Edebiyat

Risale-i Nur’dan başka kitap okunmaz mı?

tumblr_lh3j4r0LyH1qzvsqto1_500Ümit ediyorum ki, Cenâb-ı Hak kabul etse, tevfik verse, yazılanlar dalâlet bulutlarını dağıtmaya kâfidirler. Her derdin devâsı içinde var demeyeceğim; fakat mühlik dertlerin ağleb devâsı, yazılanlarda vardır. Siz onların mütalâasını, kıymettar bir ibadet olan tefekkür nev’inde telâkki ediniz.” Barla Lahikası’ndan.

Geçtiğimiz günlerde, Umberto Eco’nun, bir üniversitede yaptığı sunum ve ardından bu sunum üzerine yapılan tartışmalardan oluşan, Yorum ve Aşırı Yorum kitabını okudum. Hayatta tesadüf diye birşey yok. Bu kitabı okumamın ‘parçalarda boğulmak’ üzerine çokça kafa yorduğum bir döneme denk gelmesi tesadüfle açıklanamaz. Zira Eco da mezkur kitapta ‘aşırı yorum’ ismini verdiği kavram çerçevesinde, bir metinlerdeki parçaların, metnin bütünlüğünün hilafına olarak yorumlanmasını eleştiriyordu. Yani bir okurun, okuduğu herhangi bir metni, nereye kadar yorumlamaya hakkı vardı? Koşabileceği alan neydi ve nereye geldiğinde durmalıydı? Buna bir cevap arıyordu Umberto Eco sunumu boyunca.

Ona göre; ‘metni kullanmak’ ve ‘metni yorumlamak’ isimlerini verdiği iki yolda, yorumcuyu ‘kullanıcı’dan ayıran şey, yaptığı yorumun metnin bütününe aykırı olmamasıydı: “Bulunan şey, metnin metinsel tutarlılığına ve bunun ardındaki özgün bir anlam sistemine bağlı olarak söylediği şey midir, yoksa alıcıların kendi beklenti sistemlerine bağlı olarak buldukları şey midir?” diye soruyordu Eco. Bu soruya verilecek cevap aynı zamanda ‘kullanıcı’ ile ‘yorumcu’ arasındaki nüansı da verecekti bizlere. Demek ki; bütüne bakmak, parçada yapılmaya çalışılan şeyin sağlığını sınamak açısından kıymetliydi. Kitapta buna dair pekçok örnek bulunmakla birlikte pek beğendiğim bir tanesini alıntılamak isterim:

İpuçlarına gereğinden çok önem verme, çoğunlukla çok belirgin öğeleri önemli olarak değerlendirme eğiliminden kaynaklanır; oysa, bu ipuçlarının belirgin olması gerçeği, bize onların çok daha iktisadi olarak açıklanabileceğini göstermelidir. Yanlış öğeyi konuyla ilgili görme konusunda bilimsel tümevarım kuramcılarının verdiği bir örnek şudur: Bir doktor, siroz rahatsızlığı olan hastalarının hepsinin düzenli olarak viski-soda, konyak-soda ya da cin-soda içtiğini fark eder ve bundan sodanın siroza yol açtığı sonucuna varırsa, yanılmış olur. Yanılmış olur, çünkü üç durumda da ortak bir başka öğenin, alkolün var olduğunu fark etmemiştir; yanılgısının ikinci bir nedeni de, yalnızca soda içen, hiç alkollü içki kullanmayan ve siroz rahatsızlığı olmayan bütün hastalarının durumlarını gözardı etmiş olmasıdır. Bu örnek gülünç görünüyor, çünkü doktor başka yollardan açıklanabilecek birşey üzerinde durup, asıl merak etmesi gereken konu üzerinde durmuyor; bunu yapmasının nedeni ise, belirgin olan sodanın varlığını fark etmenin, alkolün varlığını fark etmekten daha kolay olmasıdır.

