Deneme Edebiyat Hikaye

Arttırılmış Sosyal Mesafe

Çaresizce içinin koridorlarında koşturuyordu. Belirsizliğin gri renk tonuna eklenen nereden geldiği belli olmayan bir esinti, saçlarının dalgalanmasına sebep oluyordu. Belki de beş metre kadar ilerlemişti ki koridorun büyüklüğü bu kadardı; ama ona bir ömür ve kilometrelerle gidilemez bir yer gibi gelmişti. Nereye gidecekti şimdi? Üzerine kapattığı kapının ardındakiler ne de kuvvetlice zorluyordu kapıyı! Normalde kendi bahçelerinde, başka düşüncelerle beraber güzelce vakit geçirirdi. Bu kapının yanına asla yaklaşmazdı ve böylece bu gürültüye maruz kalmazdı. Nasıl da o kapıdan uzaklaştıkça sesler yaklaşıyordu şimdi! Kaçmak neden kaçtıklarımıza bizi daha da yakınlaştırıcı bir şeydi?

Saatin sesi duyuluyordu, hem de içinin gürültüsüne rağmen. İlerlemeye çalışıyordu, ileride gözüken kapıya doğru gitmeliydi. Eğer kendinden sakladıkları onun kapısını ısrarla çalacaksa, üzerine ikinci bir kapı kapatmak işe yarar bir fikre benziyordu. Belki ses dalgaların etkisi hava dolu bir mesafe tarafından soğrulmuyorsa da fazladan bir kapı tarafından azaltılabilirdi. Allah ‘tan umut kesilmez.

Belki de o sesi başka bir sesle bastırmalıydı. Hani ikinci kapıyı çarpmak işe yaramazsa diye. Ne de olsa bu içimizin evindeyiz. Kaçacak bir yerimiz yok. Kendi içimizden çıkabilme şansımız da mevcut değil. Hadi bakalım, dedi ve ilk kendine has gürültüsünü oluşturmaya başladı, ilk aklına gelen şarkı ile:

-Kırmızı baaalık gööldee, kıvrıla kıvrılaa yüzüyooor…

Aman ya Rabbii! Ne alakası var şimdi! İnsan beyni ne de garip. İçimizden gelenlere ciddi bir süzgeç gerek. Belli ki elini kolunu sallayan geçebiliyor. Bu düşüncelerin içinde savrulurken ikinci kapısı çarpmaya hazırdı!

BAM!

Gürültü bir anlığına kesilmişti, sanki bir sınıftaydı bütün düşünceler, sıralara oturmuşlardı ve herkes konuşuyorsa benim konuşmamın ne etkisi olabilir diye düşünerek, an be an gürültüyü arttırıyorlardı düşünceler ve tahtadaki öğretmeni artık delirtmek üzereydiler; bu durum karşısında öğretmen de çıkarabileceği en yüksek sesi çıkarmıştı, masaya vurmuştu belki, belki tahtaya. Tamam şimdi içindeki herkes susmuştu, içindeki herkes dediği binlerce kendisi ordusuydu. Düşünsenize bir, binlerce senden oluşan bir ordu! Şimdilik sessizdiler, tamam, tabi ki, her sınıfta olduğu gibi birileri küçük bir fısıltıyla başlayıp tekrar uğultuyu oluşturacaktı.

İkinci kapıyı kapatmanın ardından en güvenli seçeneğin, kapının deliğinden bakarak asayişi kontrol altında tutmak olduğuna karar vermişti. Sanki bu kararı güven makamı değil de panik makamı veriyordu. Neyse efendim, spekülasyonlara gerek yok. Durumu gerçekte bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, koşturmaca içinde bir korkmuş yetişkin bir birey, duruşundan çaresizliğini görebiliriz, anlayabiliriz, hepimiz o kapının sesini duyduk, belli ki o bir saattir duyduğumuz gürültünün üzerine kapanmış bir kapı idi. Çünkü o yüksek ses bir anlığına durunca rahatlamayı gözlerinde gördük. Ama üzerine yorum yapmak henüz haddimize değil, çünkü o hududu kendi içimize kendimiz çizdik.

Kapının önüne diz çökmüş, dizlerindeki acıyı göz ardı ederek (bu da bir gözlemdir, dizleri titriyor, ara ara bir bir dizini bir diğer dizini dinlendiriyor) ısrarla kapının deliğinden gelen var mı diye gözlem yapıyordu. Zamanla bu titreme bütün vücudu saracak gibiydi ki kalkıp kapının ardındaki küçücük odada ihmal edilebilir mesafelerin git gel ‘ini yaparak volta atmaya başladı.

İnsan düşünüyor, o kapının ardında ne var? O zihninin gizli odasına tıkıştırdığı ve içeride dünyanın gürültüsünü çıkaran o hengamenin içeriği nedir? Demiştim zaten, kaçmak yakınlaştırır, peki o kadar çözülmemiş, anlaşılamamış düşüncenin içine süpürülüp zihninin valizine koyduğunu insan neden kaçmak sanar? Bir şeyi düşünmemek için düşünmemeyi düşünmeniz gerekir. Ne zihninin içinde ne dışında bu iş değişmemektedir.

