Deneme

Tanrıyla Monologlar -7- Hürriyet

Nedir mahlûkatından ayrışmamı sağlayan! İzzet-i nefsim, aklım, düşünmem ve bunu ifade edebilmem, herşeyin rağmına, aklımın zıddına hareket edebilmem, kendimi hür ve müstâkil hissetmem mi. Nereden çıkıyor bu bağımsızlık duygusu. Hayatın bütün kırılganlığına rağmen, ona sarılıverişim. Melânet hissine rağmeden Spartaküs refleksi midir çalımlı yürüten koca gövdemi sokaklarda. Bir kadere mahkûm olanın hangi özgürlüğü vardır. Yazılmış senaryolardan seçim yapmak için ne kadar da güçsüz bir iradem var; ne kadar isteksizim hayata. Bu körebe oyunu, bu değdiğim urganı file benzetişim, sonra yaşadığım hayal kırıklıkları, ezcümle şu berduşâne hikayem. Fıçısında sıkışmış bir haldeyken imparatoruna gölge etmemesinin yeter ihsan olduğunu söyleyebilen zekâdır hür oluşu dillendiren.

Yaratamayan için tek çıkar vardır: İhsan. Beklentisi olan her varlık, hem varoluşunu haykırır aleme, hem ihtiyacını umar çevresinden. Umursanmakmış hayatın anlamı. Zehrini boşaltan ama yutamayan bir kara yılandır arzular, iradeyi ısıran. Keşişler hep aramışlar arzusuzluk iksirini. Dervişler dönmededir efkârını dağıtmaya. Meczûb olalım ki alemde, kendimizden geçelim ki hür hissedelim. “Sarhoşluk veren herşey haramdır”; insan kendini tanrı gibi görüyor doğrultucu iradeden sıyrılmışken, bir delilik hâli zevke ve neş’eye boğuyor. Böyleyken, neden ihtiyaç var irademin varlığına. Tırnakları sökülmüş cambâzhane kartalı gibiyim. Bu kadar kısa bir iradeyle hangi kale fethedilir!

Ey güzelliğin müsemmâsı! Kitabında korkutmak istediğin, celâle geldiğin ben miyim hakikaten. Ne zaman biteceğini bilemediğim bir hayatta, ne oluşumu kavrayamadan, bilemeden yaşamın ne menem bir şey olduğunu, çözemeden sorularımın çoğunu, yalnızlığını başkalarıyla paylaşarak medenileşen beni, daha buraya ayak uyduramadan; alacak ve hesaba tutacaksın. Yoktum, yarattın; şaşkın şaşkın dolanırken patilerimle, “haydi büyüdün, al şu soruları cevapla” dedin. Hep bu tahayyürdendir yaşlandıkça küçük kızıma benzeyişim. Şu hakaretimle beraber bana yüklediğin devâsa keyfiyet nedir. Bir hazineden çok bir pislik gibi hissedişim kendimi; çaresiz, nedensiz, kudretsiz… Hiç bir şeyi olmayanın bir meclise katılması ne mümkün.

Ne zaman mutlu olacağım ben, saadet gelip ne zaman şakrayacak yüreciğimde… Yaşadığım hep bu gürültülü keyfin altında sırıtan çığlıksız bir hüzün. Vicdânın dikensi dokunuşu ve -günahların kaâbil mazeret bulucusu- şeytanın ipeksi sırıtkanlığı arasında kalan şaşkaloz benliğin hikayesidir benimkisi. Boğazımı yırtan bir lokmadır payıma düşen hayattan. Ve tüm ayartısıyla çağırırken dünya, kafasına kurşun sıkabilen özgürlüktür Tanrıya bağlanan.

Mukaddes Kitabında, hastasına reçete düzenleyen bir hekim gibi konuşman, müzmin bir hasta olduğumdan mıdır gerçekten. Bilgisizlik, her hastalığın, her ziyanın, her eksikliğin membâ’ıdır, bildim; lâkin, ey Hânnân, biteviye kaybedenin ümidi var mıdır? Varsa bir ümit, o da yalan mıdır? Sana inandığım için en büyük ümitvâr ben değil miyim? Sana inandığım için en büyük kumarbâz ben değil miyim? Sana inandığım için değil midir bu kendimle zıtlaşmam; terbiye edişim, dizginleyişim kendimi.

İnsan olmak, öncelikle bir “şey” olmaktan ibaret. Ben işte bir “şey” olmanın, senin verdiğin bir ünvânla değil de kendimce gerçek kılabildiğim bir rütbeyle sana muhatap olabilmenin peşindeyim. Fakat, her adım atışımda bir günah işliyormuşum hissine yenik düşüyorum. Her şeyi sen ayarlıyorsun, her şey senden geliyor bana; sonra ben bir yerdeymişim gibi, sanki ben bir tarafmışım gibi bana sesleniyorsun. Emrediyor, yol gösteriyor, iyiliğe çağırıyorsun. İyiliğin de kötülüğün de; isyanın da imanın da tarifini sen yaptın, cezayı ve mükafaatı sen yarattın. Ben ise belli belirsiz bir kalıbın içinde herşeyi bir sinema perdesinde izleyen, gördüğü ve işittiğiyle hayatını renklendiren bir seyirci kadar edilgenim. Bu mudur sınır koymadığın arzularıma biçtiğin kefen. Koltuğundan kalkamayanın, dairesinden çıkamayanın yolculuğu kendinedir. Kendimle başbaşa kaldıkça, devamlı boğazı sıkılan ama bir türlü canı çıkmayanın durumundayım: Mütemadiyyen acı, devamlı ümit, biteviye kaygılanış.

