz. Dünya yansa umurunda olmayan, duygusuz ve duyarsız türler de cabası.

Şair diyor:

Dünya Bu!

“Yüzüne çok gülerler; yüzde yüzü yalandır;

Menfaat kaygusudur hepsi filan falandır.

Âlemin göz diktiği cebinde son kalandır.

Cebin delikse eğer vermezler bir yudum su,

Aldırma adam sen de… Hepsi geçer, dünya bu!

**

Herkes ısınır sana mangalın dolu korken;

Hısım akraba çoktur kazanın kaynıyorken,

Dostların yüzü güler maymunun oynuyorken.

Hakiki dost ararsan ne o, ne bu, ne de şu.

Aldırma adam sen de… Hepsi geçer, dünya bu!

**

Düşenin dostu olmaz: Bir yol düş de görürsün,

O zaman sen dostları ancak düşte görürsün.

Tatlı hülyanın sonu budur işte, görürsün,

Hiç birinin aslı yok, her şey fani… Bakî hû.

Aldırma adam sen de… Hepsi geçer dünya bu!

**

Gölü deniz zannettik, ince bir suyu Tuna,

Kardeş, arkadaş diye çok kandık şuna buna;

Meğer güzel yılları harcamışız boşuna.

Yazık ki, giden gençlik gelmez geriye tuu.

Aldırma adam sen de… Hepsi geçer dünya bu!

**

Bak bugün her tarafta esen rüzgâr sam oldu,

Her yer tutuştu yandı; neşeler hep gam oldu,

Medenî Avrupalı değişti, yamyam oldu,

Deme: “Bu ne sakat iş? Ne çılgınlık bu yahu?”

Aldırma adam sen de… Hepsi geçer dünya bu!” (H. N. Zorlutuna)

**

Garip, kendine uzak, gurbet olur; Yaratan’a yakın, kurbet olur.

“Kula kulluk edene yazıklar olsun” der Orhan (Baba) Gencebay bir şarkısında.

Güneş doğudan gelir, doğar. Batıdan doğana güneş değil kıyamet derler. Ne var ki, bekledikleri hak ve hakikat, adalet ve hürriyet güneşi doğudan gelmeyince, bizim insanımız yönünü ve yüzünü -ister istemez- Batı’ya çevirdi. Hürriyet ve adalet güneşi Doğu’da tutulunca, dün adalet öğrettiklerimizden adalet bekler olduk. Utanılası bir beklenti!

“Ahde vefa İslâm’dandır.” sözünü duymuş olmalısınız. Bu dinin müntesipleri de –eğer ideolojinin olmazsa olmazları, moda söylemle “kırmızı çizgileri” vardır. Ahde vefa bunlardan biri, belki birincisidir. Hoş şimdilerde Vefa, İstanbul’un bol yokuşlu bir semti olarak bilinir. Bir hak dostu (Şeyh Vefa) orada yatmaktadır. İnsana en çok hayal kırıklığı yaşatan şey, vefasızlıktır. Sen de mi Brütüs?

Cömertlik ülkesinin cimri vatandaşları: Cebi dolu ama kalbi ölüler. Der: Olsa, dükkân senin!

Bestesi ve güftesi bestekâr Erol Sayan’a ait Sabâ makamında harika bir şarkı vardır. Mutlaka duymuşsunuzdur:

“Güle sorma, o bilmez aşkı, sevdâyı, neş’eyi,

Lâleye sor, çiğdeme sor, mor menekşeye sor” diye devam eder.

Hercai, “ayran gönüllü” âşık, Kardelen ise safderun…

Eski değil eskimeyen dostlar ve dostluklar edinmeli insan.

İnsanı dünyada vezir eden de, rezil eden de eşi, dostudur. Nifak, vefasızlık denen yılan. Gıdası, besini yalan. Bin koyunu bir çoban güder. Sürü çoğaldıkça çobanlar da arttı. Yalancı Çobanlar!

“Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” diyen Aziz insan, kime esir olur ki? Ne dünyaya ne dünyalıklara ne de dünyalılara. Olmamış da.

Hüzün ile hazan. Biri beşerin diğeri doğanın kederi. Biri gözyaşı diğeri yapraklarını döker.

Yunanın mülevves çizmeleri Küçük Asya Anadolu kıtasının tertemiz topraklarında gezinirken şair, aşağıdaki hüzünlü dizeleri dile getirir:

“Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda;

Bugün bir hanmansız serseriyim öz diyarımda!” (M.Âkif)

Bazen ilkbaharda sonbahar, bazen yazda kış yaşar insan. Hakîm olan Zat, hikmetle iş yapar, hikmetinden sual olunmaz. Günümüzde de mevsimler birbirine karıştı. Yanıyoruz derken, donduğumuz anlar da yok değil. Ödül de, ceza da eyleme göre, eylemle orantılı verilir.

