Editörün Seçtikleri Hikaye

Analiz

Yorucu günleri biriktirmekten yorulduğu zamanın birinde, “yapmam gereken işleri biraz olsun azaltırım” diyerek okul çıkışında kütüphanenin giriş katında binanın kuzey kenarında bir masaya yerleşmişti. Saat yeterince geçti, özellikte onun gibi sabah güneşin doğmasına çok çok saat kala uyanan biri için. Erken kalkan yol alıyorsa; o sanırım yolu alıp iki tur dönüp geri başa geldiğinden kendini yerinde sayıyor hissediyordu. Kendisi, bir insanı zihninde bir konuma yerleştirmişti ve bugün onun orada olduğunu daha doğrusu orada olan birinin o yetkilere sahip olduğunu ilk defa fark etmişti. Hayatında duyguların analizini yapan bir insan olarak bu sonucu daha önce görememiş olmak onu çok şaşırtmıştı.

Bir klişemiz mevcuttur, şu an duygularınla karar veriyorsun biraz mantığınla bak ya da mantığınla karar veriyorsun duyguların nerede; bu cümle için geçerli tabirimiz “odunsun!” … Aslında insanın içindeki şeyler birbirinden ayrılabilir değildir. Varlığınla düşüncen birbirinden ayrılamaz ya hani (Descartes “Düşünüyorum öyleyse varım”) onun gibi, onun da düşüncesi buydu. İnsan neden içinde bulunduğu şeyleri birbirinden ayırmaya çalışsın ki zaten? Ayırırsan elinde iki veri olur, durumlar için. Hangi zamanda hangisini kullanacağın onun nazarında fazlasıyla zordu, oysaki bu içgüdüsel bir şeydir. Normalde insan duygularını mı mantığını mı tercih etmeli sorusuna cevap verebilir, onun için bu neredeyse imkânsız bir şeydi. O da mecbur ikisini ortak kullanmanın yolunu aradı. Hem de oldu işte bir kere, 8 tane adında analiz kelimesi geçen dersi olan matematik bölümünde okuyunca, (duygular dahil her şeyi) analiz etmeden karar vermek onun için imkânsız hale gelmişti bir nevi.

Aslında doğru kararlar verebilmek durumlar karşısında fikirlerinin arkasında durabilmek için sahip olduğun bütün kaynakları kullanmak daha faydalıdır. Bu aralar birçok bilimsel çalışma inceliyorum onları özel yapan, değerli yapan çoğunlukla bütün ellerindeki fırsatları değerlendirmeleri: konuyla ilgili bir deney yapabilmişler mi, hesaplama yapabilmişler mi belki de bir de simülasyon ekleseler, yok başka kaynakları devreye soksalar vs. daha güzel çalışmalara imza atmış olurlar; kararınca kapsamlı olmak iyidir kısacası. O da böyle düşündü ve bilgisayarı kendisine çevirip yazmaya başladı:

“Bir durum karşısında duygulara göre mi mantığa göre mi karar vereceğinizi nasıl belirliyorsunuz Allah aşkına? Benim olur olmaz yerde ağlayasım, arkadaşlarıma aileme karşı mantıklı olduğunu düşündüğüm için mesafe koyasım geliyor. Ara ara yerini tuttursam bari! Mecbur bunun için metot geliştirdim. Bir durum önce duyguların süzgecinden geçer, bu insan olmanın şartıdır. Sonra hemen ardından ( bu yeterince pratikle ve olasılıkları düşünüp hazır olmaya çalışmakla mümkündür) mantığı, hatta mümkünse böyle bir saniye gecikmeli bir şekilde devreye sokmak gerekir (duygular önce başlar bir saniye sonra mantık devreye girer; duygular A hızıyla hareket ediyor, mantık da B hızıyla hareket ediyorsa varacakları noktaya ne kadar zaman sonra ulaşırlar, gördün mü arada üniversite sınavına (isim yazamıyorum kendisi evrenin en değişken şeyi)  bir soru da hazırladım, duy beni ÖSYM!). Zamanla duyguların çılgın hızına mantık yetişmenin bir yolunu bulur ve bir bakarsın birine gereksiz yere hiç kızmamaya başlamışsın; öylesine şeyler ağzından kaçmamış. Pişman olmayı en çok aza indirebildiğin yöntem bu denebilir. Bunu yapabilmek için mantığı, duyguların çığlıklarında sessiz kalmayı tercih eden o vakur duruşunu, harekete geçirmek için pratik yapmayı bırakmaman gerekir ama. İnsanlar veri yığınıdır, teorik olarak bir veri yığını elde edebildiğin şeylerin geleceğine dair olasılıkları tanımlayabilirsin. Karşına oturan insanı, yaptığı her hareket ile analiz edersen ondan gelebilecek durumlara hazırlıklı olabilirsin. Örneğin, öfkelenebilecek birini, kurmaya çalıştığı sakinlikten sızan asabiyetini algılayarak keşfedebilirsin ve gardını alıp kendini kırılmaktan en azından birden fazla kırılıp parçalarını toplayamayacak kadar kırılmaktan alıkoyabilirsin. Aslında birini kırabilmek için sakin adam öfkesi lazım! Ya da örneğin; sizi bir araya bir işin getirdiği insanı, hevesli olduğunuza ikna etmek için doğru olan yolu, onu analiz ederek belirleyebilirsin. İnek öğrenciysen dersi uzatmayı başarabilir, bu hocan üzerindeki analiz bilgilerini sınav sorularını tahmin etmede kullanabilirsin, tembellik niyetindeysen ders kaynatabilirsin.”