Hadi artık kabul edelim. Ses kesilsin istedikçe derinlerde o gürültü artıyor. Etrafına zırh döşedikçe mübarek içeride daha da hiddetleniyor. Birden içten içe, niye anlayamadığımız daralmalar, yorulmalar, bıkmalar dayanamamalar, artıyor sanıyorsunuz? Bunalacağın her şeyden kaçma çaban nasıl da seni bunaltıyor! Yahu, sevgili ironi, sen de evden çıkmasan, tek tek zihinlerimize uğramasan olmaz mıydı? Hayır, yüzyıllarca yaşayıp nasıl da genç kaldın!

Volta attığını sandığı bir metrelik alanın içerisinden, içindeki kendisinden bir izin alarak, kapıya kolunu uzattı, dirseğiyle kapının kolunu açtı. O az önce deliler gibi koştursa da zerre mesafe alamadığı yolu bir dakikada geçti, ki bu hepimizin aşina olduğu bir şeydir; bilinmeyen yol uzun, bildiğimiz sokaklar kestirmedir. O kapatsa da hiçbir işe yaramayan kapıya doğru uzandı, arkasında ne olabilirdi, insan deli gibi korktuğu gürültüye bu kadar acımasız yaklaşmalı mıydı, yoksa sadece o sesin anlaşılmaya ihtiyacı olduğundan var olduğunu mu kabul etmeliydi, onca sesi hobi olarak yapmıyordu ya! Elindeki endişeleri sol cebine doldurdu, zihnindeki gizli kapının anahtarını diğer cebinden çıkardı, kapı birden aralanıverdi. Karşısında küçük bir çocuk vardı, ışıklı beyaz spor ayakkabılarıyla, üzerindeki sarı hırkasıyla ve elindeki içerisine su doldurulabilen şaka yüzüğüyle ona bakıyordu. Bu hırka, diye düşündü. Bu hırka, onun çocukluk fotoğrafında gördüğü hırkası değil miydi? Hani şu 3-4 yaşlarındayken hatırlayabildiği ilk alışveriş merkezine gidişi, şu 30 yıllık eski mekân, artık pek talep görmüyor tabi, yürüyen merdivenden ne de korkmuştu! Sanki onu içine alıp götürebilecek gibiydi, tam hatırlayamıyordu ama sanırım babasıydı, onu tam içine sıkışacağını sandığı anda yürüyen merdivenin sonuna geldiğinde tek eliyle havaya kaldırıp merdivenin dışına taşıyan. O günden çekilmiş, o avare fotoğrafındaki hırkası şu tanıdık olmayan çocuğun üzerinde ne arıyordu? Ona mı vermişlerdi acaba? Sonuçta artık 25 yaşındaydı ve 4 yaşında giydiği hırka ona olmuyordu. Sanırım o anki kadar havalı hissedemiyordu tekrar, o günkü kadar cesur veya; bundan o hırkayı ve hırkayı giyen kişi olmayı çok ciddi özlüyordu. O küçük çocuğa tam gülümserken, gözüne çocuğun elindeki yüzükten fışkırtılan suyla, birden uyandı! Karşısındaki KENDİSİYDİ! Kendini nasıl da tanıyamamıştı. İnsan kendi zihninin içinde el alemin çocuğunun olmasını mantıklı bulur da kendi içinde kendini bulmayı nasıl da beklemez! Ne de sürprizlerle dolu içimiz…

Bir peçeteyle gözünü kuruladı, önünde birden bütün harikalığıyla ve şirinliğiyle ona bakan kendisine gülümsedi. Üzerine kapı kapatınca dünyanın gürültüsünü yapan odanın altını üstüne getiren minik o çocuk şimdi nasıl da sakindi! İnsan büyüdükçe anlaşılmasa da susabiliyor lakin, fikirler yaşlandıkça çeneleri açılıyor.

Derin bir nefes aldı, kendi gözlerinin kendi gözleriyle hizalanabilmesi için diz çöktü, bu defa dizleri hemen acımamıştı, sanırım o an gerçekten panik makamından verilmiş bir karardı, kendini hazırladı, gözlerinin içine baktı. Kendi içine seslendi. Kendi olmazsa binalar ona yük olur, bunu bildi. Evin bu odasında ne de çok yer varmış oysaki, o odaya sıkıntıları sıkış tepiş kendi çocukluğunun üstünde ittirip kapıyı üstüne kilitlemeyince gördü ki; evi büyükmüş. Kendi içinde yaşayacak kadar yeri de varmış. İstese misafir odası bile çıkar, balkonu mutfağa katsa, şu salondaki koltukları da şöyle dizse, sonra yatak odası kesin elden geçmeli ve kitaplık…

Yazar hakkında

Rumeysa Kaya

Yorum yaz