Arananın bulunanı nasıl etkilediğini anlatan harika bir örnek! Hem de ‘parçanın yanıltıcılığını’ çok güzel izah ediyor. Eco’nun ayrıca dikkatimizi çektiği şeyse şu: Parçadan çıkardığınız hükmün doğruluğunu ancak onu ‘bütünde sınayarak’ anlayabilirsiniz. Hakikat, bütünün yalnızca bir köşesinde doğru olan değildir, her zaman ve her yerde doğru olandır. Genele en yakın olan doğruya ‘hakikat’ deriz biz. Bediüzzaman’ın ‘hakikat mesleği’ diyerek altını çizdiği şey de buna tekabül eder. Bireysel (veya zümresel dahil) keşiflerden, kerametlerden, zevklerden öte; herkesin, her zaman istifade edebileceği şekilde sunulan marifet bilgisidir hakikat bilgisi. Mümkün olduğunca ‘umumun görebileceği şekilde söylemek’tir burada hüner, sözü.

Doktorumuz yanıldı. Çünkü içilen bir karışımken onu yalnızca soda görme kolaycılığına düşmekle parçada boğuldu. Nazarını biraz daha yukarıya kaldırsa, önce içileni karışım olarak görse, ‘Daha neler varmış?’ diye baksa, hatasını teşhis edebilirdi.

Aslında bu sınama metodunu Bediüzzaman da kullanıyor. Geçmiş yazılarda birkaç örneğini verdim. Burada bir tanesini daha vereyim. Aleyhissalatuvesselam Efendimizin çok eşliliği meselesinde eşlerinin çokluğunu ‘art niyetli’ okumalarına tâbi tutanlara veya kalbine şüphe gelenlere neyi delil olarak gösteriyor Bediüzzaman? Yine onun pir u pak gençliğini… Yani? Hayatının bütününü… Nasıl mı? Alıntılayalım:

Yüzbin defa hâşâ ve kellâ! O dâmen-i muallâya şöyle pest şübehâtın eli yetişmez. Evet, onbeş yaşından kırk yaşına kadar, hararet-i gariziyenin galeyanı hengâmında ve hevesât-ı nefsaniyenin iltihabı zamanında, dost ve düşmanın ittifakıyla kemâl-i iffet ve tamam-ı ismetle Haticetü’l-Kübrâ (r.a.) gibi ihtiyarca birtek kadınla iktifa ve kanaat eden bir zâtın, kırktan sonra, yani hararet-i gariziye tevakkufu hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin sükûneti zamanında kesret-i izdivaç ve tezevvücâtı, bizzarure ve bilbedâhe, nefsanî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenit olduğunu, zerre kadar insafı olana ispat eder bir hüccettir.

Bize burada gösterilen ne? Aleyhissalatuvesselamın hayatının tamamı. Neden gösteriliyor? Çünkü bu şüpheyi kalbinde duyanlar ve bu noktadan çirkin söylemler geliştirenler, parçada boğuluyoruz. Ahlaka dair geliştirdiğimiz (veya şeytanlarımızın geliştirdiği) bu çirkin argümanlar, Efendimiz aleyhissalatuvesselamın yalnız ahir ömrüne dair. Halbuki onda (hâşâ) böyle bir ahlak, tabiat, kemlik bulunsaydı, sadece bu bölümüne (özellikle de bu yaşlılık bölümüne) tesir etmezdi. Aksine, gençlikte şehvet daha kuvvetli olduğundan, o ahlakın kem izleri daha çok gençlikte görünmek lazımdı. Eğer gençlikte görünmüyor da (ki görünmemiş) ihtiyarlıkta evlilikleri artıyorsa, demektir ki, bu evlilikler şehveti tatmin için değildir. Başka hikmetleri vardır.