“İnsanlar veri yığınıdır, teorik olarak bir veri yığını elde edebildiğin şeylerin geleceğine dair olasılıkları tanımlayabilirsin “bilgisi de nasıl inandırıcı değil! Seni bu konuyu açmaya zorlayan şey bu değil mi? Çünkü analiz edebildiğin bilgiye kendini o bilgi üzerinde bir değişken olarak kendini tanımlamak işleri karıştırmaz mı? Max Planck’ın da dediği gibi “çözmeye çalıştığın gizemin bir parçası” olmaz mısın o zaman? Bu da o şeyi çözmeni engeller. Birinin ne yapmaya çalıştığını biliyorsan ve bunu ona söylersen, sisteme sen de dahil olursun bu da onun yaptığı şeyi değiştirip senin artık olan biteni bilmemen anlamına gelebilir. Duygularının dengesini kurmak için yaptığın bu iş işe yaramamaya başlar ama sen mikrofonu buna rağmen eline aldın, içindekileri haykırdın. Demek ki ara ara işe yaramayan bu işle ilgili “Elimden geleni yaptım ama olmayınca olmuyor işte” isminde bir kırgınlığın var. Yoksa kendi hesaplamanı neden karıştırasın? Haklıyım değil mi? Senden pek farklı değilsem demek ki. Ve ben işte bu yüzden onu sana anlatıyorum. Ona da söz hakkı düşmese ikna edici olmazdık.

Onun gibi kalbini insanlara kapatmamaya niyetli bir insansanız, kapının aralama eşiğinin açısını doğru hesaplayabilmek için durumları, durumların öznesi kişileri tartıp ölçmek ilk akla gelen ve sonunda sağ çıkılmış yol olur. Aşikâr bir durum: İnsanlar veri yığını değildir. O da karşısındaki ve aynada karşısındaki olmak üzere o iki insanın hesabında çok fena yanıldı. Duygular aldı başını gitti, mantık duygulara yetişemeyince duygular birkaç tur döndü eninde sonunda karşılaştılar da birisinin daha gözlerine açıklayamayacağı bir durum yaşadı (önceki bir yazım  www.hicbisey.com/hikaye/gozlerine-aciklayamam.html ). Bir Allah’ın kulu durup dururken hafifçe araladığı kalbinin kapısını arkasında o varken sonuna kadar açıp onu kapının arkasına sıkıştırdı. Duyguları yaşatarak mantığıyla hareket eden bir insan olma fikri biraz askıda kalacak bir proje olabilir onun için. Bir nevi iki işi bir arada yapmaya çalıştı ve bir koltukta taşınabilecek karpuz sayısı bellidir.

Bu neden bu denli korkunçtur bilmem. Kalbini sağlama almaya çalışmak kırılmasını ya da birinin ona delice ulaşmasını engelleyebilir bir şey değildir. Hatta sakınan göze çöp batar. Oysa insan yıkılmamayı değil tekrar ayağa kalkmayı öğrenmelidir. Bir zamanlar sahip olduğu bir çaresizliği başkasının gözlerinde görebiliyorsa, bu ona o çaresizlikten nasıl da ayağa kalkabileceğini öğretmelidir (kendi içindeyken göremediği çözümü başkasının gözlerinde görebilir) ve eğer suiistimal edilmediyse (o edilmedi örneğin), açılmış kalbinin kapısının başka birinin yanında, suiistimal edebilecek birinin yanında, bu davranışa teşebbüs etmemiş olmasına şükretmelidir.

Analiz etmek bilgine güvenmene sebep olur, oysa insanlar söz konusu iken ayağa kalkmaktan başka bir şeye güvenmemelisindir. Allah’a şükür, insan başkasını neyse de kendisini bile şaşırtabilir. Ne diyelim, analizi tutmayasıcalar!

Yazar hakkında

Rumeysa Kaya

Yorum yaz