**

Miraç gecesinde doğdu adını, Miraç koydular. Berat gecesinde dünyaya gözünü açtı adını, Berat kodular. Kandillerden nasibi olmayınca ismin Miraç ya da Berat olması hiç hükmündedir. İsmi Cennet olana cennet bileti verilmiyor. Berk ve Burak da öyle. Adı Ahmet, Mehmet, Yusuf olan nice zalim var. İnsanı kurtaran isim değil, Razı Olan’ın razı olduğu iman ve amel-i salihtir. Gerisi lâf ü güzaftır. İsmine, cismine, resmine güvenme!

**

“Ada sahillerinde bekliyorum” şarkısına bile tahammül edemeyen ihtilalciler, bir ağacı da keserler. Dertleri ağaç değil, ağaçla birlikte zikreden Zât’ın hatırasıdır. Çünkü ağaç, o Zât’ı, ada kelimesi de İslâm Kahramanı bir başka kişiyi hatırlatmaktadır. Hatıralara bile saygısı yoktur zalimlerin. İyi de gönüllerdeki ağacı ve adayı ne yapacaklar? Oralara elleri yetişir mi?

Teknik ve teknoloji başımızı döndürüyor. Başımız döndükçe bakışımız bulanıyor. Bir tıkla Çin’i Maçin’deyiz. Lakin burnumuzun ucunu görmüyor, kulağımızın dibini duymuyoruz. Ortam sanal, durumlar banal. Sanal in, doğal out!

Hikâye bu ya, iki az işitir pîr-i fani karşılaşmışlar. Dertleri ortak. Biri diğerinin kulağına eğilmiş. Ne günlere kaldık ey Molla Hünkâr! Eşek silahtar, katır mühürdar, demiş. Görev ehliyet ve liyakattan yoksunlara verilince kıyamet, milletin başına toplumsal kaos ve ekonomik kriz olarak patlar. İyi de, kötü de “Yandım!” der.  Bela ve musibet ayrımcılık yapmaz. Toptancıdır. Kötüye engel olmadığından iyilerin de canı yanar. Birinci aşama nasihat, ikincisi tekdir, üçüncü aşama –uslanmazsa- kötektir! Kendim ettim, kendim buldum!

**

Kirlenmenin boyutları öylesine genişledi ki: Doğa, çevre, eller, diller, duygular, düşünceler… Yetmedi uzaya uzandık. Küçük kâinat kirlenirse büyüğü kirlenmez mi? Temizlik ağızda başlar. Ağızdan girene ve ağızdan çıkana dikkat etmeli insan. “Kalbe giden yol mideden geçer” demişler. O halde mideye girene de çok dikkat etmeli ki kalbin sağlığını bozmasın. Dört tür sağlık önemli: Beden, kalp, kafa ve ruh sağlığı. Ayarları bozmamak gerek!

**

Bestekâr Muzaffer İlkar’ın Hicaz şarkısı:

“Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin,

Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin.”

Değerli dostum ve arkadaşım, eğitim emekçisi Saruhanlı Mevlüt Yürdem, her Cuma bana özlü sözlerden bir demet sunar. İşte bunlardan bir kaçı: “Dünya gözü ile bakan, yüzü; gönül gözü ile bakan, özü görürmüş.” “Bir insan öldüğünde; insanlar, ‘Ne bıraktı?’ Melekler ise ‘Ne hazırladı?’ diye sorarlarmış.” Ne bıraktı ile ne hazırladı arasında geçen vakit ya da harcanan ömür sermayesi. Bizler buna hayat veya yaşam diyoruz. Göz bir pencere, gönül gözüyle, oradan bakar sevdiğine. Âşık Veysel’in kafa gözü kapanmış, gönül gözü açılmış, gönülden görüyor, gönülden ses veriyordu. GDO’lu yahut kirlenmiş gıdaları yiyince, göze giden fosfor da kirlenmiş olmalı ki, “bakar kör” olduk. Ah, keşke sadece körlük olsaydı!Dert bir değil, elvan elvan! Dert çok, hemdert yok. Ama olacak. Ümitvârız. Yeis-i mutlak küfürdür! İnandık.

“Kökleri mâzide olan âtiyiz. Hep bir halı, Turhallıyız! Ben buyum, seversen canım sana feda!”

Türkçe konuşuyoruz, anlaşamıyoruz, deme. Bir de duygudaşlık olmayı dene! Çare de, çözüm de adavete muhabbet değil, muhabbete muhabbette, sevgiyi sevmekte.

“Neylersin ölüm herkesin başında.

Uyudun, uyanamadın olacak.

Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında.” (Cahit Sıtkı )

 

Bir çeyreklik musalla saltanatına değer mi?

 

En güzel kelâm, selâm ile…

Vesselâm.

*BEN BÖYLE İYİYİM, ÜSTÜ CENNETE KALSIN RABBİM, MUSTAFA ORAL, KDY, 2021

mustafaoral-kitap

Yazar hakkında

raşid duran

raşid duran

Yorum yaz