Deneme

Tevbe, kusurlarınla barışmak, günahlarınla savaşmaktır

tumblr_nz4u84AQwW1uzg6sbo1_r1_540“Hepimiz tabağın kenarından yürümeye çalışan sinekler gibiyiz.” Virginia Woolf, Pazartesi ya da Salı’dan…

“En doğrusunu Allah bilir!” kaydıyla diyeyim arkadaşım. Sen de okurken bu kaydı unutma. Yakınlarda farkettim: Allah ‘Subhaniyetini/kusursuzluğunu’ öğretirken aslında kullarını teselli de ediyor. Ne demek bu? Açayım: Bence kusursuzluğu yalnız Allah’a vermekte aciz/fakir insanın payına büyük bir şifa da var. Yani “Subhanallah!” demeye düpedüz ihtiyacımız var. Evet. “Subhanallah!” dedikçe rahatlıyoruz. Zira onun beyanında kendi aslımızı da buluyoruz. Tasannudan kurtuluyoruz. Allah’a bir hediye vermiyoruz sadece bunu söylemekle. (Hayır. Kesinlikle. Yalnızca bu kadar değil.) Hakikatin apaçık itirafıyla Rabb-i Rahimimizden hediyeler de alıyoruz. Elhamdülillah. Tıpkı münacaat-ı Yunus aleyhisselamda saklanan sır gibi: “Senden başka ilah yoktur Allahım. Kusurlardan münezzehsin. Ben nefsine zulmedenlerden oldum!”

“Kusursuz olan yalnız benim. Kusursuzluğun ancak onunla mümkün olduğu sonsuzluk yalnız benim. Sizler yaratılmışsınız, arızîsiniz ve dolayısıyla kusurlusunuz. Öyle değilmiş gibi davranarak kendinizi hırpalamayın!” demek de var ‘tesbih’in içinde. Bu büyük bir uyanış insan için. Farkedebilirse. Kibrini yenebilirse. Aslına dönebilirse. ‘Ben bu kadarım’ diyebilirse. Nefsine zulmedenin kendisi olduğunu kabullenebilirse.

Öyledir. Yalnız onu ‘Subhan’ bilmek aynı zamanda kendimizi bu iddianın dışında bırakmaktır. ‘illallah’tan önce ‘la ilahe’ demek gibidir. Öyle ya: “Allah’tan başka ilah yoktur!” diyen önce kendi sırtından bu yükü atmış olur. Hafifler. İlahlık yükünü asıl sahibine, yani Malik-i Hakiki’ye, bırakan az mı rahatlar? Az mı tasannudan, tekellüften, ‘mış gibi’ numara yapmaktan kurtulur?

Hem “Senin bu hataları yapabileceğini biliyorum. Çünkü seni yaratan benim. Potansiyelini bilen benim. Düşeceğin çukurları bilen benim. Güçsüzlüğünü bilen benim. Gözyaşlarını bilen benim. Kırıldığın anları bilen benim. Hırslarını bilen benim. Özlemlerini bilen benim. Hayallerini bilen benim. Küçüklüğünü kabullen. Rahmet kucağıma koş. Çünkü kusursuz olan yalnız benim…” cümlesi de saklıdır ‘tesbih’te.

Kur’an’da ne güzel ifadeleri var bunun! Bir tanesi şu bence: “Allah, sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez.” Bu manadan şöyle bir teselli de alırım kendi payıma: Kusursuzluk iddiasına girme! Neden boşyere yoruluyorsun? Aslını itirafla Rabbine kaç. O senin için kolaylık diliyor. Allah olmanın nihayetsiz kemaldeki şânına böyle bir rahmet yakışıyor. Sen payına düşeni kabullen. İtiraf et. Yanlışının ‘yanlış’ olduğunu beyan et. Kusurunu omuzlan. Orada ‘kendisi kalmakla rahat’ bir varlık bulacaksın.

Hem Rousseau da Yalnız Gezerin Hayalleri’nde şöyle demiyor mu: “Hangi durumda olursak olalım. Bizi mutsuz eden kendini beğenmişliktir. O susup da aklımız konuştuğunda kaçınmamız mümkün olmayan tüm mutsuzlukların tesellisini buluruz.” Demek sırtımızdaki yükün çoğu o veya ondan: Taşıyamayacağımız yüke kendimizi layık bulmamızdan. Kibirlenmemizden. Kabarmamızdan. Hâşâ, Allah’tan rol kapmamızdan. Yükü gemiye bırakmamamızdan.

Tıpkı 23. Söz’deki temsilde dendiği gibi: “Yükünle beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse, ya ‘Divanedir!’ diye seni tard edecek; ya ‘Haindir, gemimizi itham ediyor, bizimle istihzâ ediyor. Hapsedilsin!’ diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında zaafı gösteren tekebbürünle, aczi gösteren gururunla, riyayı ve zilleti gösteren tasannuunla kendini halka müdhike yaptın. Herkes sana gülüyor!”

Tevhid ne demek? Tevhid, “Şunu Allah yarattı, şunu da Allah yarattı, sonra şunu da Allah yarattı…” diye bir zinciri fethetmek değil. Tevhid, kendini aradan çekip (kendi ‘mış gibi’ mülk algını aradan çekip), geri kalanı, yani bütünü, kendin de içinde, Allah’a bırakmaktır. (Kuşattığın kadarıyla değil sadece ‘kuşatamadıklarını da içine alan bir teslimiyetle’ bırakmaktır.) O zaman sen de bir bütünün ancak parçası olursun. Bütünün kendisi olmadığından elbette kusurlu olursun. Müstakil olamazsın. Müstakilliğin yüklerinden azât eder bu seni. Tehlikelerinden de kurtarır: Yine mürşidini dinle: “(…) nefis, kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcud bilir. Ondan bir nevi rubûbiyet dâvâ eder.” Demek sapmalar hep bu ‘müstakil sanma’larla başlıyor.

Bu meselede, kendi kelimelerimle fakat, Mevlana Celaleddin kuddisesirruh efendim gibi düşünüyorum: “Ben parça oldum, ben parça oldum, ben parça oldum! Eller bütüne sahip olmakla şâd olur, ben bütününe parça olmakla şâd oldum.” Subhanallah! Subhanallah! Subhanallah! Bütünün sahibi sensin. Bütünün kusursuzluğu senindir. Ben ancak yarattığın bir parçayım. Parçalığımın kusurlarından senin ‘Subhaniyetine’ sığındım. Kendi tefekkürümdeki hatalardan Sana tevekkülüme sığındım. Bütünün maksadı olan Hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) hürmetine beni affet. Adımlarımı onun adımlarına göre düzelt. Bana aslımı rahmetinle kabullendir. Âmin. Âmin. Âmin.

Yazar hakkında

Ahmet Ay

Ahmet Ay

Yorum yaz