Deneme Editörün Seçtikleri

Tanrıyla Monologlar -8- Bilgi

“Tanrı hakkındaki bilgimiz O’nun

sonsuz bir varlık olduğu düşüncesiyle son bulur.” 

John Duns Scotus

 

 

 

Kavram ve kategorinin dışındayken, gerçekliğine ve varolduğuna kendimi nasıl ikna edebilirim. Sen sezgimin bir “nesnesi olmayan”ısın. Mantıksal bir olabilirliğe dayandırabildiğim için varlığını kabul etmede bir engel yokken; bilfiil varoluşunu, ampirizme sığışan bir resmini ortaya koyamıyorum. Haklı çıkarımlarım var; beni haklı çıkaran bir şahidim yok. Delile dayanmak, kör bir inana bağlanmak kadar, belki ondan bile tehlikeli. Tamam, bir sukûnu’n-nefs, bir gönül ferahlığı, bir kuşku duymamazlık hissediyorum senin hakkında; ama kendimi sana dair hususlarda haklı çıkardıkça, varlığına deliller serdettikçe sanki kötü bir şey yapıyormuşum gibi sızlanışım niyedir.

Şimdi filozofvâri bir şekilde düşünebildiğim şeyin ispatlanabilir olduğuna inanacaksam; Sen hakikaten varsın demektir. Lâkin, sadece zihnimde beliriyor diye incelenebilir olmayana kendimi kaptırmam biraz çocuksu değil mi? Seninle olan muhataplığım böyle bir çocuksuluk üzerinde devam eden bir avuntu olarak sürdürülmez ki.

Ey mü’minlerin inangâhı! Seni bütününle bilmekten vazgeçtim, kemâlinden bir zerre ile keşfedebilmem ne mümkün. Seni bilebilmenin imkânı var mı? Bilmek demek bir şeyi, eğer görür, kokusunu alır, sıcağını hisseder, sesini duyar gibi hakikatın katlarından birkaçında gezinmekse; sana nasıl dokunabilirim. Senin olduğun yerde, ki bir yerde de değilsin, hangi şey hakikat olabilir. Sen yoksan eğer, orası diye bir yer bulunabilir mi. Kendime kızışım şu ki, bilinebilemeyeceğini bile bile kendime destûr verip kanıtlar döşemekteyim. İmanını sebepler katarına bağlamış bahtsızın biriyim. Kuşatılamayanı bildim diyebilmek için ancak kör bir inana sahip olmalı insan. Kanıtlar kanaâtini güçlendirebilir fikir sahiplerinin; gizli ve açık tüm hazineler senin sıfatlarının terkibidirler. Lâkin bunları bilişim seni bana anlatmıyor; belki sana olan hâhişimi artırıyor.

Senin hakkında bildiğimi sandığım ancak sana yakıştırdıklarım, senin öyle olmanı dilediğim şeylerden, iman ve ümit ettiklerimden ibaret. Her şeyi bu kadar göreceli hale getiren ben, sana iman etmekle aslında seni bilmek istediğimi insanlara ibrâz ediyorum. Bildim diyen yanıldıysa, cenneti ve cehennemi neden yarattın.

Kendime “uygun bir doğru” seçip öyle giriyorum meselelere. Bunu vicdanın seslenişinden de almış olabiliyorum, aklımın yeterince ikna oluşundan da. Aynı zamanda benim için uygun ve yeterli olanın başkaları için önemsiz, yetersiz hatta sinir bozucu olabildiğini görebiliyorum. Zaman yaratılmamışken, bilgi sırf senin hakkında olana deniliyorken ben bunu kıskandım; senin olanı güya senden hırsızladım. Bunu herkes gördü. Kereminden, merhamet gösterip hırsıza mühlet verdin.

 

“İmtihan” denilenin, senin olanı sana teslim etmek, bir özrü yerine getirmek anlamına geldiğini dile getirmek isterim. Beynimin kuralcı kaderine değil kalbimin sevgi hücresine sığınıyorum. İnsan bilgisinin zayıf karakterinin, senin varlığının karakteriyle olan uyuşmazlığını teslim ediyorum.

Kelimenle resmeyledin cihanı. İhsanından tüm kullarına ikramda bulundun. Beni yeryüzünde halifen kılmakla içlerinden kendinle yarışa cür’et edecek olanı seçmiş oldun. Ya da seni bütün kulların arasında layıkıyla övecek olanı yarattın. Bazen ikinciyi tercih eder gibi yapıyor; kendimi yeryüzünde yeterince mühlet verilse seni makamından edebilecek mişim gibi davranıyorum. Bir tercih tadında, bir vesvese havasında,bir refleks tonunda; böyle bata çıka yaşıyorum yazgımı.

Şeytan önüme koyabileceği makul ve masum bir sebebi her zaman bulabiliyor. Tam da o zaman nasıl ihtiyaç duyuyorum sana. Kovulmuş ve lanetlenmiş olana iteleyen şey; seninle arama giren “günah”ım oluyor hep. Günahı günah olarak kabul etmemek, şeriatını, varlığının hayatımdaki gölgelerini dışlamak anlamına geliyor. Kabul etmekse azaba bulandırıyor bedenimi. Suçluluğumun ağırlıklarını yere bırakmak özgürlükse; bu sıyrılışa lanet olsun. Sen hiç bir zaman hırsımı pohpohlamıyorsun; ona yapışan hep ben oluyorum. Öfkesine sıkı sarılan ve “ben kazanırım”a dayanan için sonuç hep hüsran…

Herkesin senin hakkında göreli bir öyküsü var. Bütün hikayelerin baş kahramanı olarak sen sana atfedilenden hep farklı kalıyorsun. Bir heyula gibisin; ne mâverandan kopuyor, ne de senden kopabilmeyi mümkün kılıyorsun. Ruhumuzun her zerresinde sen varsın; sevgi ve rahmeti çağlatıyor, sıkıntıyı da ferahlığı da aynı yerden çıkartıyorsun. Sevilenin gözlerinde de sevenin gönlünde de bulunan sensin. Ne tazeliğin bitiyor ne de tekrarın. Alem seni alamıyor; inananın yüreğine sığıyorsun. Ayrıntıya düşkün, mikroskopik biçimciliğe esir olmuş insan zihninde bir mucize olarak beliriveriyorsun. Mucize mekaniğe sığmıyor ve sen platoniğe hapsoluyorsun.

Dayanılmaz, kırılmaz kuvvetinden değildir çekinişim. Sonunda bir kaldıraçla dünyayı oynatabilir ademoğlu. Bir yolu vardır kuvveti kırmanın veya ehlileştirmenin. Fakat, bilgeliğine bir çare bulmak ne mümkün. Sana muhalif olan tarafımın ümidini kıran; ezelî ve ebedî gücünün kaynağı işte bu onulmaz hikmetnümâ bilgeliğindir. Kitabını yakabilir ve onu okuyanları vurabilirim; fakat getirdiğini kafamdan ancak başka bir kitapla dışlayabilirim. Bilgeliğin düşmanı olunmaz; bilirim. Meğer ki, kişioğlu cehilden zevk alıyor ola.

Bilgeliğin karşısında yapabildiğim tek şey “hikmetinden sual olunmaz” tavrına bürünmek. Bunun bir kaldıracı yok. Ademoğlu için hakikat-i hakikat ancak bir sanıltı; onu elde ettim demek sadece bir yanıltı. Çelişki ancak bilgi ile giderilir; ademoğlununsa adı nisyandır. Ve sen her şeyinle yanımdasın diyebiliyorum; lâkin katındaki hakikat ancak katında bulunmakta. Öğrenmek için koşuşturmalarım; Prometeus’un biteviye tırmanışından ibaret. Bir şekilde dünyadan kâmımı alırım diyebilirim. Yalnızca, evet yalnızca “bilgelik” hususunda gözlerim açık gideceğim.

 

 

Yazar hakkında

Mustafa Akça

Mustafa Akça

Yorum yaz