Sanki sen varolunca; acılar zerkeden ölümden, sorumluluk yükleyen özgürlükten, hapseden yalnızlıktan ve bütün bunlardan daha karmaşık olarak anlamsızlık hissinden; ezcümle beynimi kemiren tüm bu kurtçuklardan selamete çıkacağım. Bazen kendimi avutmam için bir bahane oluyorsun. Elinde kalan ideale sarılıp onunla mesrûr olabimek: Bu sürekli salınım, hayatı devamlı ve tekraren yaşayış nasıl da hipnozunu artırıyor insanın. İnkârı tatmayan, imanına şüphe katıştırmayan  bilemez değerini firdevsin. Cennet aklında değil absürde dayanan imanında yeşerir benliğin. Fettân zekânın gözü yetişmez sana mümin olan kalbin derûnuna.

Seni anlamak için tarihten hep geriye giden ayaklarım, sana kavuşmak için bir adım olsun ileri atmak hususunda ne kadar da isteksiz. Kendime kıyasen, sen en derinde olansın, en zirvedesin, en uzaktasın. Fakat senin tarafından bakıldığında bana en yakın olansın. Bu paradoksi, devamlı sobelendiğim bu saklambaç sıkıyor varlığımı. Ya yeniden ve yeniden ruhumu özgür kılmak zorunda hissedişime ne demeli.

Tekrara düşmek, devinime kapılmak, sisteme dahil olmak… kendini yaratmak yerine, hürriyetini çarkların dönüşüne emanet etmek… kolay ve denenmiş olanı tercih etmek… kişiyi kişi kılan özgürlüğü standartın kucağına itmek. Tekrara ve ritmik olana kapılmak değil; tekrarı, ritmik olanı yaratmak değil miydi hürriyet. Trajik kahramanı oynayan değil, tragedyayı yazandır özgür olan. İrade edebilme yeteneği değişimi düzenli bir şekilde sürekli tertip ve kontrol edebilmektir. Özgür olan problemi sahiplenendir. Her fırsat bulduğunda Rahmetin kucağına kaçan, değişimi kontrole yanaşmayan kişi bir kadere, rabbinin atâsına razı ve muhtaç demektir. Sonluluk, geçicilik, imkanlılık ile yetinmek ve trajedidir özgür bir bireyi felçe uğratan zehirli çiçekler. İşte bu hallerdir imanı yaratışımızın en ironik sebepleri.

Ancak “iyiliği elinde tutan”dır gerçekten özgür olan. Kötü olanın yaratılmaya ihtiyacı yoktur. O, iyiliğin gerçekleşmemesi veya iyi olanın dejenerasyonudur. Sen tanrısın, iyiliği yaratıyor, gösteriyor, tanımlıyorsun. İşte benim bu yüzden özgür olma şansım yok. Sadece iyiliği tercih edebilmeyi yahut onu dejenere etmeyi becerebiliyorum.

Özgürlük bir kalbe girmeye, bir yerde çiçeklenmeye görsün; kişiyi kişi eyleyen herşeyi devamlı genç kılan bir iksir gibidir. Bağnaz bir kaderci değilim ki dua etmekten kaçayım. Sen de kendini zorunluluğa hapseden bir Tanrı değilsin. Kendine yönelenler hep ümitten uzaklaşan, sana yönelenler ümide yaklaşanlardır. İmanın dostluktan bir farkı var mıdır: Birbirine inanan ve ihanet etmeyeceğine söz veren iki tarafın birdiğerinden emin oluşudur iman. Sen içimdekileri tatmin edecek ve hürriyetime halel getirmeyeceksin, ben de senin sultâniyetini vikâye ve haysiyetini heryerde üstün tutacağım. Kendim olarak bilinmekten vaz geçip senin mâveran olarak tanınacağım.

Sana dua edebildiğim için kendimi şanslı addetmem gerek. Gerçekten bir ben, tam manasıyla bir benlik olmasaydım; bir kaderden ibaret hürriyetsizin biri olsaydım; sana dua edemeyecektim. Senin istencin mümkin olan ya da olabilirlik olduğu için buna fırsatım var. Cevap verenin olduğunu bilerek boşluğa çıkartılan her sır, açığa vurulan her arzu cevap vermesini beklediğimiz muhatabın en büyük delili değil midir. Bir cevap veren varsa, ben de, isteyecek kadar olsun özgürüm demektir.

 

 

Yazar hakkında

Mustafa Akça

Mustafa Akça

Yorum yaz