Burada Bediüzzaman Hazretlerinin yaptığı da aslında ‘parçada boğulmaktan kurtarmak’tır bizi. Yani, Aleyhissalatuvesselamın hayatının tamamını aynı nazarla seyrettirerek, parçadan çıkardığımız şeytanî argümanların sınamasını yapmak ve onları cerh etmektir. Çok da başarılı bir yöntemdir kanaatimce. Matematikte bunun adına ‘sağlama yapmak’ denir. Bir formülün sağlaması da her şartta doğru sonucu vermesiyle sınanır.

Ben de sağlama yapmayı seviyorum. Daraldığım pekçok meselede sırat-ı müstakimi bulmama yardımcı oluyor. İşte üzerinde en çok tartışma yaşadığımız metinlerden birisinde yapalım:

“Risale-i Nur talebelerinin hasları olan sahip ve vârisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bugünlerde vuku bulan bir hadise münasebetiyle beyan ediyorum ki, Risaletü’n-Nur hakaik-i İslamiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkiki yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risaletü’n-Nur’dadır. Evet, onbeş sene yerine onbeş haftada Risaletü’n-Nur o yolu kestirir, iman-ı hakikîye isal eder…” gibi kısımlarda, ‘başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor’un bağlamından ve kayıtlarından koparılarak “Başka kitap okumaya gerek yok, Risaleler yeter!” diye Nur talebelerine dayatılır hale gelmesi, bazılarının başka eser okuyanlara ‘yolundan sapmış’ muamelesi yapması veya küçümsemesi nedendir?

Bunun sebebi yine ‘bütüne bakmama’ bence. Bediüzzaman’ın kendi eserlerinde andığı, bazı yerlerde havale ettiği, onlarca kitaba bakmadan, yalnızca bu metnin üzerinden bir hüküm üretme, tabir-i diğerle, parçada boğulmadır. Üstelik bu metnin üzerine yazıldığı özel durumu da ıskalamadır. Çünkü o durum beraber ele alınsa, burada Risale-i Nur ile kastedilenin, kitap değil, yol olduğu anlaşılır. Bediüzzaman, talebelerinin kendi eserlerinden başkasını eline almalarından değil, kendi yolundan başkasını yol tutmalarından korkmaktadır. Bu her mürşid için normal bir endişedir. Zira her ekol sahibi, ekolünün doğru şekilde takip edilmesi açısından, vurguların belirlediği tonlarda kalmasını ister. Hatta, bırakın manevî mürşidleri, bir edebiyat öğretmeni dahi, gelecek umduğu yetenekli bir öğrencisinin şiiri bırakıp tüccarlıkla uğraşmasından rahatsız olur.

Belki de sırf bu türden ‘aşırı yorumlar’ımız nedeniyle Risale-i Nur’a kaynakça hizmeti vermiş, Bediüzzaman’ı yetiştirmiş eserlerin çok azını bugün biliyoruz ve pek azını okumuşluğumuz var. (Risale-i Nur’un ehl-i sünnet mirasıyla ilişkisini ise, ancak şöyle-böyle, uzaktan uzağa seziyoruz.) Halbuki yukarıda alıntıladığım mektubun hangi hadise üzerine, hangi çerçevede yazıldığını anlamadan, ondan çıkarılan hüküm bütüne uyumu açısından (hatta ehl-i sünnet mirasıyla uyumunu) sınanmadan bir yere varabilmemiz çok güç. Nazarımızı kaldırıp bütün külliyata o gözle bir baksak, Bediüzzaman kaç kitap okumuş, kaç kitaptan alıntı yapmış, kaç kitaba değinmiş, kaç kitaptan ismen bahsediyor, kaçına havale ediyor, bunları araştırsak… O zaman sodanın bir günahı olmadığını anlayacağız. Günah bize parçadan çıkardığı hükmü şifa kaynağı gibi dayatan doktorlarda. Bizim de günahımız, bütün elimizin altındayken, onunla parçayı sınamamakta. Ne diyelim? Cenab-ı Hak yüzümüzü istikametine çevirsin.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz